MaviMelek
"Dünyalar büklüm büklüm, bir boğazım bir çüküm. / Kadın Argosu Sözlüğü / Filiz Bingölçe

[Öykü]"Zırva II [Valium]" | Ümit Karadağ

Zırva II Valium | Sinan Çakmak

"ZEVKİ REDDEDEN BİR BÜNYE YOK"

Haşa ve kella, gördüm, kemikleri var!
Üste kalan çıkmış canlar, el bebek gül değnek yaşantılar. Arap böğürmesi, en Eflağından bi Boğdan fethi. Düzüşmek ne ayıp şey, fillerin şehveti kadar bakir. Heceler iffetsiz ve salyalı bugün.
Devran çemberi akşamın kıyısındaki ufukla kenetlenirken, boğuk göğün çıkmaz sokağında volta atıyordum. Uyku, tasını tarağını toplayıp terk etti beni. Valium da kesmiyo artık. Pırasa gibi oluyorum, zira uyku pırasadan bıktı.
Ne yapsam ne etsem de kaybolan huzurumu bulsam. Tam 72 saattir uykusuzum. Voltamı yarıda kesip uyumak için, aklımı tırtıklayan fikri uyguluyorum.
Yastığa işeyip, kafamı içine gömüyorum. Amonyak kokusu burnumu yakıyor. Amonyak ciğerlerime siniyor yavaş yavaş, gözlerim uykunun eteğinin altındaki pembe dantelli donu keşfediyor. Uyku; koynuma girmeyen, ruhsuz kaltak.

Bekleyiş; Zaloğlu Rüstem'in kılıcına bulaşmış amonyak içerikli kanımda demleniyor. Hür feryatlar, atamın kucağında masal dinleyen eli çükünde, cinselliğini arayan çocukluğumda şekilleniyor. Atamın kulağıma üflediği, heyheyli vurgularla bezenmiş, Yörük Efelerine birebir benzeyen dimağımdaki imgeler kıpırdanmaya başlıyor.
Salya-sümük ağlayan bebelerin etrafında, ellerini yana açmış saz nameleriyle dönen, çakar almaz efeler, amonyağa bulanmış dimağımdan aşağı sarkıyorlar. Ayakları zemine değince, avurtlarını doldura doldura bir nara patlatıyorlar: "Hey hey yine de hey hey!"
Raportör kekliğim, uzak diyarlardan dönüyor sekerek. Boynundaki magmaya bulanmış pusulayı uzatıyor ayak ucuma.
Yeraltı canavarından geliyor mesaj. Canavar kaygılı; "Üstümüzdeki inlemeler, mekânımızdaki inlemeleri bastırdı. Emrimdeki hizmetkârlarım artık zevk almıyor görevlerinden. Acil müdahale edeceğiz, iş daha kötüye gitmeden; çalışanlarım isyan etmeden. Cehennemden sevgilerle."
"Vay be!" demekten alamıyorum kendimi. Efeler kulak kesiliyor mesaja, mağrur kolları iniyor aşağıya.
İçlerinden biri soruyor, "Bunun anlamı ne hacı?"
"Yerüstü, yeraltını geçti zulümde. Şeytan, insana teslim olmak üzere."
"Ne yapacaklar peki ve neden ilk seni haberdar ettiler?" diyor efelerin başı.
"Muhtemelen insanoğlunu yerin altına çekecekler, kendileri de yerüstüne çıkacaklar. İlk bana bildirmelerinin sebebi ise, kekliğim yüzünden. Kekliğim, daha önce yeraltındakilerle yerüstündekilerin savaşına tanıklık etmiş."
"Ne yapacağız peki? Bize düşen nedir?" dediler hep bir ağızdan çakar almazlarını kavrayarak.
"Peki! Şartsız itaat edecek misiniz? Her isteğimi ne kadar saçma bulursanız bulun yerine getirecek misiniz?"
"Çakar almazlarımız üzerine ant içeriz. Kayıtsız seninleyiz!"
"O halde, elbiselerinizle kapatmadığınız uzuvlarınız üzerindeki tüm kılı tüyü tıraşlayacaksınız. Çakar almazlarınızı gömüp, üzerine başlıklarınızı bırakacaksınız."
İsteklerimi, efelerle beraber uygulamaya başlıyoruz. Kısa bir süre içinde, zeminin üstünde kıldan ve tüyden koca bir tepe oluşuyor. Hepimiz doğduğumuz güne yakın bir hale bürünüyoruz. Başlıkların altındaki çakar almazları, gömdüğümüz yerleri kazıyoruz. Çakar almazların, zıvana içine monteli anahtarlara dönüşmüş olduğunu hayretle görüyoruz.

Sonra efelere, ellerindeki anahtarları kıldan tepeye fırlatmalarını söylüyorum. Kıldan tepenin ortasında bir kapı beliriyor, kekliğim sekerek kapıdan içeri dalıyor, biz de arkasından…
Yedi nano an sonra, kekliğimin kılavuzluğunda, labirentlerden oluşmuş dik tepenin sonuna varıyoruz.
Katır dişlerinden oluşmuş bir kapı daha çıkıyor önümüze. Kapıyı itiyorum, karanlık…

Siyah perdeyi aralıyorum, musalla taşının başında, arkasında cemaat, imamın cüppesinin altında olduğumu anlıyorum. Kafamı kaldırıp, musalla taşına uzanmış çıplak kadını görüyorum. İmam eliyle cüppesini kaldırıp buyur ediyor hepimizi. Her bir efe ışığa kavuştuğunda, cemaatten biri yerin altına çekiliyor.

Tüm efeler ışığa kavuştuğunda ve de tüm cemaat eridiğinde, oluşan açıklıkta, dik memeli, alev dudaklı, aşk suratlı kaltak uykuyu görüyorum. İnci gülüşünün ucuna iliştirdiği işaret parmağıyla beni yanına çağırıyor.
Efeler, harmandalına vuruyor kendini; her figür bin asır sürüyor. Efeler dizlerini yere vurup oyunu bitirdiğinde, ben kamış delisi uykumun dik memelerinin arasına gömüyorum kafamı. Altın sarısı bir güneş doğuyor sırtımdan.
Bulanık zeminin içinden bir canavar çıkıp geliyor, elleri ayaklarından büyük, paytak adımlarıyla senkronize, çuha bezine sarılı kafasını sağa sola sallıyor. Kekliğim de canavara doğru ilerliyor. Bir süre konuşuyorlar, sırt sırta verip ters istikametlere doğru yürüyorlar.
"Yer altı canavarı, kabız olmuş" diyor kekliğim sekerek. "Savaş mavaş olmayacak artık!"
Gözlerimi kapıyorum, nevresim kokulu uykunun, kaltak kaz tüyünden dik memelerinin arasında kendimden geçiyorum.
Efeler kekliğimin etrafını sarıyorlar, haberi teyit edip, tekrar harmandalına vuruyorlar kendilerini. Kansız zaferin tüketici sarhoşluğuna bırakıyorlar köse bedenlerini.

Fakat ansızın gökte patlayan bir kahkaha dağları, varlığı titretiyor; damarımda gezinen kan donuyor.
Hayat fersah fersah uzaklaşırken cesedimden, Elke kavminin inlemelerini duyuyorum kuşbakışı asılı kaldığım yerden. Ellerim rüzgârla şişerken, ansızın bu sahte zaferin farkına varıyorum.
Meğer her şey yanılsamadan ibaretmiş, geri dönmek için çırpınıyorum, fakat yerçekimi artık beni hissetmiyor, kuyruksuz bir uçurtma gibi tepeden izlemeye mahkûm oluyorum kargaşayı.

Canavarlar şeffaf ruhlara sızıyor, zevki reddeden bir bünye yok. Felaket, o kadar tatlı bir kabuk bağlamış ki; efelerin dilleri dışarı sarkıyor, salyaları kabarmış fermuarlarını açıyor. Kabuk çatlıyor, içinden kızıl saçlı hatunlar fırlıyor.
Kızıl saçlı hatun görünümündeki canavarlar, kekliğimi boğazlayıp kanıyla katır dişinden kapıyı mühürlüyorlar. Efeler birer birer şehvetlerinin suyunda boğuluyorlar.

Beşer içindeki kötülükle yüzleşiyor:
İnsanlığın emrindeki cenk teorisyenleri, gümbürdeyen davulların altında savunma stratejileri hazırlıyorlar. Çember çember askerler birbirine giriyor, telef ediyorlar apoletlerinin altındaki canlarını. Canavarlar, ciltler halinde savuruyorlar önüne gelen her varlığı. Kudurtulmuş işsizlik endişeleri gözlerini karartıyor, şeytan magmayı serbest bırakıyor, varlık suyun içinde ki buz misali eriyor. Ateşte erimiş yağa bulanmış kül, asılı kaldığım yere dek ulaşıyor, koyu dumandan gözlerim yanıyor.
Elleri sümüğe bulanmış bir sübyanın sesi, abdalları çağırıyor cenk meydanına. "Elimden ekmeğimi aldılar, annemi babama yamadılar! Ne olur yardım edin!"
Magma, bacaklarını iki yana açıp sübyanı içine alıyor. Sübyan, ağlayarak eriyor. Nereden türedikleri belirsiz abdallar, sübyanın çağrısına kenetlenip enstrümanlarıyla gömülüyorlar magmanın yakıcı, kaygan, vahşi apış arasına.
Sapkın işlerin mimarları, yerküreyi düzmeye başlıyor, işbirlikçi kuduruk yeraltı canavarlarıyla el ele. Beşeriyetin pişmanlığıyla yoğrulmuş küllerini, kanlı menileriyle boğuyorlar. Zevk çığlıkları, rüzgârı susturuyor; takılı kaldığım yerden, musalla taşının üstündeki çıplak kadına doğru düşüyorum.

Kadın esmer, tıraşsız soğuk apış arasıyla yakalıyor beni kamışımdan. Magmanın eli, kadının soğuk dudaklarına doğru bastırıyor başımı. Dudaklarımız kenetlendiğinde, takılı kaldığım yerdeyken, bilinçsiz olarak yuttuğum külleri kusuyorum ağzına. Kadın; "Gördüm! Onun da kemikleri var, haşa ve kella" diye haykırarak uyanıyor soğuk uykusundan.
Tanıdık gözleriyle okşuyor saçlarımı. Kanlı meniye bulanmış yeryüzünden münezzeh kalmış musalla taşının üstünde, hasretlerimizi sarıyoruz üşüyen bedenlerimize.
Ay tepemizden gülümsüyor canavarlar evlerine çekiliyor; kıskanç, ruhsuz kaltak uykumsa, bilinmezin peşinde kaybolup gidiyor.
Gök dalga geçercesine gürlüyor. Bulutlar güreşe tutuşuyor küle bulanmış mavilikte. Yaşam, yeniden yağmur damlacıklarına tutunarak yerküreye iniyor.
Suskunluğun tasvirsiz akıcılığında yeşeren çelikten önyargıların yok oluşa entegre paranoyak tohumları, evrensel elin avucunda, meniye bulanmış yeryüzüne serpilmeyi bekliyor. Ta ki beşeriyet yeniden içindeki kötülükle yüzleşene dek…

Sayı: 24, Yayın tarihi: 19/04/2008

neo_manyak32@hotmail.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics