MaviMelek
"Varolan her kusursuz şeyin ardında acılar gizliydi. En sıradan çiçeğin açması için dünyanın çile çekmesi gerekiyordu sanki." Oscar Wilde

[Öykü]"Yazarlar Nasıl Giyinmeli Üstüne Bir Sohbet" | İ. Kürşat Çetin

Yazarlar Nasıl Giyinmeli Üzerine Bir Sohbet | Ayla Keskin

"KÂĞIDIN ÜZERİNDEKİ VARLIKLARIZ"

Ne yapabilirdim ki? Sting konserine giden bazı "şarkıcılar" yüzünden biletimi aynı fiyata başkasına satmış ve Roger Waters'ı beklemekten başka çarem kalmamıştı. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler." demiştim.

Evde oturmaktan sıkılıp her sıkıldığım zaman yaptığım şeyi yapmaya; yazı yazmaya başlayacaktım. Öykü yazmaya sıkıntıdan, şiir yazmaya da, hem sıkıntı hem de zaruri nedenler dolayısıyla başlamışımdır. Neyse, başladım yazmaya. Yazı, sohbet havasında olacaktı ve sohbet edecek ve ettiğim sohbeti kâğıda aktarmamı sağlayacak hiçbir dostum, gerçek dostum olmadığı için, çağırdım bazı öykü kahramanlarımı. Hemen geldiler. Long Hair, Klimanjaro, Kostarika, Francisco ve tabii ki vazgeçilmez diyalog adamım Frankie.

Konumuz, gündelik olmalıydı ve gündelikten de kastımız, güncellikti. Ama yine de sıkıntıyla yazdığım için ve yazıyı, sıkıntımı giderme amaçlı değil, varlığımı idame amaçlı bir yol olarak görmemden, biraz mizah havasında geçecekti sohbet. Ve bu yazıyı yazarken beni, kadın şarkıcılarım motive edecek: "Sinead O'Connor, Kim Wilde, Paula Abdul, Vanessa Mae, Edith Piaf, Anne Marie David, Cyndi Lauper…" Biraz uzak kalmak gerekiyor bazen Adorno'dan, Althusser'den, Benjamin'den, Habermas, Chomsky ve Gramsci'den. Neyse, uzatmayım. Konumuz: "Bir yazar nasıl giyinmelidir? Fiziksel özellikleri ne olmalıdır? Ya da olmamalıdır?" Sözü ilk olarak Frankie'ye vermek istiyordum ama Francisco, bardakları duvara nasıl atıyorsa, lafı da öylece attı bana.

"Bence yazar, kendine yakışanı giymelidir."
"Senden de böyle bir yaklaşım beklenirdi Francisco. Kafanda patlayan tüp pek kendine getirmemiş seni anlaşılan."
"Neden öyle söylüyorsun ki Kürşat? Diğer insanlardan ne farkı vardır ki bir yazarın?.. Herkes gibi olmalı bence. Yazıları ne kadar avangart ya da fütürist veyahut bilim-kurgu olursa olsun; beni ilgilendirmez ama kılık kıyafeti herkes gibi olmalı."
"Tamam da Francisco, ben uzayla ilgili ya da uzaylılarla ilgili roman yazan bir bilim kurgu romancısının illa da gidip astronot ya da uzaylı kostümü giymesinden bahsetmiyorum. Sadece farklı olmamalı mı diğer insanlardan?

Lafın burasında, başarılamamış bir intihar girişiminin parçalı bulutlu sonucu olan Klimenjaro devreye girdi.
"Ben karışmam valla. Ne giyerse giysin."
"Demek öyle düşünüyorsun ya da düşünmüyorsun Klimenjaro."
"Evet abi, bana ne. Zaten kafam dumanlı. İçki var mı Kürşat?"
"Senin için sayfaya birkaç damla şarap damlatırım, sen merak etme dostum."
"Eyvallah bilader."

İçkiyi hatırlatması iyi oldu Klimenjaro'nun. Bir keresinde onun evinde Kırat şarabı içmiştim. "Narsist Siklamenler" adlı öykümde takılmıştık. Foucault sokağında mı oturuyordu, neydi şimdi hatırlayamıyorum ama çıkıp içki almam lazım şu an. Şu gerçeklikte en azından…

İçki konusu, hatta içki sorunu halloldu. Evet, bu arada gerçekten bir yazarın kılık kıyafeti konusunda genel geçer bir yönetmelikten bahsedebilir miyiz? Tabii ki hayır. Sonuçta Kerouac da yazardı ve kıyafetleri harikaydı. Meksika raylarında ya da San Pedro sahilinde yürüyen biri için, trenlerde ve daha birçok işte çalışmış biri için yeterince pejmürdeydi ve bu da ona yakışıyordu. Bence öyle olması gerekiyordu. Jack London'ı okumayı, belki de giydiği kıyafetleri gördükten, yani fotoğraflarını gördükten sonra bıraktım? Sanırım?

"Bence yanlış düşünüyorsun", diye söze atladı Frankie.
"Sen benim düşüncelerimi nereden biliyorsun ki?" dedim.
"Sonuçta yazıyorsun ve biz de bu kâğıdın üzerindeki varlıklarız. Duymasak da görüyoruz, görmesek de biliyoruz."
"Tamam tamam, sen ne düşünüyorsun peki?"
"Benim düşüncem önemli değil, nasıl olsa sonuçta kendi düşüncelerini yazacaksın bu kâğıda ama şunları hesaba katmıyorsun. Shakespeare nasıl giyiniyordu? Ya da Oscar Wilde. Dönemlerine uygun, çok şık, zarif ve etkileyici."
"Tam üstüne bastın, çek ayağını Frankie. Haklısın, etkileyici."
Anlatmaya çalıştığım bu. Şıklık, temizlik ve diğer etmenleri bir kenara koyarsak, elimizde "etkileyicilik" kalıyor.
"Yine bir yere takılıp kalıyorsun Kürşat. Capote ya da Warhol'u düşün. Şık olmadıkları zamanlar da oluyordu. Her zaman etkileyiciydiler ama bu etkileyicilik, tarza sahip olmalarından kaynaklanıyor bence. Eşcinsel olmalarından değil. Günlük yaşamda sokakta yürüyen bir Freddie Mercury ve Boy George arasındaki fark bu. Tarz. Mercury sokaktayken rüküş değildi ama etkileyiciydi.
"Yine üstüne bastın. Çok haklısın. Bir yazarın ilk önce tarzı olmalı. Ben de senin gibi, yani ben de benim gibi düşünüyorum."

Hızlı süren bu sohbet, daktilomun şeridinin yırtılmasına ve kopmasına neden oldu. Yeni bir şerit değiştirmem uzun sürecek. Diğer daktiloma dönmeliyim. Onun da "ı" harflerinde sorun var. Neyse, "ı"sız yazacağim artik…

Ayrıca Frankie'nin kaçırdığı bir nokta vardı. Şarkıcıları ya da ressamları, bu sohbete dâhil etmemiz büyük bir yanlışa ve çıkmaza neden olacaktır. Savunduğum noktalardan biri şu aslında. Bir yazar, ressam kadar olmasa da, resimden ve resim yorumlamaktan haberdar olmalı. "Bir tablo, yazarın beyninde açılımlara sahip nitelikte olmalı." Bu söz bana ait ama ben bu söze katılmıyorum. "Bir yazar, bir tabloyu yorumlayacak ve yeni açılımlar yaratacak bir beyne sahip olmalı." Bu sözüme, şu anlık katılabilirim. İlerde değişebilir. Değişmeyen ne var ki zaten… Şu dünya devranında değişmeyen ne gördük. Neyse, saçmalamayım. Konuya dönelim.

İlk yazdığım öykülerimde beni asla yalnız bırakmayan ve her türden karmaşıklığa, belaya ve de çıkmaza dalan karakterim Long Hair'ın fikrini almak istiyordum bu konuda:
"Muhabbet seni sarmadı anlaşılan, Long Hair? Sesin soluğun çıkmıyor."
"Felaket akşamdan kalmayım Kürşat. Öykülerinde içire içire alkolik yaptın beni. Hâlâ o yazılarda geçen barlarda takılıyorum ama dinliyorum sizi. Siz devam edin."
"Senin hiçbir fikrin yok mu?"
"Yahu ne bileyim? En azından bir yazar sigara yerine pipo kullanmalı. 'Gönlüm hiçbir şey kullanmamasından yana' falan demiyorum tabii ki ama içiyorsa da pipo içmeli."
"Neden ki?"
"Seni hatırlıyorum eskiden beni yazarken. Daktilonun başına geçer, şarabını açar ve bir sigara yakıp yazmaya başlardın. Yaktığın her sigaradan sadece bir nefes alabiliyordun. Gerisi, kül tablasında kendini yiyip bitiriyordu. Günde üç paket sigara, ailenle aranda harçlık krizine neden olmuştu. Çok iyi hatırlıyorum. Sonra pipoya başlamıştın. Bitmiyordu ve bittikten sonra da sigara ihtiyacı duymuyordun. En azından eve gelen dostlarına buna benzer bir açıklamada bulunmuştun."
"Bunun dışında?"
"Bunun dışında eklemek istediğim bir şey yok. Ne giyerse giysin yazarlar. Sen bir ara yazının başına oturmadan önce duş alıyordun, kokular sürüyordun, fular olaylarına falan girip temiz giyiniyordun ama sonuçta yazıların ucuz Ege şaraplarının ve sarma sigaraların kokusundan geçilmiyordu."
"Beni yazar olarak mı görüyorsun?"
"Yazı yazan biri olarak en azından. Sonuçta yazıdan para kazanmıyorsun." "Anladığım kadarıyla diyeceklerin bu kadar Long Hair. Teşekkür ederim. Yine yalnız bırakmadın beni."
"Her zaman dostum. Ne demek. Ayrıca unutma, J.P. Sartre da pipo içiyor ama sonuçta varoluşun bir kokusu yok."
"Anlamadım ama neyse, sonuçta Sartre'ın üstüne sinmiştir ağır tütün kokusu. Bu da, onu var eder…"

Long Hair'ın konuyu dağıtacağını adım gibi biliyordum. Eskiden felsefe okumuşluğu, sonra da filozoflara karşı oluşturduğu kişisel bir saygısı vardı. Daha sonraları da tümden sapıttı. Nietzsche'yi bıyıkları yüzünden sevmiyor; J.S. Mill'in favorileri yüzünden fotoğrafını büyültüp duvarına asıyordu. Belki de düşünce özgürlüğüne kökten gerçekten inanıyordu?

Ben bunları yazarken, içki sarhoşluğundan kendini atmaya çalışan ve sıcak duş alıp karbonatlı soda içen Klimenjaro aramıza döndü.
"Hâlâ aynı dava üzerinde misin be? Yeni bir şeyler yok mu?"
"Konuya tam anlamıyla giremiyoruz Klimenjaro'cuğum."
"Ben gireyim Kürşat. Bir yazar, kazandığı ölçüde giyinmeli. Çok kazanıyorsa, 10 liralık gömlek yerine 10 bin liralık gömlek giymeli. Rengi, şekli, her şeyi aynı olursa olsun; pahalı olmalı. Bu, onun içine gireceği sosyal çevreyle alakalı. Sokağı yazan adam, sokakta yaşayanlar gibi giyinecek diye bir kaide olmamalı. Sokağı yazan adam kol düğmesi de takmasını bilmeli."
"Kusura bakma ama düpedüz saçmaladın."
"William S. Burroughs'u görmedin mi? Kullanmadığı uyuşturucu, girmediği alkol tekkesi kalmamış ama takım elbisesiz göremezsin."
"Onun tarzı var. Sen sayıklarken biz geçtik o konudan."
"O zaman benim ekleyebileceğim bir şey yok. İçki var mı?"
"Yok. Var da, anca bana yeter."
"Peki, ben gidiyorum o zaman. İşiniz düşerse ararsınız."

Bir yazar ne giyerdi? Ne yerdi? Nerede yerdi ve yatardı? Bir yazar kiminle beraber olur ya da olmazdı? Bir yazar ne içerdi? İçtiğini mi yazardı, içmek istediğini mi; yoksa içip de, içmiş olmayı hayal ettiklerini mi? Bir yazar ne giyerdi? Sonra, muhabbete hiç katılmamış olan Kostarika söz istedi. Oturumu yönettiğimden değil, sadece dostum olduğu için söz verdim ona.

"Sizi bu noktaya kadar dinledim Kürşat. En azından sayfada oturduğum için, yazdıklarını gördüm. Benim fikrim şu. Önemli olan, yazarın ne giydiği değil, ne yazdığıdır."
"Ben sana katılamayacağım Kostarika. Camus yazı tarzı yerine kıyafet tarzını değiştirse daha iyi olurdu belki?"
"Ben de sana katılamayacağım Kürşat. Yazarların kıyafetlerine karışmadığımız gibi, yazdıkları yazılara da karışmamalıyız. Mill'i hatırla…

Haklıydı Kostarika. Belki de ben haklıydım. Ya da biz mi haklıydık, demeliyim? Onu bunu bilmem. Benim merak ettiğim şu: Acaba yazarlar ne giyerler? Ya da şairleri mi konuşsaydık? Belki de konuştuk?

~~~
Sayı: 36, Yayın tarihi: 05/04/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics