MaviMelek
"Her şey yoldan çıkmağa başlıyor. İyi. Belki de kötü. Ama ben kendime ne diye bakıyorum ki? Karar verdim mi?" - Gece / Bilge Karasu

[Öykü] "Yek Başına Ayrılık" | Arzu Eylem

"MERDİVENLER DAYADIM
YÜREĞİMDEN BEYNİME"

Nereden geldin aklıma yine, nereden? Hepsi şu önümde uzanan dar merdiven yüzünden… Çıkmaya çalışırken beni geçmişe götüren.
  Bir bankta oturup bekliyordum, gelmeni, alıp beni bilinmeyene götürmeni. Her bilinmeyen gibi, bir zaman sonra bilinecek olan o yerin, sonsuzmuş gibi kıvrılan merdivenleri çıktı karşımıza ilkin. “Asansörü yokmuş binanın”, öyle demiştin. Gözlerimde merak, içimde heyecan, sekiz kat, hayır, bulutlara uzanan basamaklardı onlar, sanki yoktular. Basmıyordu ayaklarım, havadaydılar. Neler konuşmuştuk çıkarken, geleceğe tırmanıyorduk, geçmişi geride bırakırken.
Geçmiş, geçmemiş, sendeymiş. Bu yüzden şimdi sayıyorum, hissediyor ayaklarım, basamakları. Bir, iki, üç… on… yirmi… Hiç bitmeyecekmiş gibi… Bitecek, bitiş anları farklı olsa da… Ucunda bir masa, iki sandalye. Boştular, bekliyorlardı. Bizi…
  Şimdiyse seni ve beni diyebilirim, biz gitti. Nefes nefese kaldım bu merdivende, daha yarısı bitti. Senden çıkamadığımı vurdu ya yüzüme, öyle özgürmüşüm gibi dolaşırken yeryüzünde. Kaç yıl oldu, uğramıyordum, bu yere.
  Vakti geldi yüzleşmenin. Ne saat umurumda, ne kadın başım. O başı alıp, eteklerimi de toplayıp, bu meyhanede soluk almışım. Paramparçayım. Beni küçülten aşkının inadına, yeniden büyümek için, buradayım. Zor. İçimde yaşanmamış bir hayat, söylenmemiş sözcükler var. Çok zor. Olsun!
  Bu gece tüm gözler tek parça gibi görünen bedenimde buluşuyor. Bak şurada duran adam, yanındaki arkadaşına beni gösteriyor. “Kadına bak, ne de zarif, güzeldediğini varsayıyorum, aldırmıyormuş gibi yapıyorum. Aldırsam da... Tüm masaların konusu benim. Sen görmesen de, birileri benim farkımda.

Yek Başına Ayrılık | Onur Saylam

Şöyle bir bakınıyorum da etrafa, her şey eski, bir ben yeniyim burada. İstanbul eski, ben başka, sen de başka. Dünyaya baktığımız yerler artık bambaşka. Ben senden ayrılmadım, kendimden ayrıldım. Kendimden soyunmuştum sana soyunduğumda da. Ben senin için yaptığım her şeyde benden bir adım daha vazgeçtim. Sen? Kendine sarıldın, bana sarıldığında da. Neyse, ben buraya unutmaya geldim. Birkaç kadeh yeter sandım ama kaç şişe... Şişe değil, mahzen... Ben şarap, şarap artık ben… Nicedir şu dünyadaki yerinden sürülmüş bir beden. Kalk şu masadan! Kalktım. Ak su gibi. Aktım. Çık sokağa! Çıktım. Yüzünü ver rüzgâra. Verdim. Silsin sabaha kadar akşamdan kalacak yüzünü. Sil... Yürü… Belim boşlukta... Elimse sende. Sen dedimse, bir zamanlar adın vardı. Şimdi yalnızca sen… “Sen” diyorum, nerdeysen?
Saçmalama kızım artık, saç! Şu dertleri de okşamayı bırak... Hoş ben saçmalamışım ne ki? Hayat düpedüz saçmalıyor mu önümde? Hayır, şu an arkamda... Bense gelecekteki varlığıma cümleler dizmekte, yeminler sıralamaktayım, varlıkla yokluk arasında... Şu zihnimde dolaşanlar, yürüdüğüm sokakta, kim bilir, kimlerin de aklındalar? Aynı biçimde değil, belki, başka başka... Yalnız değilim, bir konuşmak tutsa… Ama susmak lazım. Sözcükler eskidi. Söylesene, sözcüklerin tazesi var mı ki? Koşabilsem koşacağım! Geçmiş yetişmesin bana, diye, bir mesafe koyacağım, aramıza. Kussam çıkar mı öğrendiklerim içimden. Neymiiişş... Hayat okulmuuuşşş. Öyleyse, devamsızlıktan kalabilirim, olduğum yerde. Kalp ağrısını zihninde duyanlar, devam etsinler yola. Duydun mu beni, gözleriyle bitiren bitirim adam. Yoksa senin kalbin de bel altında mı? Ne olmuş kadın başıma çıktıysam yola. Sana benden bir şey mi kalır sandın? Geç kaldın. Ben canını iki eli arasına alıp sıkanlardan değilim. Benim canım yalnızca acır. Bilir misin bu iki sözcük arasındaki farkı, söyle. Ah insanlar! İki dudak arasında mırıldanırken acılarını harcadılar. Kırpıp kırpıp, onlardan sıkıntı yaptılar. Sonra gönül eğlendirmece... Gidip başkasının denizinde ateşlerini söndürmece... Ben onlardan değilim adam, ben denize su içmek için girerim. Ben ayrılınca tutuşmaya başlarım. Gönlüm eğlenemeyecek kadar ağır, anlıyor musun? Konuşurken dolaşmış dilleri çözmeye çalışmaktan yorgun kederim.
Neyse ki anladı da bıraktı peşimi... Sokak, ağlıyor musun? Hayır, ben ağlıyorum, o siliyor. Kemançalan Amca sen de mi buradasın? Soru mu şimdi bu? Kendimi bildim bileli -ki şimdilerde biliyorum aslında- sen hep buradaydın. Tüm ayrılıklarıma bir şarkı çaldın. Söylesene, üstüme alındığım nağmeleri, sen hangi uzaklara çalarsın? Hayır, tuzak demedim, uzak dedim. Şu uzun boylu İstiklal'de herkes kendisine yorar seni... Ben de şimdi aynısını yapıp kalabalıktan bir yer seçeceğim kendime. Çal Kemançalan Amca, çal! Hepimiz için... Bitti mi? Canın sağ olsun. Ben kalkayım artık, çok yolum var. Topuk seslerim kaldı bak gecede bir tek. Yanlış anlama kadınlığını topuklarıyla ezen kadınlardan değilim ben. Bakma erkeklerin değil yalnızca bu sokaklar. Bir kadeh şarap daha içsem, sabaha kalmam, tüm olup bitenin üstüne basa basa gökyüzüne çıkar, kuş misali herkese tepeden bakarım. O kadar! Bilir misin gökyüzü en çok ayrılanlar için var. Yeniden indiğimde yere, kim bilir, yeni bir gün doğar, bulur beni de, yakalar.
Oysa o, düşerim de kalkmam sandı. Beni son gördüğünde uzuuun uzuuun baktı, bende kendini aradı. Bilmek istedi, gözlerimdeki resmini yırtıp yırtmadığımı. Ah bir anlasam, bu kadar yalan bir bedende nasıl gerçekmiş gibi yaşar? Onu ilk gördüğümde parmaklarıyla konuştuğuna nasıl da şaşmıştım. Onun parmaklarında hayat hiç sıradan durmuyordu. Dokundukça mucizeler doğuyordu uçlarından. Ben, yaşama uymayan ben yani, onu yaşamla bir tutup sıra dışı ilan etmiştim. Bir biz icat etmiş, her şeyi bize uydurmuştum. Zaten o da uydurmuş hepsini.
Ev dedikleri yere geldimse de ayak sesleri ayağımda hâlâ. Şimdi bir uyku gerek bana. Rüyasızından... Uyuyup uyansam da uymamaktan kurtulsam. Ne gezer! Gözlerim tavana, duvarlara çiviler çakar. Ve ben, hepsine bir ip bağlar, sorudan soruya salınır dururum sabaha kadar. Hem bir sürü cevabım var... Yalanlar kadar. Belki gerçekle yalan arasında bir yer bulurum. Orada bir ömür boyu yaşarım. Adını da sahicilik koyarım. Çok düşündüm buraya çıkmak için. Merdivenler dayadım yüreğimden beynime. Yok yok, düşüncelerimin yükünden yastığım inceldi, bu yüzden uyuyamıyorum belki. Çözüm yeni bir yastık, sen kokmayan. Merdivensiz bir hayat… Ya da aşk diyorum, aşk; yanılsamaya dönüşecek bir yangının yansıması. Sahi durmaksızın o yangına bakıp, kör göze parmak sokmak da ne? Kapat gözlerini de uyu. Böyle dedim, dedim de, duygusuz buldum kendimi. “Yatağında dönüp dolaşmayı bırak, dışarıdan bakmayı da” diye uyardım sonra. O zamanlar içindeydim ben aşkın. Şimdi dışarıdan konuşmak kolay! Ben bu halde gezerken, kaç zaman, kaç gece? Geçmişin dili gelince dile, bir kelime fırlıyor, saplanıyor yüreğime... On ikiyi vuruyor. Gözlerimi açıyorum aniden. Ben yine duygularımın esiri oluyorum. Önüme nereden çıktığını bilmediğim bir merdivenin ortasında kalakalıyorum. Beton basamaklar, tahtaya dönüşüyor, düşmemek için zor tutuyorum kendimi. Duygusuzluk yetim kalıyor. Tavana sapladığım çiviler dökülüyorlar yatağıma. Ben yine uymaz, uyumaz...
Bendeki bu gözlerin bir zaman sonra dünyaya yetecek bakışları olacak. Tüm sesleri duyacak kulaklarım. Ve bir gün kendi ellerimle gecenin ayarını bozacağım. O zaman belki de şu ana dek tüm düşündüklerim adreslerini, nereye kaçacaklarını şaşıracaklar. Asansörsüz binalara girmeyeceğim bundan böyle. Söylediklerimin gerçek olmasından korkmuyorum da, seni harcayacaklar, tek sebepleri senmişsin gibi. Senin düşünceme yansıyan ilk halini yakalayıp ele geçirecekler, sonra da son halini koyacaklar yerine. O merdivenlerden yuvarlanıp düşeceksin, seyredeceğim düşüşünü. Hiçbir şey yapmayacağım. Ve seneler sonra; sana göndereceğim mektuplardan, belki, senin bile tanımadığın biri çıkacak. Zarfın üzerindeki puldan anlayacaksın sana yazıldığını. Ya da gönderilen sen olduğun için. İşte o anlarda, ben de zaten seni çok severek giydiğin gömleğinden tanıyacağım, buluşursak yeniden o masada. Gömleğin içindeki kişiye, hiç tanımadığım bakışları giydireceğim. “Boş ver” diyeceğim, “boş ver”. “Orada kalmak bize ne kazandırdı sanki. Hem merdiven bir gün inmek için çıkılmaz mı? Akılsız başın derdini hep ayaklar çekiyor, bir de yürek. Sonra kapı kapı dileniyoruz birbirimizde bulamadıklarımızı. Adı arayış oluyor yaşadığımızın. Şimdi en azından ben kendimi arıyorum. Her an yükseliyorum, sense bir inip bir çıkacaksın biliyorum. Ve bir gün karşılaşacağız merdivenlerde yine. Ben çıkarken sen iniyor olacaksın. Sen geçerken yanımdan ben çoktan geçmiş olacağım.”
Cık cık diye öten sesimle kalkıyorum yataktan, daha sabah olmadan. Cık cık... Ey yalnızlık! Sen nelere kadirsin. Senelerce onunla geçirdiğim o günü bekledim, “o gün bu gündür” dedim. Onsuz günleri, ondan öncekileri nasıl beklediğimi unuttum. “Ah bir gelse her şey bambaşka olacak” dedim. Geldi, gitti... Bitti... Sen başka biri oldun, ben ve günler aynı kaldık. Ey melekler, keyfiniz yerinde mi? Şeytan diyor ki uy bana, gir bilmediğin kapılardan, şöyle bir salın, at bacağını bacağının üzerine... Dağıt içindeki sevgileri sevgililere... Tam aydınlanacakken yüzleri, kapat gözlerini. Ömür boyu karanlığa mahkûm et herkesi. Ne de olsa aşk sandıkları bu… Nerede şeytana uyacak ruh ben de! Konuşuyorum işte... Hiç aklıma gelmezdi, böyle kararlar... Karar sayılmaz sayıklamalar. Yoksa değiştim mi ben? Yok, yok! Olsa ben anlamaz mıyım? Sen değiştin. Değiştin dediysem benim gözümdeki yerin. Bense dönüştüm. Senden önce, senden sonra diye kısacık ömrümü ikiye böldüm. Sonra alt başlıkları oldu onların. Onlar da senden önce gidenler. Son başlığı sensin işte onların. Ben böyle konuşurken bir yerde; “aynısın, neren değişmiş” dedi bir dostum geçenlerde. “Özün güzel, sözün güzel, sen güzel... Değişme de, dönüşme de” diye okşadı beni. “Bu öz beni yorar, sözse bir dudak eylemi dostum” diyemedim. Öyle ya da böyle, ben yalnız kendime karşı bir benim. Hep kendime haykırdım. Kendimle daha çok konuştum. Hâlâ sustuğum pek söylenemez ya... Ben en iyisi mi çıkıp biraz dolaşayım. Böyle durduğum yerde senden aşağı, senden yukarı gezmekten yoruldum. Hem belki değişip değişmediğimi de en iyi sokaklar anlar. Kalabalığın arasında nasıl duruyorsun mühim olan bu. Kendisine hep aynı insan… Gerçi hâlâ her sabah yatağın solundan kalkıyorum. Her şey ayrıntılarda gizli demişler. Değişmiş olsam sağ tarafı denemez miyim? Yıllardır baktığım aynanın yeri bile değişmedi. Hâlâ ekmekleri on parçaya ayırarak yiyorum. Okuduklarımın altını çizmeyi ihmal de etmiyorum hem. Hâlâ gözümde aynı hatıralar, aynı yaşanmışlıklar dilimde. Ve özlüyorsam diz dize şu eskimiş koltukta yaptığım sohbetleri, ne, ne kadar değişmiş olabilir ki? Yeni aldığım paltoyu geçirirken sırtıma anladım, hâlâ kendimi sırtımda taşıyorum ben. Hayır, değişmiş olamam.
Gökyüzüyle karşılaşan yüzüm yine aynı gülümsemeyi giydi. Kuşlar bugün pek bir dağınıklar, pek bir suskun. Ben onlara kibirlisiniz diyor muyum? Belki bugün yalnızca yeryüzünü dinlemek istiyorlar? Bakın hâlâ empati kuruyor, onlar adına düşünüyor, kendimi üzüyorum. Sahile inen yol... Hâlâ aynı yerlerden kıvrılıp akarken, ben de peşi sıra kıvranıyorum. Köşe başındaki lokantanın müdavimleri yine akşam haberlerini tartışıyorlar. Ben yine susmayan topuk sesimle bölerken muhabbetlerini, bıyıklarını buruyor sarışın adam, dili sürçüyor, yine. O bile farkında aynılığımın. Ülke meselelerinden birkaçını kulağıma doldurup ilerliyorum. İçimden, susarak, dağıtıyorum avuç avuç bakışlarımla onların kahredişini. Onlar gibi acı çekmek istiyorum, ama bildik duygular sarıyor yine bedenimi. Olup bitenler karşısında acı çekmediğimden değil, hakkıyla, derinleşerek acı çekemediğim için, sahici gelmiyor bu ülke, bu yaşam.
Yol bitiyor, sahile inen merdivenler teslim alıyorlar beni. Yüreğimdeki merdivene inat, hızla inip sahile varıyorum. Şimdi önümde duruyor, derin bakışlarıyla deniz. Onun gibi ferah, onun gibi geniş olmak istiyorum.
Bunca zaman yüreğimin yüzölçümünde yetiştirdiğim sevgiler, hâlâ yürek telimi titretirken, gözlerim akılsız, zihnim hükümsüzken... Vücudumun ölçülerini hâlâ sarıldığım kollarla ölçerken... Gün gün biriktirdiğim ıssız geceler yatağımdan taşarken, tenime değen hiçbir ten dağınıklığı sezmesin diye, onları, geceleri, toplayıp, dolaplara, tıkarken, geceyle oynarken, geceyi bozarken, ben bu dünyayı, yaşanmış hayatları nasıl anlarım? Geceyi gündüzün ışıklarına her satışımda mahcuplaşıyorum. Dürüst olacağım. Kendimi kendimden bile kurtardığım anlar olmasına rağmen, seni düşlerimden bile saklayamıyorum... Işığını gördüğümden bu yana, gölgelerin varlığını keşfettim, biliyor musun? Bir tek saniyeyi kaçırmamak, içinde buluştuğumuz anların, onlar için cümleler bile kurmadım. Sessizlik yakışır dedim onlara. Şu deniz bile rengini gökyüzünden çalmış, ben de senden çalmıştım, şimdi her şey renksiz.
Son günlerde çekildiğim tüm fotoğraflarda sen de varsın. Aklımın kıvrımlarından süzülüp objektife el sallamaktasın. Bir tek bana görünüyorsun. Neden düşüncenin resmini çekemiyorlar hâlâ? O zaman sensiz olan senli anları da saklardım gecelerin arasında. Görüyorsun, düşündükçe alçalıyorum. Oysa sevgi yüceltir derler. Deniz istese de bunları benden, elimde son kalanı da yitirmekten korkuyorum. Çünkü yalnızlık, boşluğu görünce hemen gelip yerleşirmiş. Ben ona yer açmak ister miyim hiç? Benim kalabalık aklım izin vermez ki buna. Öfke için bile daha müsaidim. En azından içinde sen varsın, sen! Ve o yalnızlıkla çekişsin dursun, ben istediğim gibi geziyorum seninle.
Seni ilk gördüğümde “aynam” dedim sana. Sende gördüğüm kendime sen ne yaptın? Tam kırıp da çıkacakken aynanın içinden... Aslını gösterdin. “Çarpıtma” dedi aklım gördüklerini. “Siz sadece zihnin çarpıttığı düşlersiniz. Bir şey var sandınız. İkinizin dışında bekleyen biri var sandınız.” Nereden buluyorum ben bu cümleleri. Senin sessizliğinden çıktı hepsi. Sessizliğine çok şey borçluyum. Sadece sen değil, mucizevî parmakların dili de sustu. Güller açan gülüşün sustu. Vücudumu diken diken eden hisler sustu. Sessizliği benden sormalı. Susulanlar nasıl da çoğalır, aidiyetsiz olurlar bir bilsen. Konuşmayı başkalarına bıraktım, bu yüzden…  
Beni ilk gördüğünde titrediğini söylediğin bedenin, ısınmak için şimdi hangi ateşin başında bekliyor, kim bilir? Dilin kimleri büyülüyor. Yalan da olsa güzel konuştuğunu inkâr edemem. Ah bir inanabilseydim tamamen, kendimi dilindeki ben sanacaktım. Neyse artık çekilmeli bakışlarım uykulara. Gözlerimin seni görmediği, yalnızca seyrettiği günlere sonra.

Ben çok mu iyiyim? Hayır! Sadece tanıdığım tüm kötülerle selamı sabahı kestim. Korkma hayattan soğumadım. Hiç ısınamadım ki seninle, soğuyayım hayattan. Sadece zihnim, kalbime taşındı taşınalı, ikisi bir atmakta... Bu kalp ki gördüklerine her daim şaşmakta? Yanılsamaya dönüşecek tüm yangınların aynasında, her dem kül olmaya hazır... Her dem yanmaya!

Kaldı bir basamak… Nihayet bitti bu son tırmanış. Artık kendi yokuşumun başındayım. Senli sensizlikten, sensiz bene, oradan da bensiz bana vardım, sonunda.


~~~
Sayı: 46, Yayın tarihi: 05/05/2010

Başa dön

 

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics