MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Sonrasını görüyorum! Kaos'leyin hor görülüyor işte erdemliliğim. Sizi bekleyen şaşkınlığın yanında nedir ki benim o yokluğum!" Ofelya / Rimbaud

[Öykü]"Yaz Suyu" | Nilgün Ersoy

Belma Demir Akdağ

"ZAMANI DURDURDULAR"

Birbirlerini gerçekten seven, bir yemek süresince bile olsa gerçekten sevecek bir kadınla bir erkek için hazırladı masayı. Durdu. Bekledi.
Aydın için bu masa özeldi. Aslında diğer masalarla pek bir farkı da yoktu. Aynı kaba marangoz işçiliği, aynı kareli dokuma örtü, en ucuzundan tuzluk biberlik takımı, kürdan ve kâğıt peçeteler. Yaşadığı tüm günler, sabah ve akşamlar, evde somurtan karısı, farklılaşmayan tekdüze hayatı gibi bu masa da aynıydı salaş lokantadaki diğerleri gibi. Belki de tek farkı daha kıyıda, pencereyle duvar köşesine sıkışmışlığı olabilirdi. Aydın, içeriye giren müşterileri titizlikle seçerdi. Herkesi oturtmazdı öyle, mümkün olduğu kadar boş bırakırdı masayı. Hatta patronu görüp de uyarıncaya kadar, çoban salatasından kalma oraya buraya serpiştirilmiş yağ ve domates lekeli, ekmek kırıntıları ve kılçık artıklarıyla dolu kirli örtüyü kaldırmazdı bile. Bu masayı tuhaf bir kıskançlıkla sahiplenmişti. Her sabah masanın üzerinde duran bardaktan bozma vazoya karanfillerin en güzelini, en kırmızısını yerleştirir ve durup beklerdi.

Trene binip yepyeni düşlerle gelen o gencecik delikanlı yıllar yılı durdu bekledi. Köyde hayvanların canını yakmayı içi götürmeyen, evde zoraki karısını incitmekten çekinen Aydın yaşam boyu incindi, canı yandı. Sırtı kamburlaştı, saçlarına ak düştü. Yüzüne yılların, incinmişliğin, hayal kırıklığının ve kandırılmışlığın derin çizgileri oyuldu. Ama değişmeyen tek bir şey vardı yıllar boyu, pencereyle duvar köşesine sıkışmış o masaya olan düşkünlüğü; bir ejderhanın değerli bir hazineyi koruması gibi sabırla nöbet tutması, kıskanç bir aşığın aptalca haşin sahiplenişi. Yıllar yılı durdu Aydın bir köşede. Durdu. Bekledi.

Kendisiyle birlikte her şey yaşlandı. Duvardaki boyalar kabardı, tahta döşemeler esnedi, perdeler soldu. Lokantaya artık pek kimse uğramaz oldu. Bir ilk yaz günü içeriye taze bahar havasıyla birlikte sağaltıcı ıhlamur kokusu doldu; Aydın'ın gözleri parladı. Kapıdan giren çifti kendisinden beklenmeyecek bir canlılıkla karşıladı. Kıskançlıkla sahiplendiği masayı onlar için dayayıp döşedi. En temizinden, en lekesizinden kareli dokuma örtüyü serdi ve kırmızı karanfilin yanına bir karanfil daha ilave etti. Balıkların en tazesini, yemek tabaklarının en temizini, şarapların en sirkesizisini çaktırmadan hohlayıp önlüğüyle sildiği kadehlere doldurdu. Durdu. Bekledi.

Erkek karşısında oturan kadının ince bileklerini kavradı. Akşam güneşi kadının saçlarını ve beyaz yüzünü hoş bir kızıla boyadı. Konuşmadan bakışıp gülümsediler. Gözleri gözlerine daldı, zamanı durdurdular. Sonra dönüp denize baktılar uzun uzun. Hava karardı, karşı kıyıda ışıklar dizildi boylu boyunca, gökte de yıldızlar. Durmadan konuştular gözlerini birbirlerinden ayırmadan. Kadının yanakları kızardı, gözleri daha da parlaklaştı. Aydın, bir taş plak koydu pikaba ve bir şişe şarap daha getirdi. Hüzünlü bir aşk şarkısı söylüyordu kadife sesli biri.
"Ne mutlu Size Beyefendi", dedi Aydın. "Yanınızda böyle hoş bir hanımefendi var."
Erkek sadece gülümsedi kadının ince bileğini bırakmadan ve Aydın gördü erkeğin parmağındaki kalın nikah yüzüğünü.
"Beni mazur görün, eğer rahatsız etmişsem ama birbirinize öyle yakışıyorsunuz ki…"
Kadın hüzünle gülümsedi: "Yok rica ederiz. Biz birbirimizi çok uzun yıllar sonra bulabilen iki lise arkadaşıyız sadece." Uzandı, elini adamın yanağına sevgiyle koydu ve fısıldadı: "Sadece otuz beş yıl sonra rastlaşan iki kadim arkadaş."
Taş plak çalmaya devam etti. "Bir bahar akşamı rastladım size…"

Zaman ilerledi, gece siyaha büründü. Kadının bakışları da karardı, gülümsemesi hüzne dönüştü. Erkek arkasına yaslandı, gülümsemeye çalıştı ve gözlerini kadının üzerinden ayırmadı:
"Ben seni her zaman sevdim. Niye beni aramadın hiç?"
"Ne olur bana öyle bakma. Çekindim, arayamadım, sana çok acı vermiştim. Ama ben de seni asla unutmadım ve ben de seni sevmişim, hem de çok. Uzun zaman yollamış olduğun mektupları sakladım. Arada bir çıkartıp okuyordum. Sonra birkaç yıl önce hepsini yırtıp attım." diye fısıldadı kadın başı öne eğik, sonra Aydın'a döndü: "Ne olur plağı çalar mısın tekrardan." dedi ve gözlerinde biriken yaşları gizlice sildi.
Erkek sevgiyle gülümsedi, öne eğildi ve kadının incecik bileklerini elleriyle sıkı sıkı kavradı.
"Biliyor musun sen bir eşeksin."
Kadın gözlerini erkeğin gözlerine dikti ve sessizce ağlarken gülümsedi:
"Evet biliyorum, kocaman bir eşeğim üstelik. Çok üzgünüm ama yapılacak bir şey yok artık."
"Evet", dedi erkek ve gözlerini kapkara denize dikti. "Evet, yapılacak bir şey yok."
"Sanki daha dün liseden ayrılmışız gibi, sanki onca sene hiç olmamış, araya mesafeler girmemiş gibi, yatmış kalkmış ertesi gün buluşmuşuz gibi…"
Sustular tekrardan, hüzünlü sımsıcak bir sevgi halesi tarafından kuşatılmış, bu dünyadan soyutlanmış sadece o ânı yaşadılar.

Sonra erkek saatine baktı ve sesi ciddileşti.
"Uçağı kaçırmamam lazım. Kalkalım mı artık?"
Kadının gülümsemesi yüzünde dondu kaldı.
"Tabii." dedi üzüntüsünü bastırarak ve çantasından bir kalem çıkardı. "Yalnızca bir dakika, fazla sürmez, bir anı kalsın sende istiyorum." ve peçetenin üstüne bir şeyler yazdı. Erkek okudu gülümsedi, peçeteyi katlayıp, ceketinin cebine koydu. Kalktılar, ayakları geri geri giderek lokantadan çıktılar.

Aydın, kapıda durdu, bekledi. Sıcak ilkyaz gecesine rağmen titreyen kadına sarıldı erkek. Eski bir film karesinden çıkmış gibiydiler; yıllara, yaşlarına inat, kimseyi umursamadan dudakları tutkuyla kenetlendi. Bir taksi durdu. Birbirlerinden ayrıldılar, hiçbir şey olmamış gibi ciddi bir ifadeyle el sıkıştılar.
Erkek kadının arkasından uzun uzun baktı ve bir taksiyi durdurup gece karanlığının içinde kayboldu.

Aydın biliyordu, artık durup beklemeyecekti. Birbirlerini gerçekten seven, bir yemek süresince bile olsa gerçekten sevecek bir kadınla bir erkek için hazırlamıştı masayı. Gülümsedi. Masaya doğru gitti. Yerde duran bir peçeteyi kaldırdı. Telaşla kapıya doğru koştu.

Gece karanlığı, sokağı ve her şeyi yutmuştu.

Birbirlerine baktılar.
Söyleyecek çok şeyleri vardı muhtemel.
Dökülmeden kelimeler, gözleriyle anlaştılar.
Çeyrek yüzyılın üzerine bir on yıl daha götürmüş olsa da
sinsi yılan zaman,
yine de çalmayı becerememişti bazı anlatılmamışlıkları.

Yaz gecesi miydi ılık sessiz,
kendilerini lise çağlarına döndüren.
Yoksa bir şeyler mi vardı yıllara inat
hiç değişemeyen…

Not: Bu öykü, Tomris Uyar'ın Diz Boyu Papatyalar isimli öykü kitabında yer alan 1973 yılında kaleme aldığı "Yaz Suyu" öyküsüne ithafen devamı niteliğinde kaleme alınmıştır.

Sayı: 35, Yayın tarihi: 28/02/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics