MaviMelek
"Ne gurur, ne heyecan vardı yüreklerimizde!.. Kelimelerimiz kılıç şakırtısı, bakışlarımız şimşekti!.." - "Yorgo" / Mahmut Özay

[Derleme]"Yorgo"* | Mahmut Özay

Yorgo | KaraÇizme

"VAY GÂVUR VAY!.."

İstiklal Savaşı'nın zaferle son bulduğu günlerdeydi. Okulda, evde, hatta sokakta -yerli yersiz- ağzımızdan gümbür gümbür şiirler dökülüyordu. Sanki “Dumlupınar”ı biz yaratmıştık!.. Sanki “Kocatepe” üstünden orduları biz idare etmiştik!.. Sanki güllelerimizle düşman siperlerini cehenneme çeviren kahraman topçular bizlerdik!.. Yahut, süngü hücumuna kalkmışız da tel örgüleri aşıp geçmiş ve kahpe düşmanı önümüze katarak ta Akdeniz'e kadar sanki biz sürüp gitmiştik!.. Sanki, alevler içindeki güzel İzmir kordonunda at koşturarak Sarıkışla'ya ay yıldızlı bayrağı çeken bizdik!.. Ne gurur, ne heyecan vardı yüreklerimizde!.. Kelimelerimiz kılıç şakırtısı, bakışlarımız şimşekti!.. O küçük kasabanın daracık sokaklarında Büyük Zafer'i kazanıp dönen şanlı gaziler gibi göğüslerimiz şişkin, kollarımızı savura savura geziyorduk.
Bir gün; yapılmakta olan hükümet konağında çalıştırılmak üzere esirler gelmiş, dediler. Hemen koşa koşa görmeye gittik; kırk elli kadar, bir yığın pis adam... Çamurdan yapılmış gibi!.. Saç sakal birbirine karışmış, altlarında üstlerinde birer eski çuval!.. Genizlerimizi son kertesine kadar kazıyarak, “Haaak tuuu!..” dedik. Bilmem nasıl nasıl küfürler savurduk her birimiz. Tükürüklerimiz onlara kadar ulaşmamıştı, küfürlerimizin bir tekini bile anlamamışlardı belki ama biz, epeyce boşalmıştık o gün. Nihayet, esirleri muhafazaya memur olan çavuşlar, onbaşılar, tecavüzlerimizi daha ileriye götürmeye meydan vermeden bizi terslemek zorunda kalmışlardı:
“Haden ülen veletler, gidin işinize!.. Yesir işte, yesir!.. Maymun şebek değil a!.. Gördünüz görmeğise... Hadi gidin gayrı!..”
Baktık, dağılmazsak dövebilirler de; sert konuşuyordular. Buna da kızmadık değil hani... Onlar bizim çavuşlar, bizim onbaşılardı çünkü! Çok şeyler konuştuk esirler için aramızda; bir ikisini elimize teslim ediverseler, ne şekilde işkenceler yapabileceğimizi bile.

***

Onları kabiliyet ve ehliyetlerine göre dağıtmışlardı inşaat işinde; duvarcı, çamurcu, badanacı, dülger, marangoz, falan filan. Her biri ayrıldığı işte bizim yerli ustaların emri altında çalışıyor; silahsız, süngüsüz muhafız çavuşlar, onbaşılar da arada sırada işyerlerini kolaçan ediyorlar, ustaların bir şikâyetleri olup olmadığını soruyorlardı. Sabahleyin işe başlamadan önce yapılan yoklamalarını, öğleleri sade suya bulgur pilavına kaşık sallayışlarını -gelip geçtikçe- uzaktan uzağa seyreder, anlamadığım bir dille konuşmalarında muhakkak bir dert yanış olduğunu hissederdim. Öğle paydoslarında meydana sere serpe uzanırlar. “Sagapo! Sagapo!..” diye mırıldanırlardı. İçlerinde yalnız bir tanesi vardı ki, tek başına çalışırdı; onun ustası falan yoktu. Ve çok defa dinlenme zamanlarında da gitmezdi duvarcı, çamurcu veya marangoz arkadaşlarının yanına; telgrafhane sundurmasının altındaki taş yığınlarının arasına uzanır yatardı.
Bu, bir taşçı idi. Binanın merdivenlerinde, kapı ve pencere kenarlarında kullanılacak taşları yontup hazırlıyor, numaralıyor ve bir kenara istif ediyordu. Gedik güdük biçimsiz kaya parçalarını, demir cetveller, gönyelerle ölçer biçer, evirir çevirir, sonra kısa saplı, ağır küt çekici ve çelik kalemi ile başlardı yontmaya. Bazen hafiften bir ıslık tutturur, bazen de kelimesiz olarak sadece burnundan melodiler söylerdi çalışırken. Bakardım, o biçimsiz kaya parçaları birkaç dakika içinde, onun eli altında, rende ile silinmiş tahta gibi düzleniverir, güzel bir şekil alırdı. Bir defasında benim, kendisini dikkatle incelediğimi görünce başını kaldırıp gülümsedi:
“Vire,” dedi, “sen çok seviyor taşçilik?..”
Ses vermedim, somurttum.
“Ma, ben değil taşçi asıl memleket... Heykeltıraş Yorgo benin adi!.. Sen bilirsin heykel?”
Gâvurun zoruna bak; bilmez olur muydum hiç?.. İlkokulun son sınıfındaydım... Mikelanj, Fidyas... daha bilmem kimler kimler yazılı idi bizim kitaplarımızda. Ama cevap vermedim, ellerimi pantolonumun ceplerine sokarak, “Iıh!.” dedim, inadına.
“Gel,” dedi, “gel... yapacayim bir şey sana güzel!..” Ve pütür pütür, biçimsiz bir kaya parçasına elindeki çekiçle ve kalemle vuruvuruverdi, bir de baktım: Kayalıklar üstünde bir kale çıktı ortaya!.. Birkaç kalem daha vurdu; bir direk uzandı!.. Sonra da baktım ki bayrağım dalgalanıyor direk ucunda!.. O sırada yemekte olduğum kuru incirlerden iki üç tane koydum, elimde olmadan, taşçının önüne.
“Çok yasa... Mersi,” dedi, “sen iyi çocuk!..”
Ertesi gün ve ondan sonra çok daha ertesi günlerde uğramamazlık etmedim Yorgo'nun yanına. Bana kuş kabartmaları mı, aslanlar, kaplanlar mı, güreş tutmuş pehlivanlar mı çizmedi taşların üzerine. Artık öyle çekingen durmuyordum, oturuyorduk diz dize. O benim için taş üstüne kabartmalar yaparken annemin her sabah, “zihin açıklığı versin” diye cebime doldurduğu kuru üzümleri, incirleri, ceviz içlerini beraber yiyorduk. İşin güzel tarafı; muhafız çavuşlar, onbaşılar da pek uğramıyorlardı oraya.
Bir sabah okula giderken yine Yorgo'ya uğramıştım; dostça selamlaştık.
“Yorgo,” dedim, “sen sigara içer?..” ve o akşam babamın kül tablasında bulduğum, yarıya kadar bile içilmemiş iki izmaritle bir de hiç yakılmamış sigarayı uzattım kendisine. Mavi gözleri tuhaf bir parıltı ile aydınlandıktan sonra hemen nemleniverdi, ince dudakları büzüldü:
“Sen, arkadaş vire,” dedi, “yok çocuk!..”
Ve elini çuval pantolonunun cebine daldırarak çıkardı:
“Bak,” dedi, “bak... Ben sana için neler yapti zatinden!”
Oooo... temiz, güzel, mermer bilyeler!

***

Okula gider gitmez ilk işim arkadaşlara mermer bilyeleri göstermek oldu; öyle beğendiler, öyle beğendiler ki!..
“Nerden buldun bunları lan?..” dediler.
Bazılarının üzerinde bulunan tozları, parmaklarımla okşar gibi silerek anlattım.
“Vay gâvur vay!..” dediler, “vay anasını...”
Ertesi gün, bizim sınıftan Suphi, Halim, dörtten Nuri ile İbrahim ve ben beraber gittik Yorgo'nun yanına. Ben, arkadaşlarımın da bilye istediklerini ve bedelini, onların da benim gibi, üzüm ve incirle ödeyeceklerini söyledim.
“Ah vire,” dedi, “ben yapacağım çok çok siz için... Ma, ne zaman paydos var o zaman!”
O günkü cep yemişlerimizden arta ne kalmışsa, sipariş kaparosu veren müşteriler gibi bıraktık Yorgo'ya.
“Orakali, orakali!.. Efharisto poli!..” diye el salladı arkamızdan. Biraz uzaklaşınca bir mükemmel sövdüler arkadaşlar yine ve ben de ister istemez onlara katıldım.
Bir süre sonra bizim arkadaşlardan başka çocukların da, ufak tefek dostluklar belirdiğini hisseder gibi olmuştum Yorgo'yla aralarında. Bir gün, kendisine bizim, lek dediğimiz iri bilyelerden iki tane yapıvermesi için üç beş incir, yarım avuç kuru üzüm, iki tane de büyük izmarit götürmüştüm. Emeğinin, sanatının ücretini peşin ödediğime mi hükmetti nedir; darılır gibi, gücenir gibi, bir tavır takındı. Uzun parmaklı, nasırlı avuçları ile başımı okşamaya kalktı:
“Ah vire sari... Ah vire!..” der demez iki üç adım geriye attım kendimi. Bilmiyorum nasıl yerleşmiş; düğüm düğüm, boğum boğum bir şeyler vardı içimde; birden kabarıverdiler:
“Duur,” dedim, “Yorgo!.. O kadar da uzun değil!.. Sen, ne de olsa bir düşmansın!.. Değil misin?.. Ha?.. Söyle... Söyle bakayım ne diye geldin bizim yurdumuzu almaya?!..”
O, her taşa hükmünü geçiren, istediği biçimi veren kuvvetli ve kudretli eller halsiz, mecalsiz iki yanına düşüverdi:
“Ben,” dedi, “ben taşçi... Ben Heykeltıraş Yorgo... Gelmedim kendim, gönderdiler vire, gönderdiler!..”
Sesi titriyordu; iri mavi gözlerinden iki damla yaş, genç yüzünü çerçeveleyen kıvır kıvır sarı sakallarına doğru süzülüverdi.

***

Aradan bilmem ne kadar zaman geçti; hükümet konağının esaslı inşaatı bitmiş olacak ki onları başka bir yere yolladılar.

~~~

*Mahmut Özay'ın bu öyküsü, Sait Faik Hikâye Armağanı (1965) öykü serisi kapsamında dergimizde yer almaktadır.
Kaynak : Mahmut Özay, Deli Manda – Bütün Hikâyeleri, YKY, 2007, İstanbul.

~~~

Deli Manda | Mahmut ÖzayÖZAY, MAHMUT (Kayalar/Manastır, 1908-İzmir, 1981) Öykücü.**

Ailesi Balkan Savaşı sırasında Manastır'dan göç ederek Nazilli'ye yerleşti. Bozdoğan ve Nazilli'deki ilköğreniminden sonra İzmir Erkek Öğretmen Okulu'nu bitirdi (1928). Kayseri ve Söke'de üç yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. Ortaokul öğretmenliği sınavını kazanarak Türkçe öğretmeni oldu. Aksaray ve Merzifon ortaokullarında sekiz yıl müdürlük, Aydın ve Kuşadası'nda öğretmenlik yaptı. Kuşadası Ortaokulu Türkçe öğretmeniyken kendi isteğiyle emekliye ayrıldı (1965).

Varlık ve Hisar dergilerinde yayımlanan öykülerinde Batı Anadolu kasabalarındaki yaşamı, kasaba insanlarının içinde bulunduğu yaşam koşullarını anlattı. Tahir Alangu'nun de ğerlendirmesine göre “genellikle Batı Anadolu'da ailesinin yoksul yaşayışını, kendi öğretmenlik yıllarının olaylarını betimlediği öykülerinde, küçük kasaba yaşantılarını ve olaylarını anlatırken yumuşak, okşayıcı ve mutlu denebilecek küçük adamları yansıtırken, dilinde bu insanlara ve hayata karşı duyduğu sevginin ince titreşimleri görüldü, iddiasız bir ustalığa ulaştığı kabul edildi.”

Ödül: Yorgo ile 1965 Sait Faik Hikâye Armağanı (Kâmuran Şipal'le paylaştı).

Yapıtları / Öykü
Yorgo, Aydın: Kanaat Mtb., 1964.
İhtiyar Elma Ağacı, İst.: Yeditepe, 1966.
Babam Babam, İzmir: Karınca Mtb., 1970
Deli Dana, İzmir: Karınca Mtb., 1974.

Masal
Hafsa Hatun, İzmir, Berrin B., 1946.
O barek Serviler, ist.: Pulhan Mtb., 1950
Kelile ve Dimne'den Manzum Masallar, Aydın: Kıraat Mtb., 1960.

Derleme
En Güzel Bektaşi Şiirleri, (K. Burcuoğlu ile) İst.: Gayret Kitabevi, 1952.

Kaynak: Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, (Cilt: II) İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2001.
~~~

Sayı: 48, Yayın tarihi: 18/09/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics