MaviMelek
"Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum." - Tezer Özlü

[Deneme]"Bir İntiharın İzinde: Tezer Özlü" | Melek Öztürk

Yaşamın Ucuna Yolculuk | Tezer Özlü

"EDEBİYATIN İÇİNDEKİ YAŞAM MI YOKSA
YAŞAMIN İÇİNDEKİ EDEBİYAT MI?"

Yaşamın Ucuna Yolculuk'a çıktığımızda, Tezer Özlü için roman veya öykü yazmaktan ziyade iç dünyaları anlatmak önemli hale geliyor. Metinlerinde içsel konuşmalar belirli bir bilinç akışıyla sürüyor; birinci tekil anlatıcı olguları, ilişkileri biçimlendirirken ikinci tekil şahıs Kafka'nın, Svevo'nun, Pavese'nin bir zamanlar yaşadığı şehirlerinde var oluşunu kavramaya çalışıyor.

Tezer Özlü'nün Almanca Bir İntiharın İzinde (Cesar Pavese Üzerine Çeşitlemeler) adıyla kaleme aldığı anlatısı, 1983 yılında Almanya'da yayımlanmamış eserlerin ödüllendirildiği Marburg Edebiyat Ödülü'nü almıştı. Daha sonra yazar, anlatısını Türkçeye çevirmiş ve eser Türkiye'de Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla 1984'te yayımlanmıştı.(1)

“Ölü duvarlar”ın gerisinde, cesaretini toplayıp toplumun akılla bağdaşmayan düzenini reddederek sınırların ötesine geçmeyi dener ve bir yolculuğa çıkar Tezer Özlü. Edebiyat dünyasının mezarlıklarına uzanan bir yolculuktur bu. Akıl, delilik, varoluş ve boşluğun iç içe, yoğun duygularla geçtiği bu yolculuk, 4 Temmuz - 20 Temmuz 1982 tarihleri arasında gerçekleşir. Berlin'den başlayan yolculuğun Viyana, Zagreb, Belgrad, Niş gibi ara durakları olsa da ana durakları Prag'da Kafka, Trieste'de Svevo ve Torino'da Pavese'nin hayatlarını geçirdikleri kentler ve köyledir.

Tezer ÖzlüAma asıl yolculuk sınırsız varoluşta başlıyor; yalnızlığın boyutlarını aşan bir başınalığı derinleştiren insan sevgisiyle. “O kentte kimse mutlu olmadı, ama kimse de mutsuz değildi. Çünkü kimse inanmaz mutluluğa. O kenttesin. Bana kış mevsiminin ve ölümlerin şarkılarını bırakıyorsun.” (s. 23) Çocukluk beklentilerinin, sevgilerin yitiverdiği, yüreklerin korkuyla kaplandığı bir darbenin ardından İstanbul'dan başlayan bir yolculuktur bu aynı zamanda. “O zamanlar, İstanbul'un dayanılmaz kargaşası içinde Svevo'yu okurken, Trieste bulvarlarında dolaşan roman kahramanlarına ne denli özenmiştin. Bombaların patladığı, her gün, her gece silah seslerinin duyulduğu, her an, ölümün insanları bulduğu İstanbul kentinde dayanılmaz yaşamdan kaçılacak tek köşe gene kitaplardı.” (s. 67)

Tezer Özlü için mekânları anlatmak, tipler çizmek bir süre sonra anlamını yitiriyor. Çünkü artık görünenin ardında görünmeyeni, sıradan görüntüleri çözümlemeye başlıyor. Arayışları içinde yaşamı ve gitmeyi varoluşu kavramak olarak algılıyor. “Oysa bugünkü yalnızlığım içinde ne denli güçlü ve mutluyum.” dese de yolculuğunun başında acıları mutluluk olarak nitelendirmeye karar verdiğini belirtmek de yerinde olur. “Yaşamımın en mutlu anlarında da aynı güçle acıyı duymadım mı. Ve acıların ötesinde bir beklenti vardı: Kendi dünyamın beklentisi. Kendi odamda içebileceğim sabah çayının beklentisi. Sinir hastanelerinin kantinlerinde, teneke çayı, kendi odamda içmek istiyordum. Kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme.” (s. 9)

Franz Kafka“Hiçbir yerde değilim. Hiçbir yerde olmayacağım”

“Dünyanın en derin acısını” öykülerine, mektuplarına yansıttığını düşündüğü Kafka'nın Prag'daki mezarı başında çocukluğunu, ailesiyle olan iletişimsizliğini hatırlar Tezer Özlü. Çünkü Kafka da yaşamı boyunca babasının baskısı, dönemin siyasi ortamı nedeniyle huzursuz, içedönük ve yaşadığı topluma yabancıdır.

Tüm ince duyguları, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini, bir tutukevinde gibi, ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı.(2) Pavese'nin bu cümlesini “Hep öyle değil mi.” diye sorarak açıklıyor Tezer Özlü, “Sevgilerimizi, duyguların yükseliş ve alçalış dalgalanmalarını, kendi kendimize algıladığımız biçimde bir başka insana akıtmak istediğimizde tümüyle içimize hapsetmiyor muyuz. Kim karşılıyor sevgileri. Bir ilişkinin başlangıcı, sürekliliği aynı zamanda en derin sınırlandırılması değil mi. Belki ancak ayrılık bir açıklık, bir derinlik kazanmıyor mu. Duygularımın karşıtını savunamam. Bir uzaklık kazanmam, yeniden kendi düşüncelerimin dünyasını bulmam gerek. Tek bir kişide yoğunlaşan duygulardan her zaman kaçındım. Sonsuz sevmek isteğimi her zaman tüm insanlara, her insana dağıtma çabası gösterdim. Zaman zaman da herkesten nefret ettim. Kendi dışımda.” (s. 43)

Yüreği kocaman ender insanlar vardır yeryüzünde, sevgilerini, sonsuz sevme isteklerini bir kişide değil tüm insanlığa paylaştırmak isterler. Tezer Özlü de onlardan biriydi. Herkesi kucaklayan bu sevgi sınır koymuyor, bazen uzaklaşmayı tercih etse de düşüncelerin dünyasından, yeniden keşfetme ve derinleştirme isteği kendisi için belirlediği gerekliliklerden sapmıyor.
“İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük. Yaşam acısı.” (s. 22)

Yaşam ve ölüm arasındaki sessizlikte var olmanın gerekliliğiyle geçmişteki görüntüler ve ölmekte olan biçimleniyor Özlü'nün kaleminde, “Radyolar arananların adlarını sayıyor. Sık sık sonsuza atılışın dayanılmazlığını duyuyorsun. Delilik ve bağımsızlık arasındaki uzun, güç yolu düşünüyorsun. Ne denli güçlü olmak gerektiğini. Zamanı ve çekilen acıları.” (s. 32)

Kendine olan bağımlılığından taşan bağımsızlığıyla kitap boyunca Tezer Özlü, okurunu kendine hayran bırakıyor; alışılagelmiş ilişkilere, toplumun değer yargılarına, yabancılaşmaya karşı hep “gitmek”, doyumsuz bulutların sonsuzluğuna. “Hiçbir yerde değilim. Hiçbir yerde olmayacağım. Hiçbir şeyi benimsemeyeceğim.” (s. 58) sözleriyle de dayatılan tüm kalıpları reddeder. Zafer anıtlarının yükselişi gibi yenilgilerin de insan ölülerinin üzerinden geçtiği şehirlerde “nerelisin”, diye soranlara “hiçbir yerli”dir yanıtı.

“Yitmeyen, eksilmeyen, giderek güçlenen, bizi aşan karamsarlık”

Italo SvevoItalo Svevo'nun şehri Trieste'ye, giderek artan, dayanılmaz bir diş ağrısı ve öldüren yorgunluğuyla uzun bir tren yolculuğundan sonra varıyor. Tren raylarını seviyor. Çünkü trenler Tezer Özlü için bir başınalığın, gidebilmenin, bağımsızlığın sembolüdür. Çocukluğun Soğuk Geceleri'nde de bu düşüncesini dile getirir. Duygusuzlukların kısacık anlarda mutluluğa dönüştüğü tanışma ve sohbetlerin yeridir istasyonlar. Yolculuklarda hiç kimsenin diğerinden bir beklentisi yoktur, çünkü yollar sonsuzluğa açılan yaşamın sürekliliğine götürür. Olguları irdeler yol boyunca. Gereklilik kipleriyle vardığı sonuçlar bizim için aforizma niteliğinde dersek abartmış olmayız. “Hayır, bunlar yalan ilişkiler. Çevrenin yozluğu içinde yalanlaşan ilişkiler. Kendimizle nasıl hesaplaşabiliyorsak, birbirimizle de öyle hesaplaşmamız, açık olmamız gerek.” (s. 51)

“Hiçbir zaman sakin olamamak belki de benim yazgım.” (s. 73) Bu cümle İstanbul'dan beri yanında taşıdığı defterinde notları arasındadır yazarın. Svevo'nun bu cümlesi hayatını geçirdiği bir Akdeniz şehri olan Trieste'ye geldiğinde tekrarlanır. Bu ziyaret sırasında İtalya futbolda dünya şampiyonu olur, tüm ülkenin bağırışı, çığlığı kulaklarında patlar Tezer Özlü'nün. Aynı dönem İsrail'in Filistin'e karşı açtığı savaş konuşulmaz bile. Çünkü, “Açlık, savaş, geri kalmışlık ve inanılmaz felaketlerle ilgili haberleri kitleler, masal dinler gibi dinlemektedir.” (s. 12) Bugün olduğu gibi.

İtalya'nın Trieste kentinde doğup büyüyen Svevo, eserlerindeki konuları ve sorunlarıyla İtalyan yazınını Avrupa boyutuna ulaştıran yazarlardan biri olarak kabul edilmektedir.(3) Romanlarının edebiyat çevrelerinde ses getirmesi, kardeşinin genç yaşta ölümü ve mutsuz evliliği sonucu kendisini, bir romanında da verdiği adla “Senilita” (kendini yaşlı duyan genç adam) gibi hissetmeye başlayan Svevo, genç yaşta hastalık ve ölüm düşüncesine saplanmıştır.(4) Dünya edebiyatında evliliği en güzel anlatan Svevo'nun 84 yaşındaki kızı Letizia ile tanışır, sohbet eder Özlü. Tezer Özlü'nün, belirgin iki ortak yönü vardır Svevo'yla, ilki ikisinin de sınırsızlığını sigara ile dengelemeye çalışması, ikincisi karamsarlık. Yılların kendisinden fiziksel olarak hiçbir şey kaybettirmediği, gördüğü en güzel yaşlı kadındır Letizia; babasının hayatını tüm içtenliğiyle anlatır ona. Babasıyla yaşam güzeldir ancak kötümserliği daima içinde taşıdığını söyler. İç sesiyle, parantez içinde yazar yanıtını verir, “(Beni de bilinçlendiğim yıllardan beri izleyen karamsarlık. Mutlulukların tümü, geliştirdiğim karamsarlık. Yürüyebilmek için, ileri gidebilmek için, nefret edebilmek, öfke duyabilmek, ağaçlara bakabilmek, gökyüzünü sevebilmek için. Bizi yaşam ve ölüm, sevgi ve yitiklik, çocukluk ve yaşlılık arasında hareket ettiren karamsarlık. Yitmeyen, eksilmeyen, giderek güçlenen, bizi aşan karamsarlık.)” (s. 85)

Kolayına kaçmadan, insanın kendi gerçeğinde var olup içgüdüleriyle yeteneklerini ortaya koyması kurallar dahilinde mümkün değildir. Başarılı bir birey olmak, ev sahibi olmak, sayılmak, medeni durum, düzenli iş ve sistemin onayladığı ne varsa hepsine haykırıyor Tezer Özlü, “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.” (s. 58)

Cesare Pavese“Yeryüzünün intiharları sonsuzdur”

Hayat coşkuyla yaşanmalı, sınırlar olmadan, varoluşumuz sonsuzluğa varmayı hak etmeli. “Biçimlendirilecek, değiştirilecek, sınırsızlaştırılacak bir HER ŞEY.” gibi karşı çıkmanın sonunda ulaşılan bireysel bağımsızlıkla hiçliğin sınırlarından bırakılmışlığın, umutsuzluğun karanlığından biraz olsun çıkabilmek, geceyi gündüze dönüştürebilmek düşüncesi vardır Tezer Özlü'nün Pavese'den yaptığı alıntılarında, "Kader diye bir şey yoktur, yalnız sınırlar vardır. En kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. Karşı çıkmak gerekir." (s. 52)

Dünya değişiyorsa insan ilişkileri de değişmeli, varoluşuyla insan kendini kavrayabilmeli. Aksi durumda “Tek günah, insanın kendi yaptığını kavrayamamasıdır.” (s. 60) Gitmekten hiçbir zaman vazgeçmiyor, insan ilişkilerini değiştirme umuduyla, bayrakları sevmediği gibi şiddetten ve doğaya zarar verebilecek her şeyden uzak olmak onun için başlı başına bir mutluluk kaynağı.

Gittiği şehirlerde, kaldığı otellerde korkuyla ve utançla bölünüyor bazı geceler uykuları, insan olmaktan utanıyor. Pavese'den alıntılanan sözlerde bu utancın nedenini daha net anlayabiliyoruz, “İnsan, gerçeği kavradığı için utanıyor – işte gerçek önümüzde: Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır. Her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar.” (s. 77)

Peki neden bu yolculuğu yapıyor, gördüklerini sözcüklerine yansıtıyor? diye sorarsak, yanıtı şu sözleri herhalde. “Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş ölülerden.” (s 80)

Pavese'nin doğup büyüdüğü Torino'nun S. Stefano Belbo köyünde, “Olmam gereken yerdeyim.” diyen Tezer Özlü'nün yalnızlığındayız. İntiharı özleyen karakterleriyle Pavese yaşamı boyunca uzun uzun düşünüp kendi intiharını hazırlar. Kolay değil, “tüm mısır tarlalarının ve tüm boş gökyüzlerinin uzağında” olmak, hazırlanmak da gerek. Torino'da Otel Roma'nın tabutu andıran asansörüyle çıkılan 305 numaralı odasında uyku haplarıyla yaşama veda eder Pavese, henüz 42 yaşındayken. “Ölüm gelecek ve gözlerini alacak, o ölüm ki bizleri sabahtan akşama dek izleyen, sağır, eski bir acı ya da anlamsız bir angarya olarak.” (s 37)

Herkesi bağlıyorum ve herkesten özür diliyorum. Sözcükler yok. Yalnız bir davranış. Bundan böyle yazmayacağım.” (s. 115) Yazar burada geçirdiği sürede Pavese'nin intiharını derinden hisseder ve ölüm yakınındaymış gibi yolculuğu boyunca karşılaştığı insan yüzlerini, yolları, edindiği yeni duyguları hızla aklından geçirir. Pavese, başkalarını öldürmeyi asla kabul etmez ve yaşadığı dönemde ülkesindeki iç savaşta eline silah almadığı için dönemin İtalyan ilericileri tarafından dışlanır, sevdiği tüm kadınlar onu terk eder. Yaşamı boyunca hep yalnızdır.

Edebiyatın içindeki yaşam mı yoksa yaşamın içindeki edebiyat mı? Pavese'nin köyüne gelene dek yaşamın yazıdan daha güçlü olduğunu düşünür Tezer Özlü. Yine de edebiyatın içinde yaşamaktan kendini alamaz ve bu ikilemin çelişkisi altında yıllarca sürer bunalımı. Ay ve Şenlik Ateşleri'nin kahramanı ve gerçek hayatta da Pavese'nin dostu olan Nuto'yla tanıştığında kararını verir. “Edebiyatı oluşturan insanların Nuto ve benzerlerinin olduğunu ve edebiyatı gene onların yaşattıklarını kavrıyorum.” der. (s. 121).

Geçmişini ve başlangıcını yaşadığı anda hisseder Tezer Özlü ve içinde taşıdığı sonsuzlukta ölümün de ötesini görmeye başlar, “Yeryüzünün intiharları sonsuzdur. Biri, bir yerde intihar ettiğinde, bir başkası intihar etmeye hazırlanıyordur. Biri ölmeye başladığında, bir başka yerde yaşama başlıyordur diğeri.” (s. 108)

Notlar:
(1) Hiclâl Demir, “Yaşamın ve Yazının Ucuna Yolculuk”, Hürriyet Gösteri, Aralık 2000, sayı: 224
(2) Metinde yer alan tüm italikler Cesare Pavese'den alıntılardır. Yaşamın Ucuna Yolculuk, y.n.
(3) Gül Işık “Sunu”, Zeno'nun Bilinci, Italo Svevo, Türkçesi: Gül Işık, İstanbul, Ada Yayınları, 1986
(4) Hiclâl Demir, “Yaşamın ve Yazının Ucuna Yolculuk”, Hürriyet Gösteri, Aralık 2000, sayı: 224

~~~
Sayı: 42, Yayın tarihi: 24/11/2009

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics