MaviMelek Edebiyat
"… ve ortasından geçerek acının / olgunlaşmak hayatın taa ötesinde, / taa ötesinde zamanın!" Rainer Maria Rilke

[Gökçeyazın]"Taşra ve Yarasalar Güneşe Uçar" | Mehmet Şarman

Yarasalar Güneşe Uçar | Veysel Tırpan

"GEÇ ve EKSİK KALMANIN HALLERİ"

Uzak, kapalı, geç kalma, amatör ruh, azim, yoğun duygusallık hatta ürkek gibi kavramların üzerinden tüm samimiyetiyle kendini var etmiş taşrayı, tozlu sayfaların, dergi kapakların arasına sinmiş ince bir hüzün tabakası olarak görmenin romantizminden kurtarıp bir çok yönden incelemek gerekir. Üstelik bu minval üzerine Nurdan Gürbilek'in kaydettiği gibi "Taşra sözcüğüne yalnızca mekâna ilişkin bir anlam yüklemeden , yalnızca köyü ya da kasabayı kast etmeden; onları da, ama onların ötesinde, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma, bir evde kalma deneyimini, böyle hayatları ifade etmek için(1)..." de kullanılabileceğini söylerken bu kavramın yaşam sahasını iyice genişletiyor .

Doğrusu bugün taşranın merkezle sınırsız iletişim imkânı ile çok yakınlaşıp ve aradaki mesafeyi iyice kapattığı ortada. Bu yazıda taşrayı ya da edebiyatını incelemek gibi bir amacım yok. Sözü Veysel Tırpan'ın ilk şiir kitabına ve bunun yukarıda saydığımız kavramlarla olan göbek bağına getirmek istiyorum.

Yalnızlığım benimdir, ben yalnızlığın(2)

Daha önce Öküz, İnsancıl, Hayvan, E, Nûbihar gibi çeşitli dergilerde şiirleri ve yazıları yayımlanan Veysel Tırpan'ın bu ilk şiir kitabı Kül Sanat yayınları arasında çıktı.

Kitabı okuduğumuzda şiirlerin bütününde "mecburi bir yalnızlığın" yansıması olan kendine dönük bir şairle karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz. Bulunduğu coğrafyanın bireyde açtığı olumsuz bir içine kapanmanın izleri görülse de kitapta, yalnızlığının paylaşımına açık şiirler de mevcut. Tırpan'ın Şiiri uzak ve kapalı bir coğrafyanın üstüne bir de içine, eve kapanmış olmanın yalnızlığından doğan yoğun bir duygusallıkgeç ve eksik kalmanın halleri üzerinde bir seyir izliyor. Dil ve konu açısından bir yenilik ve ayrıksallık yoksa da, hüzünlü bir yalnızlığın üzerinden şairin yüreğine yakın olma imkânını verecek kadar davetkâr şiirler de yok değil. 

Hız ve Pratikliğe Karşı Şiir

Günümüz insanı bir yandan "lüks" bir hayatın kuyruğuna asılma gayreti içindeyken öte yandan yaşamındaki estetiği, yumuşaklık ve dinginlikteki yoğun huzuru da kovup pratik olana saplanmıştır. Pratiklikten kastımız hız ve tüketimdir. Hız ve tüketim kargaşasında "gündelik insanın" ayaküstü aperatif yaşamında, yok olan -Gülten Akın'ın "Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" diye serzenişte bulunduğu durum. Aslında hantal ve kof yaşam stiline karşılık, şiirin her zaman bir arınma, dinlenme, soluklanma nihayetinde bakmaktan çok "ince şeyleri" görebilmenin sığınağı olduğunu söyleyebiliriz.

"Küçük bir pencereden görüyorum, rüzgârın kavakları üşüttüğünü" gibi dingin ve sakin mısralar "hızı" içinde eritip okuyucuya soluk aldıracak yumuşaklıkta bir bakış açısının ürünüdür. "Bir limon çiçeğiydi sesin, sözlerin gelincik" dizelerinin anlamından öte kitaba bir bütün olarak baktığımızda şairin eve kapatılmış yalnızlığını eşya ile yakın münasebetine tanık olurken şiirde ve edebiyatta klişeleşmenin, deformasyona uğramanın izlerine de rastlıyoruz. (Sonra gidişin, yüreğim sonbaharını yaşadı… eylülvâri bir temmuz sabahı…) Belki de taşranın, bazen kendini ikinci elden dizelerle artık klişeleşmiş, aşınmış, imgelere yeniymiş gibi sarılması ister istemez şiiri zedeliyor. Sonbahar, eylül, hazan, karanlık gibi kavramların dilde yeni ve daha kompleks imgelerin okuyucusu nezdinde herhangi bir etkileyiciliği ve çekiciliği olacağını sanmıyorum. Bir ilk kitaptan beklenilecek acemilikler yok değil. Gerek içerik gerekse biçim açısından birbirine benzeyen iki şiire rastlayabiliyoruz örneğin. (Sen Konuşurken ve Sen Türküler söylerken şiirleri).

Serkan Işın'ın "Biz Bu Putlardan Sıkıldık, Yeni Putlar İstiyoruz"(3) adlı makalesinde dediklerini hatırlamakta fayda var. "Aşık, müzdarip, müstağrip, kırık dökük… sebepsiz yere yaygaracı, sebepsiz yere kuralcı, sebepsiz yere romantik, lirik takılan, şiir…"

Doğrusu Yarasalar Güneşe Uçar şairinin asla kaçamayacağı bir şey lirizm dahası trajedi. Ama bir noktadan sonra trajedi ve lirizm sadece kendine dönük kalıp bir de bu "sebebi" sürekli ön planda tutup, neticede dar bir çerçevede çakılıp kaldığında da yaratıcılık ve şiir zedeleniyor. Geriye bir sığınak ve silkinmeden çok kof bir bunalımın, gözü yaşlı, çocuksu mazoşist hezeyanlarının dolup taştığı mısralar kalıyor. Tırpan işte bu handikabı dingin ve olgunca bir kabullenmişlikle aşıyor ve özelikle edebiyat dergilerinde yayımlanan birçok şiirin çakılıp kaldığı hatadan sıyrılıyor. 

Eksik ve kusurlarına rağmen okumaktan haz alabileceğimiz bazen sıcak bir çay, bazen koyu bir dost sohbeti, bazen de kırılgan yalnız bir gecenin tadında kucağına, sığınabileceğimiz dingin şiirler.  

Kitaptan,

"Keşif(insan yüzleri)
Hüzün gölünde yüzen kuğulardınız
Masum bir rüzgâr akardı damarlarınızdan
Gülümsemek olağandı her gördüğümde sizleri
Beyaz kanatlarınızla kucaklardınız göğü
Gözlerinizde yıldızlar, uçan bir kayık
…"  

(1) Taşra Sıkıntısı, Nurdan Gürbilek, Defter, sayı: 22
(2) "Gizli Geçit" adlı şiirden, s. 71
(3) "Biz Bu Putlardan Sıkıldık, Yeni Putlar İstiyoruz", Serkan Işın, www.poetikhars.com/

Yarasalar Güneşe Uçar
Veysel Tırpan
Kül Sanat Yayıncılık, 2008, 80 s.

Sayı: 33, Yayın tarihi: 18/12/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics