MaviMelek
"Görüntüsünü gözlerinden sildiğin bir yüzle yaşa hayatını. Başkalarının gözlerine düşen görüntünü bilme artık…" – "Mecnunu Yok Leylâ" / Nalan Barbarosoğlu

[Gökçeyazın] "Yol Işıkları'nın Altında" | Tuğçe Ayteş

Yol Işıkları | Nalan Barbarosoğlu

"GÖRDÜĞÜN HER AYNAYI BOYA ve AYNADAKİ YÜZÜNÜ YOK ET"

Bir arabada olduğunuzu hayal edin. Bir otobanda, normal bir hızda yol alıyorsunuz. Hava karanlık. Yoldaki ışıklar yanmış. Sık sık dikiz aynasına göz atıyorsunuz ama oldu ya, son baktığınızda arkadaki arabaları kontrol etmek yerine kendinizi seyretmeye başladınız. Arabanın dışındaki her şey yavaşlıyor, yavaşlıyor, tam durmuyor ama hareket ediyor da denemez. Kendi gözlerinizden ailenizi, özellikle annenizi, size yaptığı sımsıcak keklerini, tatlı gülümsemesini, bir yandan da size sürekli ne yapıp ne yapmamanızı söylemesini, kendi hatalarınızı yapmanıza izin vermemesini geçmişten bugüne doğru izliyorsunuz. Aile dışında, toplumda yaşananlar da geliyor hatırınıza. Alevler, yakanlar, yakılanlar… Yine de olaylar değil, hissettikleriniz ön planda. Peki, ne yapabildiniz bunları hissederken? Yeni mi fark ediyorsunuz üstünüzdeki bu yükü, “kabuğu”? Dikkatiniz aynadaki görüntünüzden uzaklaşıyor. Pencereden bakıyorsunuz. Işıkların aydınlığı size ulaşıyor ama siz ona ulaşamıyorsunuz. Hapsolmuşsunuz sanki. Sahi neden arabadasınız? Bu yolculuğun sebebi ne? Kaçıyor musunuz yoksa bir yanıt bulma, özgürlüğünüze kavuşma umudu mu sürükledi sizi buralara?

“Yüzsüz bir kalabalığın” içinde
İşte Nalan Barbarosoğlu'nun Yol Işıkları kitabındaki öyküler okuyucuyu böyle alıyor içine. Yol Işıkları, on dört öyküden oluşuyor. Nalan Barbarosoğlu bir söyleşisinde(1) ilk öykü hariç tüm öyküleri cümle cümle yazdığını ifade ediyor. Zaten dile gösterilen bu özeni dikkatli bir okurun fark etmemesi mümkün değil. Hiçbir kelime, tesadüfî olamayacak kadar yerli yerinde.

Nalan Barbarosoğlu, öyküleri olaylar ve kurgudan kopararak anların duyumsamalarına da bıraktığını söylüyor. Aynı resimde olduğu gibi. Kurgu yerine imgeler kullanarak ritmi yavaşlatıyor. En belirgin imgelerse ayna, pencere ve yolculuk. Hemen her öyküde bunların en az birine, sıklıkla da hepsine rastlamak mümkün. Karakterler aynaya baktıklarında kendileriyle, geçmişleriyle yüzleşirler. Dış dünyayı pencereden görürler, manzara da pek iç açıcı olmaz; pencere aslında dış dünyayla arada bir engel rolü de üstlenir. Yolculuksa çok çeşitli şekillerde karşımızda çıkar; karakterlerden kimi düşünceden öteye gidemez, kimi başladığı yere döner, kimi bir sırt çantasıyla ya da kaçarak yollara düşer; intihar da başka bir yöntem.

Kitabın ilk öyküsü, “Gezgin, Kuzgun, Bilici” diğer öykülerden farklı. Önce belirtildiği gibi, cümle cümle değil bir seferde yazılan tek öykü. Ayrıca masal anlatımına sahip. Nalan Barbarosoğlu söyleşide, bu nedenle kitabın başına koymakta karasız kaldığını çünkü bu öyküyü sevmeyen bir okurun diğer öyküleri de sevmez diye kitaba devam etmemesinden endişe ettiğini söylüyor. Öyküye gelince… Gezgin üstünde geçmişinin, ailesinin, “babaevinin” oluşturduğu bir kabuk taşır. Bir de gezginin haberdar olmadığı bir kuzgun gelir onunla birlikte. Gezgin, bir ormanda yaşlı mı yaşlı bir bilici kadınla karşılaşır. Gezgin bilici kadın sayesinde kuzgunun farkına varır. Kuzgun, omzuna konduğu gezginin kabuğuna tırnaklarını geçirir. Ama kuzgun yalnızca vücudundaki kabuğu çatlatacaktır. Bilici kadın, gezginin gözlerindeki kabuğu kaldıracak başka bir kuştan bahseder. En sonunda gezgin, yola koyulur. “'Yola çıkmak' deyince, her yol bir evden başlar ya, gezginin aklına da babaevi gelmiş kör bilicinin arkasından bakarken…” (s. 7)

Bu masalsı ve zamansız öyküden sonra gelen “Ses-Fanus” öyküsünde birden günümüzde geçen, daha gerçekçi bir atmosfere adım atarız. Nalan Barbarosoğlu, Edip Cansever'in “Çağırılmayan Yakup”unu ödünç alıp öyküsünün kahramanı yapmış. Yakup, “yüzsüz bir kalabalığın” içinde yapayalnız hisseder. İnsanların alışveriş merkezlerinde, kafelerde, iş merkezlerinde takındıkları muzafferane bakışlara anlam veremez. Daha sonra karakterimizin karamsarlığının esasen onu terk eden Zuhal'den kaynaklandığını öğreniriz. Zuhal kendini kalabalığa uydurmuştur, iş merkezlerine, yükselmek için rekabete, sıkı eğitimlere kapılıp gider. Yakup, iş merkezinin üstündeki melekle “bakışır”. Daha sonra Yakup'un ailesinden de bahsedilir. Annesi, babanın iktidarında yitmiştir, babasıyla pek diyalogu yoktur ve biricik kardeşini bir maganda kurşununa kurban vermiştir. İş merkezinin üstündeki meleğin gözlerinde de kardeşinin gözlerini görür gibi olur zaten. Ayna, pencere ve yolculuk imgeleri bu öyküde karşımıza çıkar: “Çocuğa bir daha baktı… Pencerenin arkasında, gölgesiz bir ışığın altında saçlarını tarıyordu. Yaşının kaygısızlığıyla hayatının ağırlığı arasında bir sarkaç gidip geliyordu sanki. Karşısında, evyesine kirli bardakları bıraktığı musluğun üstünde, bir ayna olmalıydı. Sırları çoktan dökülmüştür diye düşündü Yakup. Gülümsediğini sandı…” (s. 18) Sır kelimesinin çift anlamlılığına bakınca Yakup'un gülümsemesine şaşmamalı.

“Tarihi utandıran koyu bir figân”
“Yol Yorgunu”nda trende yolculuk yapan karakterin yaşamını gerçeklik ve rüyalar içinden çekip çıkarabiliyoruz. Abisi bir atlı grubuyla gitmiş ama bir daha dönmemiş. Ailedeki herkes keder içinde tabii. Bu öyküdeki anne Yakup'un annesinden farklı olarak babanın karşısında durup küçük oğlunun evden ayrılmasına destek verir. Yolculuk bu öyküde oldukça barizken pencere ve ayna daha alt imgeler olarak kullanılmış. “…tepeden tırnağa siyahlar giyinmiş bir adam kocaman bir aynanın önünü süpürüyordu. Süpürgesi kendi boyu kadar vardı… Aynada kendine bakıyor gibi yavaş yavaş süpürüyordu.” (s. 22)

“Kalp Ağrısı”nda da karakter, gurbetin etkisi altında. Bu öyküdeki anne de kimliksiz. “Annem hayatını hükümsüz kılarak ölümü de hükümsüz kıldı.” (s. 32) Kocasının ağırlığı altında kim olduğunu unutan bir kadın. Oğlunu babasız büyütmenin ağırlığını da taşıyor bir yandan. Annesinin ölümünden sonra evde ona ait eşyayı toplayan oğlu o yaşarken hayatta kuramadığı iletişimi kurmaya çalışıyor, tek tek cümlelerle sessiz, acılı bir veda ediyor. “Ve geçmişle geleceği barıştırmazsın; onu da bilirim.” (s. 39)

Yasemin Yazıcı - Nalan Barbarosoğlu“Tutuşan Temmuz” kitaptaki en ilginç öykülerden birisi. Çünkü burada “tarihi utandıran koyu bir figân”, temmuz ayında bir otelin yakılması kısmen yakan kişinin gözünden anlatılır. (2 Temmuz 1993 yılında Sivas'ta yakılan Madımak Oteli'ne gönderme açık.) Nalan Barbarosoğlu, söyleşide Sivas'a hiç gitmediğini, öykünün kendini yazdırdığını söylüyor. “Mağdurun psikolojisini anlamak kolay. Ama caninin psikolojisini anlamak… Gerçeklikle bağını koparmak… Sezgilerle, güdülerle gidiyor,” diye ekliyor. Ayrıca yakan adamın içine girmek istediğini belirtiyor ama anlayıp da giremediğini söylüyor. Fakat yine de, sözü geçen adam oldukça gerçekçi ve inandırıcı. Öykünün sonunda ateşi yakan “kara adamın” önüne “saçları külden bir kadın” çıkıp kesik anlatımlarla insanları geçmişiyle yüzleştirir. “Her şey gibi bu yangını da mı unuttunuz yoksa; unutmanın kucağına serip hayatlarınızı / şenlik-düğün gezer durur musunuz?” (s. 49)

“Ateşten Bir Top”ta Salih'in kardeşliğim dediği atı “Cıvan”ı acıklı bir şekilde ölüme uğurluyor, daha doğrusu acı çekmesin diye vurmak zorunda kalıyor. Öyküde çift anlatım var. Yaşananları bir Salih'in içinden bir de dışından görüyoruz. Sürekli patlayan tüfekler, Komutan Murat, baraj yüzünden sular altında kalan bir Batman köyü, işsizlik. Salih öykünün sonunda “bir kozanın içinde” yürüdüğünü, hayatın ondan çok uzak olduğunu fark eder. Buna bağlı olarak aileye başka bir bakış açısı belirir. “…Salih, annesinin, babasının hayatı nerede, hangi noktada bıraktığını anlamaya çalışırken anne-baba olmayı bırak bir kardeş olmanın bile yanlış olduğunu duyumsuyor…” (s. 64) “Tutuşan Temmuz”a da bir gönderme var bu öykü içinde: “Bütün bu ateşleri, yangınları kaydeden bir şey olmalı.” (s. 57)

“Yasaksız bir dünyada yaşamasak yasaksız yaşayamazdık”
“Bisikletyaka Bir Kazak”ın karakteri, bir bisikletyaka kazağın sıcaklığıyla düşünde “gözleri gözleriyle buluşmayan”, seçtiğini sandığı ama aslında onu kıstıran bir hayat sürmüş öğretmen bir anne görür. Oğluna bir hayat bağışlamak, onu “her şeyi bilen”, her şeyi “realite”yle açıklamaya çalışan bir babadan korumak ister. Ve oğlunu babanın reddedemeyeceği bir yatılı okula yollamanın yolunu yaparak bunu başarır da. Tabii anne yüreğiyle oğluna postayla kazak yollar. En sonunda düşü gören karakter, kazağı koklayıp anne kokusu alır. Bu öyküde de ayna imgesi mevcut. “Aynalarda hep soğuk, hep uzak bakıyor kendine; kocasının bakışlarıyla, babasının bakışlarıyla, galiba en çok da annesinin…” (s. 70)

Sait Faik'e selam eden “Adaya Gidemem” öyküsü, karnında bebeğiyle tek başına bir kadını anlatır. Kadın “küçük, eflatun adaya” gitmek, farklı bir hayata adım atmak ister ama insanların dul bir kadına karşı önyargıları ve arzularını bastırmasını da beklemez. Ama gitmek istediği “o türden adalara” biletler tedavülden kalktığından yolculuk, değişiklik isteği mecburen tıkanır. Sonunda adaya gidemeyeceğine kendini inandırmaya ve doğacak çocuğuna da bunu anlatmaya karar verir. Tabii yine ayna… “'Yasaksız bir dünyada yaşamasak yasaksız yaşayamazdık,' diye yazmıştı. Aynadaki yansısıyla göz göze gelmeden önce…” (s. 78) “Ama bu öyküde ilk kez öldürmek istiyor; hem de öldürmek istediği, aynadaki yansısı…” (s. 79) Ve de pencere: “Penceremden, yağan yağmura karışan külleri seyrediyorum.” (s. 84)

“Perdedeki Fısıltı”da, odasında yalnız olan karakter, dolabında biriktirdiği andaçlardan, çocukluk resminden askerlik anılarını hatırlar. Askerlik yapacağı yere götürülüşü, oradaki düğünün üniformalarla tezatlığını, ağır askeri eğitimleri, “göç vermekten büyüyememiş” küçük şehri, kan kokusunu, yerdeki cesetleri. Ölünün sadece bir ölü olduğunu fark eden karakter “yumuşakçalar gibi yavaş ve soluksuz bir devinim içinde soluk alıp veriyor gibi” hisseder. Ve de “değişmeyen tek şey aynadaki görüntüsü” olur (s. 99).

“Yol Eşiği”, yaşananları, sırt çantasını kapıp yola çıkmış bir karakterle onu anlatan “içerideki” başka bir karakterin çift bakış açısından sunuyor. “Geçim sıkıntısının”, “bahçelere, odalara tıkıştırılmış hayatların”, “dayatılan bir savaşın” olduğu küçük bir yerde dedikodu çıkmasın diye evlenen Cemal'le Ceyda'nın “evliliğini sürdürmesine toplumun onayı” yetmez. Ceyda, Cemal'in onu tam olarak hayatına katmadığını düşünür, Cemal'se kendinin sığmakta zorlandığı bir yaşama Ceyda'nın girmeye çalışmasından nefes alamaz hale gelir, Ceyda'nın kendinde keşfettiği karanlık yönlere onu sokmak istemediğinden bahseder. Cemal için evini terk etmesi, sırt çantasını alıp yollara düşmesi bir nevi zorunluluk olur.

“Mazeret İzni”nde kaymakam, bayram töreninde mazeret izni kullanmak için valiye başvurmak ister. Bunun abesle iştigal edeceğini bilir ama zoraki törenlerden sıkılmıştır. Milli törenler, düğün törenleri, hayatın bir tören gibi yaşanması. Bu öyküde de oğlunun babasına benzemesini istemeyen, ama fırın eldiveni kullandığını gördüğünde afallayan bir anne çıkar karşımıza. (Belki de oğlunun onun alıştığı “tören” dışında davranmasındandır.) Ayrıca oğlunun üstüne de titrer, telefonlarda üşütmesin diye tembihler. Kaymakamımız da aynaya bakar ve “devletin kaygılı ve güvensiz yüzünü” görür.

Ayna imgesi
“Denize Gömülen Ada”da kardeşinin çocuğunun doğumuna giderken kendi bebeğini nasıl düşürdüğünü hatırlayan bir kadın var. Bebek doğsaymış babasız doğacakmış; karakterimiz bunu göze alır ama hemşire onun adına yargıya varıp böylesinin belki de daha iyi olduğunu söyler. Ne olursa olsun karakter, bebeğini kaybetmesini yoksulluk olarak tanımlar. (Gerçi kardeşinin bebeğiyle avunacaktır.) Buradaki müstakbel anne, hamile olduğunu öğrendiği o günlerde kendini geri çekip, kendini de bebeği de korumak ister, çocuklarının yakasını bırakmayan aileler, anne babasının eteğinden düşemeyen çocuklar olsun istemez. Zira bebeğin babası, annesinin etkisinde kalan bir adam ve annesi bir coğrafya öğretmenini “oğlunun unvanlara açık kariyeri”ne uygun görmez. (s. 135) Ayna imgesi sayfalara yazılmış hatıralar arasından çıkıyor bu sefer: “…holde iki kapı arasında, kocaman bir ayna, aynada büyük kanatlı kuşlar uçuyor çepeçevre…” (s.133).

Yine ilginç öykülerden olan “Mecnunu Yok Leylâ”da, Leylâ'yla İstanbul arasında sessiz bir sohbet geçer. Bir Leylâ alır sözü, bir İstanbul. Leylâ, Esra Ecesoy adıyla tanınan bir sahne sanatçısıdır. Öykü, Leylâ'nın yüzünde sargıların açılması ve ortaya çıkacak görüntüyle ve doğrudan ayna imgesiyle başlar. Kadir adlı belalı bir adam, kendi çoluğu çocuğu ve başka kadınları olmasına rağmen Leylâ'yı “kendi kafasında nikâhlar” ve kasaturayla yüzünün sol tarafını doğrar. (Bu, Bergen'in kocasının ona genç yaşta kezzap dökmesi sonucu vurularak öldürülene kadar yüzünün sağ tarafını saçıyla örtmek zorunda kalmasını hatırlatan bir olay.) Leylâ aynaya bakıp kendini görünce bir yandan kendi hayatının anlamsızlığını, evsizliğini, isimsizliğini (Kimse onu gerçek ismiyle tanımaz), yalnızlığını, başarısızlığını (“Muazzez” kadar olamamıştır zira) fark eder, diğer yandan da hem erkeklerin hem de kadınların ikiyüzlülüğünü kavrar. Sonunda kendini İstanbul'un soğuk sularına bırakacaktır. Öykü ayna imgesiyle başlamanın yanı sıra aynanın bu kitaptaki öykülerde neden bu kadar sık kullanıldığına da bir yanıt verir aslında: “Sen de benim gibi yap… Aynaları boya. Gördüğün her aynayı boya ve aynadaki yüzünü yok et.” (s. 141) Bunun dışında pencere de önemli bir ayrıntıdır yine: “Baktığımda pencereden görüyorum: Yağmur rengine bürünüyorsun…” (s. 138)

Sonuncu ve yine ilginç bir öykü olan “Gecikmiş Bir Veda”, “Çok şükür, annem öldü, artık intihar edebilirim” cümlesiyle başlar ve bir mektup anlatısındadır. İllüstratör Cemil'in annesi kendi doğruları olan bir kadındır ve oğlunun “en yakın arkadaşı” Murat'ı, yeğeni Sibel'le evlendirmeyi kafasına koyar ve başarır. Cemil, annesini bir hain olarak görür; çünkü Murat'a beslediği hisler aslında arkadaşlıktan ötedir. Murat da “ikiyüzlülük” yapar ve sosyal normlardan korkusundan ve de geleceği, kariyeri için Cemil'le ilişkisini bitirir. Murat topluma uygun, heteroseksüel, çocuklu bir hayat sürer. Cemil ise söylenmemiş sözler, içinde bir yumru, geçmişsiz ve geleceksiz ortada kalır. Bir seçim yapmak zorundadır. Ya diğerleri gibi tektipleşip ikiyüzlü olacaktır ya da… intihar etmeyi seçer. “İntiharın kutsallığını” bozmamak için de annesinin ölmesini bekler. Bu öyküdeki karakter diğer öykülerdeki karakterler gibi farkındalığa sonradan ulaşmaz. Belki de bu yüzden, ayna imgesinin yerine pencere ve perdeler vardır. “Ne zamandır hatırlamıyorum, perdeleri kapatmaya başladım. Sırf geceyi görmemek için.” (s.153)

Yol Işıkları'ndaki öyküler ailenin, özellikle annelerin çeşitli halleri, karakterlerin kendi geçmişleriyle, toplumun geçmişiyle yüzleşmeleri konuları etrafında mükemmel bir incelik ve dikkatle işlenmiş, ayna, pencere, yolculuk gibi imgelerle zenginleştirilmiş bir edebiyat şöleni yaşatmasının yanı sıra okuyucuya da okuma esnasında farkındalık katan, onu sarsan bir deneyim kazandırıyor. Nalan Barbarosoğlu'nun usta kaleminden daha nice öykülere…
~~~

Yol Işıkları
Nalan Barbarosoğlu
Everest Yayınları, 2009; 170 s.

(1) Galapera Kültür ve Sanat Derneği, 13/03/2010, İstanbul.

tugce@mavimelek.com

~~~
Sayı: 47, Yayın tarihi: 25/06/2010

Satın al
Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics