MaviMelek
"Kıyamet bizlerin içindeydi. Apaçık bu. Kana olan o tutku, kendi kanımızın akımını ayarlıyor olamaz mıydı?" - "Yatalak Kraliçe" / Ülkü Ayvaz

[Öykü]"Yatalak Kraliçe" | Ülkü Ayvaz*

Jeff Martin

"KIYAMET BİZLERİN İÇİNDEYDİ"

İnsan bir tanışmaya kendi tarihinin başlangıcı diyebilir mi? Hani pek yukardan bir söz gibi… Bu küçük hikâyede işte o ‘kendi tarihimizden' söz edecek, hani paylaşma ümidiyle çetrefil beklentilere kapılmadan, geride kalmış açık pencereleri de bir bir kapatıp, noktayı koyacağız.

O, bir yatalak… Evin boş bir köşeciğinde öylece bekleyip duruyor. Önceleri balkonda yatıp kalkardı. Bütün gün su vermeyi unuttuğum dipteki peygamber çiçeğinin yanı başında ömür sürer idi. Nerden akla gelsin, baht dönüşünün giderek, adeta bir kader çizgisi gibi gelişeceği ve kuru, ancak susuzluğa direnen o saksı üstü ile O'nun aynı duyguyla mayalanacağı…

Balkondan alıp boş köşeciğe yatırdığımda yağmur yağıyordu. Kucakladım, bir serinlik, bir rutubet hissettim üzerinde, kalbim acıyla doldu. Tam tamamına iki hafta soğuk balkonda unutmuşum onu; şişe şişe alkol ile kendimi anlamaya çalışıyor, perdeler örtülü, pencereler kapalı, kapının arkasına kol demiri vurulmuş, ışıktan ve temiz havadan kaçmayı seçiyorum. Ne diye gizlemeli şimdi, pek öyle mutsuz sayılmazdım hani… Tarihimizin sayfalarını geriye doğru çevirmek, anların o yoğun duygularıyla sarmaş dolaş, yaşamlardan el çekmek, günlük politikayı da aralara katmaktan şikâyetçi değildim.

İki hafta balkonda unutuş ve o kendiliğinden anımsayış sonunda tek söz etmedi. Usulca yeni yerine alışmaya çalışıyor, sessizce kendi hakkında verilmiş yargıya katlanıyor besbelli. Günlerce birbirimize bakışlar attık durduk. Yan yana geliyorduk, ama yan yana gelişler gibi değildi; o üç beş karışlık yakınlaşmalar sırasında bedenimden bir cereyan ayaklarıma doğru akıyor, sarsılıyordum; direniyordum elbet, öyle ufak tefek an'lara pabuç bırakmak niyetinde değildim.
Can alıcı soruyu üçüncü haftanın perşembe günü, öğle sularında sordum kendi kendime. Şöyle fısıldadım:
– Kim kimi cezalandırıyor? Her iki durumda da kaybeden benim. “O” ise kaybettikçe sanki değerler dünyasına bir değer daha katıyordu. Yatalak olmasının nedeni benim, ben sürükledim onu böylesine sona. O aşk, o ölümsüz aşk, o dokunuşların verdiği haz, o kaslarda, beynin kıvrımlarında hissedilen, ardından hemen ele avuca gelmeye hazır, uzaklarda bile bedenimde, ruhumda taşıdığım o duygu… Kaybolup gitmişti işte…

Kendi elimle –özgür irademle– kendi mutluluğumu yıkmış bulunmaktan ne kadar da mutluydum Tanrım!

Yalnızlığı, kimsesizliği, beyhudeliği, terk edişleri, bir başına bırakılmışlıkları yaşamak… Kendini sınamak derin ırmaklarda…

Neyse, durun onunla ilk tanışmamızı nakledeyim sizlere, böylece tarihimizin başlangıcına dönebilir, okuyucuya, ilk gençliğin ateşi ile yatalak olmanın tükenmişliği arasında kimi ipuçları verebiliriz.

Ha ha haaayyy!.. “O”nu bir arkadaşım getirmişti eve. Ne tuhaf, nerden aklıma geldiyse şimdi şu soruyu yönelttim kendime: “Acaba o zaman bıyığım var mıydı, yoksa henüz mü terlemeye başlamıştı?”

Evet kapıyı açtım, “O”, arkadaşımın kucağındaydı, kollarımın arasına bırakıverdi. Dedi ki, “Al tepe tepe kullan!” Heyecanla o dakikayı beklediğimi biliyordu, içeriye buyur etmemi beklemeden çekip gitti. Kraliçe kollarımın arasındaydı, kalbim rüzgâra kapılmıştı, sarsılmıştım; bütün geçmiş zihnimde dans ediyor, belli ki kendine yol arıyordu.

“O” –gelin şimdilik kraliçe diyelim– fısıldadı, dedi ki; “Merhaba, günaydın, nasılsın?”
İşte böyle, o gün ümit etmenin, ümit ederken de acı çekmenin tarihi imiş meğer.

Kalbim kederle doldu.
Yaşlı kraliçe, o loş köşeciğinde sessizce bana bakıyor; ne sitem, ne şikâyet… Sessizce. Dün üstünü kıpkırmızı desenlerle süslü bir örtüyle örttüm. Öylesine bir hareketle, sanki bir el alışkanlığıyla yapıvermiştim bunu. Sol elimin parmak uçları göğüs kısmına dokundu, soğuktu. Ama o an beynimin elektrik akımıyla kavrulduğunu sandım. Nasıl da çaresizdim tanrım!

Kıyamet bizlerin içindeydi. Apaçık bu. Kana olan o tutku, kendi kanımızın akımını ayarlıyor olamaz mıydı? Böylece damarlarımızı güvenceye mi alıyorduk acep? Karşımızdakine acı çektirmekle, acıya karşı korkumuzu mu yeniyorduk? Belki de sorun, “karşıda olan” değildi: “ötekiler” idi, kim bilir. Acı ile “ötekileri” karşımıza alıp, milyonlarca çoğalıyor muyduk?

Ardı arkası kesilmeyen sorular, baht dönüşümü hazırladı. Suçsuzdum. Fakat bir ses beni olmayan bir şeylerle suçluyordu. Böyle sıralar ne ağlamak, didinmek, ne çırpınmak kurtarır insanı.

Ben de kapıp koyuverdim kendimi. İşi gücü bıraktım. Evimden sayısız eşyayı kapı önüne yığdım. Pay önce kitaplarıma düştü, kaldırıp attım hepsini. Dünyayı onlar kurtaracakmış, peh! O, on binlerce, milyonlarca basılı kâğıtlar ne işe yarıyordu sanki? Hangi acıyı dindirecek serin sulardı bunlar? vb. vb…

Ey okuyucu, sana bunları anlatırken, gizleri açıklamaktan korktuğumu sanma! Köşemden kalktım –zaten tek sandalye vardı evde ve orada ben otururum hep– yatalak Kraliçenin yanına gittim, konuşmaktı niyetim. Isınsın diye örttüğüm kırmızı desenlerle süslü örtüyü usulca çektim aldım üzerinden. –Ah, eskiden, ötelerden kalan tek yadigârım. Ah, uçsuz bucaksız kırların anısı… Küçücük bedenin dondurucu soğuklarda sığındığı kucak, uzaklaştıkça derin, kurumuş ırmak yataklarında sürüklenişlerin tanığı, ah.
“Neden kaçıyorsun?” dedi.
“Bir anlam arıyorum, aradıkça uzaklaşıyor…” dedim.
Dedi ki,
“Beyhudelik duygusu…”
“Neye yarar? Ölü aşklardan ne doğar? Hem ne için…” –Ben söyledim bunu.
Dedi ki,
“Ah, bu boşunalık duygusu…” –‘Ah' ile, benim yukarıdaki ah'lara bir gönderme yapıyordu besbelli.

Kör olayım, kraliçe aslında hiç yaşlanmış değildi. Dün nasıl idiyse, aynı idi; sözü edilmeye değmez değişiklikler. Nasıl da farkına varmadım, o kendinden sonra gelen yüzünden –sadece– yaşlı görünüyordu kafamda. Yatalak olmak başka yaşlı olmak başka…

Ve onu yatalak duruma getiren kendi ellerimdi.
Biliyordum, okşanmaya hazırdı: hazırdı beni kollarının arasına almaya. Ne küskünlük, ne hüzün…
“Ölümsüz” dizeler aramak, tüketmek böylece ömrümüzü; kimin umrunda?” diye fısıldadım.
Dedi ki,
“Bir tek sandalye kaldı, kapı dışarı edildiği an sen de kapı önündesin demektir.”
O'na yaklaşmak, dokunuşların tutkusuyla yeni dünyalara uçmak… Pencereler açmak; insanın teninde hissetmesi o ılıklığı… Niye bunca uzak şimdi?
“Ölümsüz olmasa da, tek dize ümit etmelerdir, böylece düşünüyorum. Hem ilk hem de son durak olması ne gariptir ümit etmelerin… Ellerinden silip atamadığın o altın toz? O, yıllarca sakladığın güzelim desenli örtü… Hani beni de örttü günlerce; yoldaşlık eden o örtü…”

İçimde serin rüzgârlar mı esmeye başlamıştı, ne. İçimde özlü bir toprak keşfetmişti, evet apaçıktı bu. “O”na sarıldım, kokusunu duyuyordum kör olayım. Kavuşmak için ülkeler geçiyordum besbelli koşarak, kan ter içinde fakat nasıl da uçuyordum havada. Derken tuşlara dokunmaya başladım, taktığım o kâğıt üzerinde sözcükler akıyordu. O'nu okşuyor, bir dizenin penceresini arıyordum. “Ümit” ediyordum.

*Aynı adlı kitabından, yazarın izniyle…
~~~

Sayı: 38, Yayın tarihi: 03/06/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics