MaviMelek
"Senin gösterinle mezarlık arasındaki tek fark orda giriş ücreti almamaları!" Bana Aşkını Getir / Charles Bukowski

[Öykü]"Zırva I [Vuslatın Tecellisi]" | Ümit Karadağ

Zırva I | Sinan Çakmak

"AVANGARD ÇIĞLIKLARIN DEVRİMİ"

Suç, baş aşağı düşen adaletin koltuk altlarında buldu kıvamını… Derin bir yaranın içinden, sert kabuğunu kırıp fırladı özgürlüğüne.
Kalıntı buhranlarının yamacında, yere diz çökmüş, eli tetikte suçun… Tetik tabancada… Tabanca şakakta… Dayatmaların beynini dağıtmaya yeminli sevme engelli Umut, ayyaş yârların kenarında.
Çaresizliğin eli, tutuk dilini sündürüyor; şehla yakarışlar, zorbalığın gemlerini kemiriyor… Arkasından baktığı ezik duruşlar yüzüne gülüyor, kolaycı öğretilerin sentetik tadı damağında geziniyor. Allak bullak beyni, yaratıcısını özlüyor.
İllegal gerçekleri biriktiren barajın kapısındaki nöbetçileri alt edemedi Umut; yıkamadı çelikten daha katı duvarlarını! Katışıksız bir dünyaydı emeli. Kursağını doldurmak için eşinen tavuklar, üstü örtülü gövdelerin güneş değmemiş tenlerini didiklerken, o üstüne oturmayan elbisenin dikişlerini dişleriyle kemirmekteydi.
Hareketli organizmalar yerine sokağı; mahallesi, lağımda dışkısı olmayanları, tenine rüzgâr değmeyen, eylemsiz cesetleri seçti; yoldaş etti kendine Umut, yüreği çarpmayanları…

Hayattakilerden, umursuzlardan, ayrı bir haykırış kulak tozunda asılı kalmış, yalvarırdı her gün kapısında… Umut, anlaşılmazın inşasında savurgan, derbeder, kapalı kapının arkasından dinlerdi onları. Gün yerin dibine girene kadar beklerdi. Cevaplara hükmedemediği için kudurur, soruyla haykırırdı, kapı eşiğindekilere:
— Nasıl anlayabilelim ki birbirimizi, ciğerlerimiz delik deşik olmuşken, emprime hüzünler sarmışken algıladığımız her nesneyi? Devasa kozmik anlağın yanında, köpek biti kadar kalan, böbürlendiğimiz oto kontrolümüzü, hangi erdemsel duruşla onurlandıralım?

Kapı eşiğindekiler tatminsiz:
— Öyleyse ölümü anlat bize, anlat ki merak ettiğimiz yüzün, yüzümüzde şekillensin.

Umut, cevapların üzerine kaçık sövgüler dizerek seslendi onlara:
— Ölüm, gri rengini mavilikten alır. Dünya, ölümün kamışının altındaki mavi top -ölümün semenlerini barındırır içinde. Kainat gebe kalır umuda, her gri orgazmında ölümün. Ölüm tek toplu kamış, donunda umut artıkları. Umut aslında ölümdür; çarpıtılmış mitlerle deforme edilerek, insan bedenine hapsedilmiş. Bedenler, ölümün şahididir mutlak gerçeğe açılmış koridorlarda; umut, salavatçısıdır bedenden ayrılmış ruhların.

Kapı eşiğindekiler:
— Umut bir paradokstur o halde, şakağına dayadığı namludan çıkan kor mermi yeniden doğuşudur, ölümün çocuğu Umut'un. Peki, bu kısırdöngünün içinde, kayıtsız özgürlük arayışın mıdır bize simasız sesinle seslenmenin sebebi?

Umut:
— Kayıtsız özgürlük, çaba gerektirir. Şeklini veren, kanı boşaltılmış cesetlerdir özgürlüğe. Farklı ideallerden, cephesinde en çok ceset biriktirenin ödülüdür özgürlük. Umut, ölümse cesetler kozasıdır özgürlüğün; her özgürlük umutla doğar, umutla biter. O halde kayıtsız özgürlüğe sahiptir Umut.

Kapı eşiğindekiler:
— Öyleyse sen bize savaşı öğütlüyorsun, seni elle tutabilmek için kan içmemiz mi gerekiyor?

Umut:
— Yavşamış, ayaklı spermlerin, ekşimiş taşın-toprağın, sınıflandırılmış kariyerlerin, boku çıkmış düşünsel akımların, önünde eğildiğimiz yaldızlı vajinaların; kokuşmuş-buruşmuş bebeklerin, evet ya da hayır denen her sorunun, içine sinmiş umut. Özgürlük tamama erdiğinde umut sırra kadem basar. Hiçbir zaman elle tutulur bir şey olmadım ben!
Savaş ise, bu ancak, nesebinizin yok oluşu, geçmiş ve geleceğin arasına sıkışmışken, şimdinin üstüne kanı çekilmiş cesetlerden kurulu merdivenin, en üst basamağından öteye bakma çabasından başka bir şey değildir.

Kapı eşiğindekiler:
— Peki, biz senin yüzünü nasıl göreceğiz?

Umut:
— Benim sonunu getiremediğim şeyle, ölümle!

Kapı eşiğindekiler:
— Ölüm nedir?

Umut:
— Size, aynı gün öldüğüm, sizden birinin sözleriyle anlatayım ölümü: Ulu orta salınan işkilli demokrasiler, aradığım yönde globalleşen dünya. Emek, kooperatifleşmiş zalimlerin çilingir sofrasında raks eden kaltak! Ay kadar esmer, temcit pilavıyla eğleşen emeğin enikleri!
Bükülemeyen bilekler eskort servislerinin emrine amade, sefaletin eşiğinde yatıya kalmış, kadife yataklara yayılmış buruşuk vajinaların bızırlarını titretmekte.
Hırsa bilenmiş cüsselerin avurtlarında, ver ver diye inleyen cüceler… Durup, ardımdan kıpırdayan dudaklar… Hepsi geride kaldı.
Ölüm, rektumda 1 santigrat derecede abideler inşa ederken ve kurtçukların şefkatli temaslarını beklerken, boynuma mor öpücükler konduruyor ölüm; ismim boynumda mor ve soğuk bir kolye. İnce, siyah gölge, elindeki kireç taşıyla yüzümü boyuyor, mora meyilli bedenim yadırgamıyor soluk beyazı.
Nabzımı süren süvariler, siyaha sevdalanıyor. Karanın sevdasında donup kalıyorlar. Kırmızı kaslı düşler, eylemsizliklerine hükmediyor.
Uçurumun kenarına kazılmış çukurumda üşüyorum, dişlerim dilimin önüne ket olmuş, elmalı pasta kokusu alıyorum, buzdan yapılmış.

Vahdete vuslatı düşlerken, testislerimde biriktirdiğim kızlarım, oğullarım bavullarını topluyorlar, bir daha dönmemecesine. Çoktan rafa kaldırdığım şehvetim, yolcu ediyor onları.
Baş ucuma bir not iliştiriyorlar: "Varlığımız varlığına emanetti. Hoşçakal baba. Hiç doğmayan oğulların ve kızların."
Şeceremin etten kulesi, ufacık bir gecekonduya dönüyor. Ağlak tüylerim ağıt yakıyor gidene… Uzandığım ıslak çukuru yadırgıyorum önce. Korkum cesaretle el ele, üstüme serpiştiriyor ıslak genlerimden çözümledikleri balçığı.
Bütünlüğümün balçıkla yoğruluşunu seyrediyorum, içi boşalmış göz çukurlarımdan. Siyah, tüm zerrelerimi bana, padişahlarına karşı örgütlüyor. Kim bilir hangi vaatle… Kargaşa sürüler halinde hücum etmekte, vicdan üzerine yayılmış vahalara.
Zaman, dalağımın üzerinde gezinen karıncanın sırtında. Karınca kadar çalışkan, bir o kadar yavaş. Gamdan siyah kinim, üstüme dikili mermerden özetimin üzerine kazınmış harflere doluyor.

Elem ve inşirah!
Hiç ait olmadığım bu dünyadan, onun doğuşu gibi kayboluyorum; damağımda magmada pişmiş balçık tadıyla.
Beklenen kurtçuklar pişmanlığımdan, çamura gölgesi düşen elmacık kemiklerime doğuyor. Cüppelerini giymişler, sabun kokuyorlar. Yoksa ben miyim sabun kokan?
Pelteleşmiş beynim, kafatasıma ihanet ediyor. Kibrinden mi yoksa hatıraların genleşmesinden mi bilmem, kibirleniyor gökkuşağının tüm renkleri; var oluyor loblarında.
Karnımdan dışarı fırlayan bağırsaklarımda, iki yılan saklambaç oynuyor. Birisi nazlı nazlı sürünüyor, sanırım dişi olan bu. Erkek olan ebe olmuş, girip çıkıyor, inlemelerini duyuyorum rektumumda. Korkarım ilk çocuklarına, ismimi koyacaklar.
Oysa ben en çok bağırsaklarımı severdim, sıçmak evrensel dizginin vazgeçilmeziydi benim için. Varolduğumun mührüydü. Sarıya çalan izler bahşederdi, varlığımın atıkları yeni varlıklara. Hem artık ne önemi var ki!

Ne kadar da çok sevenim varmış mahlukattan, duyan gelmiş. Kakalaklar, kırkayaklar, tespih böcekleri, solucanlar…

Sonunda ayrılık vakti geldi. Kemiklerimle vedalaşıp bana elini uzatan susmuş sevimle götürdüğü yere gideceğim. Sorgusuz izleyeceğim onu.
Ve uzun zamandır yutkunduğum, bekleme çarklarında öğüttüğüm, kanlı belleğimde yoğurduğum, sabır ateşinde pişirdiğim cümleyi söyleyeceğim ona… "Seni, pelteleşen beynimi kemiren kurtçuklar gibi seviyorum! Bedenime yapışan küçük dişleri kadar arzulu, evrensel elin üzerlerine yüklediği görev bilinci kadar sadık, minik cüsselerine sığdırılmış, büyük eylemlerinin mantığına eşdeğer… Seni, bütünlüğümün, tüm zerreciklerine, taa genlerime dek sızmış balçığın sevdası ile seviyorum…"

Şimdi, küçük kıyametimin eşiğinde, bana uzattığın eli tutuyorum, susmuş sevim sesini tekrar duymak için ne çok bekledim bilemezsin; belki de bilirsin…
Sana karaciğerimi, sensiz problem çözemeyen beynimi sunuyorum. Üstüne pislenmiş acının rengini, damarlarıma kusan safra kesemi sunuyorum. Eğitilememiş, asi kellemi koyuyorum önüne…
Korkmuyorum! İçimde gezinen yılanlardan, burun deliklerimden sarkan solucanlardan, hiçbiri bu kadar sevimli gelmemişti bugüne dek bana. Biliyorum, sana gelişimde onlar birer elçi; kapında duran Deli Dumrul hepsi… Bedelin bedenim olacak elbet, ruhum zaten senin!
Dağılıyorum, dağıtıyorum senin için, sana sevdalı organlarımı; etime, kemiğime hücum etmiş mahlukata.
Çürüyorum, ruhtan kopmuş bedenimle. "Ben geldim suskun sevim" diyebilmek için!

Kapı eşiğindekiler:
— Sen bu hikâyenin neresindesin?

Umut:
— Ben bu hikâyenin kendisiyim. Ben seviye feda edilen karaciğerim, dalağım, bağırsağım. Sevimli bir kurtçuğum, kendimi kemiren. Kavuşma heyecanıyım, titrek ellerin, kemiksiz parmaklarında.
Bu adam yaşarken beni öteledi. Vuslata sakladı vaatlerimi. Sevisine armağan etti, çürüyen bedeniyle harmanlayıp beni…

Kapı eşiğindekiler:
— Yüzünü gösterdin mi ona peki?

Umut:
— O benim yüzümü hiç merak etmedi ki! Birliğe doğuşunda, tutunduğu manevi bir ipten başka bir şey değildim onun için.

Kapı eşiğindekiler:
— Biz seni görmesek de olur artık. Biz o adamın gerçeğini yaşamayı isteyeceğiz. Elbet bir gün seninle yüzleşeceğiz. Senin, belirsiz yüzünü, yapbozun parçaları gibi işleyeceğiz, o adamın yaşadığı ve bizim de yaşayacağımız gerçek günde. Sen ebedi döngüne geri dön. Biz de senin parçalarını biriktirelim bizden olanlarla. Anladık ki seni yaşamak ölümü yaşamaktır.

Umut, şakağındaki namluyu okşadı, tetiği öptü ve kısır döngüsü için ateşledi tabancasını. Beyazın üzerindeki siyah zerreciklerden oluşmuş bir güruh belirdi, cesedinin yanında. Sırtlayıp, sonsuz döngüsünün başlayacağı, ayyaş yârların dibine fırlattılar Umut'u…

Göğün mavisini delen bir melek seslendi Umut'un arkasından:
— Avangard çığlıkların devrimi, şehrinle sınırlı dünyanın semasında, bulutlarla halvet olunca, insanlığın soyu kuruyacak. Abes kelimeler yağacak; kanatacak, mekanik organizmaların frijit beyinlerini.

Ciddiyet bitecek, abes kelimelerin güneşi işleyecek kemiklerimize. Belki o zaman bitecek döngün.
Ve dair o güne kadar; şakağına dayadığı silahı patlatacak ölüm; babasına kavuşacak; gelgitlerle doğacak tekrar tekrar bedenlerde. Ana diyecek onlara, emecek varlıklarını. Rüyalarda çözülecek bedenlerin sancılı düğümü. Küfürbaz ağızların parçalanmış mukozalarında betimlenecek yokluğun döngüsü…

Sayı: 23, Yayın tarihi: 29/03/2008

neo_manyak32@hotmail.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics