MaviMelek
Hermes Kitap
"Ve ruhum ki her zaman dertli baş dönmesinden,/Hiçliğin o duyarsız tavrına haset duyar./-Ah! keşke bu dünyaya gelmemiş olsaydım ben!" Boşluk/C. Baudelaire

[Öykü]"Zaman Treninde Kötü Bir Taklitçi / Kendini Murat Gülsoy Sanan Adam" | Ziya Alpay

Zaman Treninde Kötü Bir Taklitçi | Francis Bacon

"NEREYE SINIR KONULURSA,
SINIR ORASI OLUR"

Sayın Murat Gülsoy,
İlk olarak burada okuyacağınız sizin hakkınızdaki bir yığın saçmalıktan dolayı özür diledikten sonra şunu söylemek istiyorum. Yazımın başlığı size bir hikâyenizin başlığını çağrıştıracaktır. Ben de zaten sırf bu amaçla böyle bir başlık koyarak yazmak istedim. (Bundan dolayı bu mektubumu bir hikâye olarak algılamamalısınız. Her ne kadar sizin hikâyenize çok benziyor olsa da) Bunun nedenini okuduktan sonra net bir şekilde anlayacaksınız. Burada yazdıklarım belki sizin canınızı sıkabilir, belki de hiç ilginizi çekmez veya görmezlikten gelirsiniz. Ama her ne olursa olsun size karşı olan beğeni ve saygımdan dolayı mazur görüleceğimi umuyorum. Anlatacağım olaylardan ziyade, alıntı yaparak aktaracağım. Kaldığımız hapishanedeki tek dostumun, günlüğünde tuttuğu sizinle ilgili olan notlarını okumanız gerektiğini düşündüm. İsterseniz daha fazla zamanınızı almadan konuya geçeyim.

İlk tanıştığımız sıralarda, onun edebiyatla ilgilendiğini hiç bilmiyordum. Bir ara, yattığı ranzanın altından geniş dikdörtgen bir kutuyu çıkarıp açtığında, içerisinin kitaplarla dolu olduğunu görünce, onunla arkadaşlık kurmak istedim. Sessiz, içedönük kişiliğini kırmam çok zor olmadı doğrusu. Yanına gidip, ondan okumak için bir kitap istediğimde, beni coşkuyla karşıladı. Gün boyunca doğru dürüst bir şey konuşmayan bu arkadaşım (İsmini vermek istemiyorum, umarım anlayışla karşılarsınız) benimle saatlerce konuşarak kitaplar ve yazarları hakkında bilgiler verdi. Ben de, okuduğum kitaplardan bahsedince aramızda bir yakınlaşma başladı.

O günden sonra, artık birbirimizle sık sık görüşüyor, zaman zaman edebiyat ve yazarlar hakkında konuşuyor, birbirimizden çok şey öğreniyorduk. Bu sohbetlerde ikimizin görüşlerinin kesiştiği birkaç ortak nokta vardı ki, ilginç olduğunu düşündüğüm ikisini söylemeden geçemeyeceğim: İlki hiçbir kadının asla gerçekten yazar olamayacağı, diğeri de Kafka'ya neden bu kadar önem verildiğine hiçbir anlam veremememizdi. Bize göre o çok duygusal bir salaktan, biraz sevgi koparmak için bir kadına yamanmaya çalışan bir dalkavuktan (Bunu Millena'ya yazdıklarından çıkarmıştık), akıl dışı olayları mantıklı göstermeye çalışan yalnız bir hayalperestten başka bir şey değildi. Neyse ki gerçekleri geç de olsa görebilmişti. İşte böylesi konuları, özellikle geceleri konuşmayı çok severdik.

Off Allahım! Ne günlerdi. Koridorlarda boş boş gezen uykulu ve buruşuk suratlı gardiyanların haricinde herkes yattığında, aklımıza gelen bir sürü kaçış planları ile birlikte Dostoyevski'nin "Yer Altından Notlar"ı, Soljenitsin'in "İvan Denisoviç'in Bir Günü" ve benzeri şekilde mekânın hapishane olduğu eserler üzerine fısıltılarla konuştuğumuz geceler… Kimlerden geldiğini tespit edemediğimiz horultuların yanı sıra, insan kaynaklı onlarca kokunun içinde, dilimizden döküldüğü anda değerini yitiren fikirlerimiz… Ve bizi dinlediğini hiç belli etmemeye çalışan, etrafımızı boydan boya kuşatan soğuk, gri duvarlar…

Burada biraz konunun dışına çıkıp, onun kurduğu bir kaçış planını anlatacağım. Çoğu gece yaptığımız gibi yine bir kaçış planı hazırlıyorduk. Bana çok iyi bir planı olduğunu söyledi ve anlatmaya başladı:
"Dostum, daha önceleri kurduğumuz kaçış planlarının mantıksızlığından anlıyorum ki buradan çıkmanın tek yolu ölmektir; gardiyanla anlaşıp, ilk ölen mahkûmun cesedinin yerine geçeceğim. Gömüldükten sonra akşam olduğunda gardiyan gelip mezarı kazacak ve ben artık serbest olacağım."
"Bu işi yapacak gardiyanı nasıl bulacaksın? Hadi buldun diyelim. Ya gardiyanın başına bir iş gelirse ya da daha kötüsü, seni kurtarmaya gelmezse? O zaman ne olacak?" dedim."
"O zaman, mezarın içinde ölürüm. Yazılan neyse o gelir başa. Değiştirmenin imkânı yok. Ne kadar değişse de hep aynı kalacak. Hem ne fark eder, zaten eninde sonunda ölmeyecek miyiz?"
Konuşmanın akışı felsefi konulara doğru yöneldiğinde iyice uykum gelmişti. O gece yatağımın içinde dört dönerken, tabutun içinde olduğumu hayal ettim. Kapalı alan fobisi vardı bende. Hayatta böyle bir planı uygulamaya kalkışamazdım herhalde. Sanırım söyledikleri bu yüzden aklımda kalmıştı. Eminim bu kaçış planı size hiç yabancı gelmeyecektir. Neyse nerede kalmıştık?

Dört beş hafta önceydi sanırım. (Sanırım diyorum, çünkü burada günler genellikle tekdüze geçtiği için, çıkış günlerini hesaplayanların köşe bucağa koydukları takvimlerin üzerindeki rakamların ve harflerin değişiminden öte, zamansal bir karışıklık yaşanabiliyor) Hapishanenin küçük ve sararmış kitaplarla dolu kütüphanesinde, birkaç kitapla masaya oturmuş vakit geçirmeye çalışıyorduk. O, zaman zaman yanında getirdiği siyah kaplı defterine bir şeyler yazıyordu. Bu esnada yüzünün donukluğundan belli olan bir keyifsizlik, daha doğrusu bir huzursuzluk içinde olduğu anlaşılıyordu. Havadaki kasveti dağıtmak için espriler yapmaya çalıştım. Fakat o hiç dinlemiyordu. Önce başını sağa sola birkaç defa salladı ve gözlerini köhne raflardaki kitaplara dikerek:
"Aslında onların yaptığı nedir biliyor musun?" dedi. "Senin benim gibi insanların ruh yapısına uygun olarak, yaşanması muhtemel olan olayları ve durumları yazarlar. Fakat kendileri bunları bir hayal olarak zihinlerinde kurgularken, biz gerçekte bir benzerini yaşarız. Ve biz kendi hayatımızın mümkün olabilecek bir sürümünü zevk duyarak okurken, onlar da rahat koltuklarında yeni eserlerinin tasarılarını yaparlar. Biliyorsun değil mi? Onları bizden ayıran tek şey, onların kendi çemberlerini aşmış olmalarıdır. Bizse bir kısır döngü içinde dönüp durmaya mahkûmuz; aynı zamanda bu hapishaneye de mahkûm. Ne kadar kötü değil mi?"

Evet, bu kısmen doğru olabilirdi. Fakat çok dar bir yargı olduğu da son derece aşikârdı. Belki de düpedüz saçmalıyordu. Tereddüt içinde kaldığım için, susmayı tercih ettim. Bana kalırsa insanların kişilik denen kabukları kırıldığında, içlerinden sızacak olan şeyin, birbirinin kabaca bir kopyası, taklidi olduğunu anlatsam, herkesteki "BEN"in birbirinin "BEN"zeri olduğunu söylesem, bana ne kadar inanırdı? Suskun durmama bozulmuş olacaktı ki, yumruklarını sıktı ve kütüphaneden hızlı adımlarla yürüyerek çıkıp gitti. O sıralarda bu hallerini pek garip bulmuyordum; çünkü bazen durduk yere bir şeylere canını sıkar, yalnız kalmak isterdi. Aynı zamanda, onun gerçekte böyle düşünmediğini de biliyordum. Karamsarlığa düştüğü anlarda, işlemiş olduğu sanılan suçun, (Size, şimdiye kadar onun ne yüzden hapse düştüğünü hiç anlatmadım. Beni maruz görün. O, bir yayınevinde çalışırken uğradığı korkunç bir iftira yüzünden suçlu bulunmuş. Güya, dizgi esnasında yayıma hazırlanan bütün kitapların yazarlarının ismini değiştirerek kendi ismini yazmış. Bunun bir komplo olduğunu, arkadaşlarından birinin şaka yapmak istemiş olabileceğini söylediyse de kimseyi inandıramamış. Nihayetinde verilen para cezasını da ödeyemeyince buraya getirilmiş) kendisinde bıraktığı bir nevi sinir bozukluğu yüzünden, bazen her şeye, en sevdiklerine bile umarsızca saldırdığını gözlemliyordum. Neyse şimdi tekrar konumuza dönelim.

Son zamanlarda, sürekli sizin kitaplarınızı okurken görüyordum onu. Söylediğine göre bir yıl öncesinde sizi keşfetmiş; hikâyelerinizde adeta kendini bulmuş. Bununla birlikte, ara sıra ortaya çıkan öfkeli tavırları durulmuş ve yerini bir göl sakinliği almıştı. Hatta aşağıdaki televizyon odasında futbol karşılaşması izleyenlere kızıp, şikâyet bile etmiyordu. Onun, bu durumundan sıkılmaya başlamıştım. Ama sonrasında şaşırtıcı bir hırs ve arzuyla, karşılaştığı, kendi deyimiyle gömleğinde mürekkep lekesi olan herkese, sizin hikâyelerinizi gösterip okutarak (Gerçi okumak istemeyenler de oluyordu, ama onun şiddetli ısrarına karşı dayanamayıp pes ediyorlardı) kendisinin Murat Gülsoy olduğunu söylemeye başladı. Birkaç gün öncesinde de yazdığı birkaç hikâyeyi bana okuttuktan sonra:
"Bak, görüyor musun?" dedi. "Onun hikâyeleri benimkilerin biraz daha iyi kurgulanmış, akıcılaştırılmış ve genişletilmiş bir şekli. Şöyle de düşünebilirsin, bu okudukların diğerlerinin gelişmemiş, henüz büyümemiş bir hali. Yani benim ileride ulaşacağım sanatsal yapıtlarımı, o şimdi yazıyor. Buradan da şöyle bir sonuç çıkıyor: Farklı zamanları yaşayan aynı kişileriz aslında. Zamanı bir tren olarak düşün. O benden birkaç vagon öndeki kompartımanda oturuyor. Hepsi bu."

Doğrusu, bu söyledikleri beni düşündürmeye başladı. Böylece, sizin hikâyelerinizle onunkileri karşılaştırma işine giriştim. Sizin anlatımınızı yakalayabilmek için çok çaba sarf ettiği görünüyordu. Fakat sözünü ettiği benzetmeden yola çıkarak, onun treninin farklı olduğunu ve karşılaşılan ilk makasta sizden ayrıldığını söylediğimde, yüzüme bir tuhaf bakarak:
"Hadi oradan!" dedi. "Senin gibi istasyonda bekleyip duran birisi ne anlar makastan falan. Hem, o senin bekleyip durduğun eski istasyondan yıllardır tren geçmiyor. Farkında değilsin, ama güzergâh çoktan değişti. Etrafına iyice bir bak Allah aşkına! Kimseyi görebiliyor musun?"
Ben de cevap olarak:
"Senin bindiğin tren ise çoktan raydan çıkmış; uçuruma doğru hızla yol aldığının farkında bile değilsin." dedim.
Bana karşı iyiden iyiye öfkelenmeye başladığını görünce, konuyu zorlukla değiştirerek bir tartışmanın doğmasına engel oldum. Eninde sonunda haksız çıkacaktım nasılsa.
Konuşmadan sonraki bütün zamanımızı birlikte geçirip odalarımıza ayrıldık. Fakat akşam yemeğine gelmeyince merak ettim. Gerçi zaman zaman gelmediği olurdu; nedense bu sefer içimde bir sıkıntı vardı. Yemekten sonra yukarı çıkıp koğuşa girdiğimde, onu göremedim. Ranzasının üzerinde sadece defteri duruyordu. İlerleyen saatler boyunca hapishanenin dört bir yanında onu aradığımı ve hiçbir yerde bulamadığımı söylememe gerek var mı? Kaçmıştı işte. Ona dair elimde kalan tek şey olan ve sonradan günlüğü olduğunu anladığım, ayrıca içinde onun tarafından yazılan çok sayıda hikâyenin bulunduğu defterin kapağını açtığımda sadece şu sözler yazıyordu:
"Dostum, bu satırları okuduğunda ben çoktan gitmiş olacağım."
Aptalca bir intihar mektubunun başlangıç cümlelerine benzeyen satırların devamını getirmemişti. Biliyorum, her zaman gizemi çok severdi. Belki de günlüğünde yazdıklarını okuyup, nereye gitmiş olabileceğini bulmamı istiyordu. Benimse aklıma ilk siz geldiniz.
Şimdi aşağıda sizinle ilgili olan bölümleri aktarıyorum:

7 Ekim 2002
Her şey bir kaç yıl öncesinde başladı ve etkileri halen devam ediyor. Bahar bütün güzelliğiyle kendini gösterdiği halde, ben ısrarla kendimi insanlara göstermekten kaçınarak, vaktimin çoğunu bilgisayarın karşısında geçiriyordum. İnternet sitelerinin mümkün mertebe sisli ve karanlık sokaklarını geziyor, karşıma çıkan değişik veya ilginç bulduğum bir şey olursa bir kopyasını çıktı olarak alıyordum. İşte bu sıralarda o hikâyelerle karşılaştım. Önceleri hiç şüphelenmedim. Sadece kendi kendime diyordum ki: Ben de bir gün hikâye falan yazacak olsam aynen böyle yazardım herhalde. Sonraları ben de yazmaya başlayınca, hikâyeleri birbirleri ile mukayese etme olanağına kavuştum. Ben giderek daha iyi yazarken, aradaki benzerliğin gittikçe arttığını dehşetle gördüm. İçimden bir his, sürekli onların da aslında bana ait olduğunu söylüyordu.
Başlangıç olarak fena olmadı. Fakat devamını nasıl yazacağım… Kalemle yazı yazmak da, doğrusu klavye ile yazmaktan daha zor. Ama alışırım herhalde. Hem eskiden bilgisayar mı vardı ki! Teknoloji gelişti ve her şey gittikçe daha yapay bir hale dönüştü. Neyse devam edebilmek için yeni bir şeyler bulmam lazım. Yarın onunla daha uzun zaman geçireyim bari. Belki bana yardımcı olabilir.

14 Kasım 2002
Bu nasıl olur hiç anlamıyorum. Kesinlikle onu engellemem gerekli. Fakat buradan çıkmak için öyle zekice bir kurgu yapmalıyım ki.

20 Kasım 2002
"Korkuyu Beklerken" gerçekten ilginç bir hikâye. Keşke benim de yanımda birkaç şişe şarap olsaydı. Belki de bu hikâyedeki gibi bir mektup yazıp gönderebilirim. Evet, şu andan itibaren radikal bir dinci ve hatta gizli mezhep mensubu birisiyim. UBOR METENGA.

Sayın Murat Gülsoy,
Bu bir uyarı mektubudur. Bir daha hikâye yazıp yayımlamamanız için uyarıyorum sizi. Neden, diye soracak olursanız. Size kısaca açıklamama izin verin. Şöyle ki:
Hikâyelerinizin çoğunda bir dinsizlik politikası gizliden gizliye işleniyor ve bununla beraber insanları "gizemli bilimcilik" gibi bir dinin yerine konulmak istenen yola teşvik ediyorsunuz. Neymiş efendim "Mahşerin Otuz Beş Dakikası"… Hiç mahşeri gördünüz mü ki? Mahşerin dehşetinden kendi isminizi dahi zorlukla hatırlayacaksınız ve çekileceğiniz hesapta bu yazdıklarınız sizden sorulacak. Öyle hayalinizde canlandırdığınız bir hâkim ve şeytan olmayacak. Gerçek bir mahkeme-i kübra kurulacak. Otuz beş dakika öyle mi? Neden yirmi yedi ya da otuz sekiz dakika değil! Ne demek istiyorsunuz, anlaşılmıyor. Hem orada bizim anladığımız manada bir zamandan söz etmek olanaksızdır. Burada da gizli bir alay var… Hz. Süleyman'ın Hüt Hüt Kuşu ve Ashab-ı Kehf'in Köpeği Kıtmir'i hikâyelerinize başlık olarak seçmeniz, özellikle de kahramanın köpeğe Kıtmir ismini vermesi ve sonrasında onu yemek istemiş olması da son derece düşündürücü. Bir de Tanrının Adem peygambere dünyadaki her şeyin "isim"lerini öğretmesini bir hikâyenizde psikolojik vaka olarak konu edinmeniz, hakkınızdaki düşüncelerimi doğrular nitelikte olduğu kanısındayım.

Ayrıca kozmik bir tanrı da ne demektir? Peygamber hayalinde düşsel bir tanrı yaratıyor, ona inanıyor ve inandırıyor da. Siz de bize kozmik bir tanrıya inanmamız gerektiğini mi söylüyorsunuz? Böyle kaç tane tanrı var daha; kozmik tanrı, düşsel tanrı, insanımsı tanrı, yarı tanrı… Her neyse, asıl önemli olan sizin neye inandığınız ya da inanmadığınız değil, sizin düşüncelerinizi açıkça beyan edip etmemenizdir. Okuyucular sizin ne düşüncede olduğunuzu tam olarak bilmediği için, gizliden gizliye onların manevi âlemlerinde sarsıntılar hatta depremler yaratıp bir yıkıma sebebiyet verme ihtimaliniz var. Baştan tedbirli olsalar, yani evrim teorisine inandığınızı ve dini bir mitolojik olgu olarak gördüğünüzü bilseler, hazırlıklı olur ve ona göre tavır alırlar. Edebiyatı adeta bir silah gibi kullanarak insanların mahremlerine ve yasaklarına nüfuz etmeye çalışmanız, hiç de af edilecek bir suç değil. Bunun için de edebiyatı seçtiniz. Çünkü yazılardan süzülüp gelen gerçeklerle hayallerin asla belirli bir sınırı yoktur. Nereye sınır konulursa, sınır orası olur. Fakat siz bütün sınırları, yasakları aşma çabasındasınız.

Ben sizi görebiliyorum. Görmekle kalmıyor, içinizde mütemadiyen inanç ve bilimin birbiriyle savaştığını sanmanızdan dolayı, kalbinizde açılan yaraları hissedebiliyorum. Ah keşke, şeytanın bu yaralardan sızıp sizi ele geçirmesine mani olabilseydiniz. Ve gömüldüğünüz yapışkan karanlıktan, yolunuzu aydınlatan ilahi melekler eşliğinde Kuran'ın sonsuz ışıklı, nurani caddesine çıkabilseydiniz. Fakat siz, ısrarla kuşkucu ve kararsız tavrınızı sürdürmeye devam ediyorsunuz.

Ciddiyetle söylüyorum: Durmalısınız. Ve şunu katiyetle bilmenizi isterim ki, benim sizinle oyun oynamadığım gibi mensubu olduğum mezhebin de hiç şakası yoktur. "Yasadışı Öyküler"de görünürde hikâyelerinizin tekrar okunmasını sağlamaya çalışmışsanız da, asıl niyetiniz yazdıklarınızın sebep vereceği her türlü kötü etkiden kendinizi temize çıkartıp masumiyetinizi ilan etmek. Ayrıca birkaç hikâyenizde görünüp kaybolan Mehmet'i, gerçek hayatta yaşayan sizsiniz. Bunları yazıyorum ki siz ve hikâyeleriniz arasındaki bağlantıları nasıl çözümlediğimi görün ve ne kadar ciddi bir gözlem içinde olduğumu anlayın. Ve bir gün 54 Numara'lı evinize yabancı birileri geldiğinde hiç şaşırmayın.
Acaba bu yazdıklarımı bir mektup olarak göndersem nasıl bir tepki gösterir? Ben şahsen büyük bir zevkle okur ve gerçekten başarılı olduğumun bir kanıtı olarak çekmecemde saklardım. Sanki eski bir dosttan gelen mektup gibi.

18 Ocak 2002
Beni dışarıda bekleyen özel ve çılgın birisi yok. Aşk da zaten bir zamanlar zevkle okunan bir şiir ya da görülen güzel bir rüyadan ibaretti. Sonuçta zaman geçti ve ben değiştim. Farklı birisi oldum. Farklılık… Kendimi ne kadar fazla farklı hissedersem o kadar yalnızım. Farklı hissedemiyorsam şayet yaşamanın bir anlamı kalmamış demektir. Demek ki Serap'ın asansöre binme fobisi vardı. Bu durumda ebediyen seninim yalnızlık. Yalnızca senin. Ya da bir başkasının. Ne fark eder ki.

20 Ocak 2002
O gün, tren, ineceğim istasyona vardığında hava yavaş yavaş ağarmaya başlıyordu. Basamaklardan inip yürümeye çalıştığımda kendimi çok yorgun hissettim. Tren sanki yol boyunca rayların değil de uzun uzun birbiri ardına konumlandırılmış cümlelerin üstünde yol almıştı. Birkaç adım daha yürüdükten sonra içimde bir eksiklik duygusu uyandı. Hikâyelerimi yazdığım defterimi trende, oturduğum kompartımanın deri ve kaygan koltuğunun üzerinde unutmuş olduğumu ya da birisinin ben uyurken onu çalmış olduğunu düşündüm. Geriye dönüp baktığımda ise tren çoktan gitmişti. Ve böylece hikâyelerim yoluna devam ederken ben burada, bu bomboş istasyonda öylece kalakalmıştım.

Şimdi anlıyorum ki, o mutlaka trenin başka bir kompartımanında yolculuk ediyordu. Trenin koridorlarında dolaşırken bir rastlantı eseri benim siyah kaplı hikâye defterimi buldu ve okudu. Birkaç ay sonra hikâyelerimi çok iyi bulduğu için çevresindeki edebiyat eleştirmenlerine ya da dergi editörlerine gönderdi. Büyük bir beğeni kazandıktan sonra kendisine mal ederek yayınlatmaya devam ediyor.

Tamamdır. Bunu hikâyemin sonuna eklerim artık. Aradaki boşlukları ilerleyen günlerde tamamlayabilsem bari. Aksi halde, gelişme bölümü olmayan bir hikâye olarak kalacak böyle. Doğan ve kısa bir süre sonra hiç gelişemeden ölen bir bebek gibi. Kim bilir, belki de zaten ölü doğan bir bebekti.

21 Ocak 2002
Neden bana hiç inanmıyor. Onu dahi inandıramıyorum. Kaldı ki hikâyemi okuyanlar inansın. Kaçmaktan başka bir çare görünmüyor.

Alıntıladığım kısım burada bitiyor. O günden sonra nereye gittiğini bilen yok. Size gelip bir zarar vermesinden korkuyorum. O da mutlaka sizin "Kendini Orhan Pamuk Sanan Adam" adlı hikâyenizi okumuştur. Kendisini oradaki kahramanın yerine koymuş olabileceğini düşünüyorum. Artık bu mektubu hikâyenizin son paragrafıyla noktalamak istiyorum.

"Bunları yazmak istedim, çünkü olayların bu şekilde akmasında biraz benim de payım olduğunu düşünüyorum. Vaktinizi aldığım için kusura bakmayın."
Saygılarımla…

Not: Buradaki tek dostumun kaçışından sonra derin bir yalnızlığa gömüldüm. Hem beni teskin etmek hem de buradaki okurlarınıza şeref vermek için gelirsiniz ümidiyle, hapishanenin adresini zarfın arkasına yazdım. Ayrıca yeni hikâyelerinizi de heyecanla bekliyoruz.

Eminim okurken dahi anladınız. Evet, bu mektubun yazarı ve kaçak mahkûm benim. Yani kısacası hapishanede canı sıkılan bir okurunuz. Sizin komplo teorilerinizin etkisi altında böyle bir mektup yazdım. Fakat bunları yazarken de size bir tuzak kurmuş olabilirim. Buraya geldiğinizde başınıza hiç beklenmedik bir şey gelebilir. Adresi biliyorsunuz.
Biliyorum. Hiç korkmadınız. Öyleyse buyurun gelin.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics