MaviMelek
"ANILAR, İNSANLARI SEVER / ONLARI SAYARLAR / ÇOCUKLAR DA ANILARDAN KORKMAZLAR / ÇOCUK ANILARI BUNLAR" - "Yanık Saraylar" / Sevim Burak

[Deneme]"Sevim Burak Öykülerinde Gerçekliğin Pencereleri" | Melek Öztürk

Yanık Saraylar | Sevim Burak

"BEN BİR ÇOCUKTUM – İÇİNİZE DÜŞTÜM – SİZİNLE ÇEVRİLİYİM"

Aslında san'at yapmak büyücülük gibi bir şeydir. Seni her şeyden kurtarır mutlu kılar, ufacık bir şiir yazsan bütün dünyanın anlamı odur. Yalnız değilsindir.(1)
Sevim Burak

1950 kuşağının önemli öykü yazarlarından olan Sevim Burak, sanatı yaşamın yerine konulacak bir anlam ve düş(2) olarak görmüş, edebiyatın farklı türlerinde eserler vererek anlaşılmamayı göze almış, gerek içerik gerekse de biçemiyle kendine özgü üslubunu, gerçeğini oluşturmuş bir yazardır. Bu bağlamda da kaybetmeyi göze alarak kazanmaya çalışmıştır denilebilir.
Yazarlık, benim, yaşamımın içinde, durmadan büyüttüğüm, yücelttiğim bir durumdur. Benim için düşçül bir şeydir edebiyat sade, düş'tür…(3)

Değişim içinde olan gerçeklik
Sevim Burak, sırrı içinde saklı sözlerini fısıldar gibi söyler. Odalarda, duvarlar arasında, pencerelerde, perdelere iğnelediği kâğıtlarda, soyut dünyanın kapılarını sezgileriyle aralar ve gizlerle örülü yeni bir gerçeklik düzlemine taşır okuru.
Keşfedilmiş bilimsel dünya gerçeklerine, yaşamın hızına, gelişimine katlanamayan, ayak uyduramayan kötümser ruh halinin tedirginliği yansır öykülerine. 1965 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı Yanık Saraylar, eleştirilere de maruz kalan bu kötümser ruh haliyle birlikte, bir bakıma yazarın hayata bakış açısını görmemizi de sağlar.

Beni Deliler Anlar | Sevim BurakTabii bu durumun köklerini yine gerçekçi dünya görüşünde aramak gerekir. Burak, bu ruh halini öykülerindeki duygunluğun karşılığı olarak değerlendirirken, “Hikâyelerimdeki düşünceler, gerçekçi dünya görüşüne aykırı da olsa, gerçekçi dünya görüşünden çıkmıştır… Hikâyelerim, yalancıklı, bilgi'ye karşı yazılmış bile olsalar, bilgi'yi doğrularlar...(4) demektedir.

Sevim Burak öykülerini oluştururken eğitici olma kaygısı taşımaz. Eleştirilere maruz kaldığı kötümser ruh halini açıklarken bu konuya da değinir, “Hikâyelerimdeki kötümserlik, yazmaya zorunlu olduğum şeyin kendisidir. Amacım eğiticilik değildir. Kötümserlikle yazabildiğim gibi, iyimserlikle de yazabilirim: Amacım duygunluktur.(5)

Bu duygunluğun sonucunda Burak'ın öykülerinde çözülmeyi bekleyen ve okuru kendi çıplaklığıyla yüzleştiren yalın bir gerçeklikten söz etmek doğru olacaktır, ancak bu gerçeklik tek bir anlam çevresinde kurulan dünyalar olarak algılanamaz. Sürekli değişim içinde olan gerçeklik hem yazılma hem de okunma aşamalarında yazarın kendisiyle birlikte her an değişir, kaybolur, hiçleşir.

Kişilerin sevilmemişlikleri, ölüm arzusunu tetikleyen bir unsurdur. Yalnızlık ve özlem de işin içine girince artık kişi için son, kaçınılmaz olur. Yazarın olgunluk döneminin ilk öyküsü olan “Sedef Kakmalı Ev”de Nurperi Hanım'ın, kendisini dört duvar arasına yıllarca hapseden kocası Ziya Bey'i hiç sevmemiş olması, onu ölüme götürür. “Pencere”de sürekli bir yalnızlık ve beklenti içinde olan kadının ölümü kurgulaması bunalımdan öte bir bilinçlilik hali olduğu düşünülebilir.

Aşkın Şizofrenik Hâli Sevim Burak | Bedia KoçakoğluÖykülerinde yenik olduğunu kabullenen kadın, yazarın kendisidir, ancak gündelik gerçekliğinde bu yenikliğini anlatmaz ve nedenini şöyle açıklar, “Yenikliğim – tersine – o kadının, o sahici olmayan kadının – o imge'nin yerine geçmek istememden geliyor.(6) İmgenin yerine geçmek istemesi yazarın henüz çocukluk döneminde yazdığı ilk öyküsünde dahi görülebilir, “12 yaşımda bıyıkları yeni terlemiş bir erkek oluyor, sevdiğim kıza ki (o kız da bendim) şöyle diyorum: ‘Bu güler yüzlü ve neş'eli delikanlıya iyi bakın, o'nu ilerde bulamayacaksınız, o bilhassa kendini hiç belli etmiyor.' Benim edebiyatım bu sözlerle başlar. Başkasının benliğine girmek, görünümleri ters yüz etmek, gerçekleri değiştirmek, değiştirmekle de kalmayıp gerçeğin yerine geçmek…(7) Bu nedenle de Yanık Saraylar 'da yer alan öyküleri bir ilk kitap olarak değerlendirip yazarın ilk dönem öykülerini içerir diyemeyiz. Aksine bu öyküler Sevim Burak'ın ustalık dönemi içinde değerlendirilmelidir.

Sonsuz boyutlarda ilerleyen gerçek
İlk yayımlanan öyküsü “Hırsız” 1950 yılında Ulus gazetesinde yer alır. Ardından “İntihar”, “Köşe Kapmaca”, “Nişanlı Kız”, “Büyük Günah”, “Gecekondunun Zaferi”, “Beşten Sonra” öyküleri gelir, ki bunlar yazarın erken dönem öyküleri arasında değerlendirilir ve hiçbir zaman kitap haline gelmezler, çünkü Burak'ın arayışları sürmekte ve kendisine bir üslup bulmaya çalışmaktadır. Nihayet, 1961 yılında Türk Dili dergisinin 120. sayısında yayımlanan “Sedef Kakmalı Ev” öyküsü gelir, ki bu öykü Sevim Burak tarzı öykülerin ilk meyvesidir.(8) İnsanın öz'ünü bütünleyen kimi zaman da parçalara ayrılan kelimeler ve hatta harflerin, simgeler ve alegorilerle yer değiştirmesi yazarın biçimde kendi üslubunu oluşturmasını sağlar. Yazar söz dizimini bozarak, satırların yerlerini değiştirerek, bu satırları sağa-sola, aşağı-yukarı ya da sayfanın ortasına serpiştirerek, hem görselliği arttırır, hem de çoğul bir okuma şekli oluşturur. Buradan da anlaşılacağı üzere biçim, Sevim Burak için oldukça önemlidir ve gerçeğin, yazarın penceresinden değişerek sonsuz boyutlarda ilerlediği, yeniden biçimlendiği sonucu çıkarılabilir. “Bu gerçek topuğuma saldıracak kadar bana yabancıydı- İşte hikâyelerdeki dil bu yeni gerçeğe göre yeniden uydurulmuştur. Yani, hikâyeler gerçeğe benzeyen kelimelerle yazılmıştır ama tam gerçek değil. Yani birinci gerçeğe göre değil, ikinci gerçeğe göre yazılmıştır.(9) Belki bu ikinci gerçek, “Ah Ya Rab Yehova” öyküsünün başkişisi Bilal Bey'in topuğuna saplanan ve onu ölüme götüren iğne gibi Sevim Burak için de dilin ve düşüncenin mızraklarına yakalanmakla eş anlamlıydı.

Sevim Burak - Elfe Uluç - Ömer UluçÖykülerdeki ses kırılmaları, satır kaymaları, sürekli kırılan, dökülen kelimeler, noktasız cümleler, tekrar edilen ifadeler, bir anda büyüyüp küçülen harfler yazarın zengin dünyasının bileşenleridir. Sonsuza kadar uzayıp gidecekmiş gibi görünen bu özelliklerin tümü, kimi zaman soyut kimi zaman da sürrealist bir resim olarak karşımıza çıkar. Bu resmi incelediğimizde ise çeşitli simgeleri gösteren bulgularla karşılaşırız. “Sedef Kakmalı Ev”de karşımıza çıkan bulgu huzursuzluk, yadsıma ve aymazlık olarak kendini gösterir. Diğer öykülerindeki bulguları Burak şöyle açıklar: “Giderek bu bulgu –Yanık Saraylar ve Büyük Kuş hikâyelerinde: Ussal irkilmeye Ah Ya'Rab Yehova'da-Terör'e- İki Şarkı (Ölüm Saati) hikâyesindeyse dağılma ve parçalanmaya dönüştüler. … Kırılmış, dağılmış öz'lerle uğraşıyorum. Bu yüzden, soyut resme büyük bir tutkum var. Hikâyelerimde, soyut resimle ortak yan olduğunu bana kanıtlayan –hattâ bu yolda bana ışık tutan, görmeme yardım eden- Ömer Uluç'un soyut resimleridir.(10)

“Edebiyatımızda bir primadonna”
Oğlu A. Karaca Borar'ın sözleri de Burak'ın çalışma tarzı hakkında bize fikir verir niteliktedir: “Sevim Burak'ın edebiyatını ortaya çıkarışı da farklıydı. Müsveddelerle çalışmazdı. Kelimeleri, cümleleri kesip sonsuza dek metrelerce uzayabilir hale getirirdi ve bunları iğnelerle perdelere asardı. Perdeler bitince duvarlara sıra gelirdi, duvarlar bitince de yerlere. Sonra onları iğnelerden çıkarıp sonsuza dek birleştirerek anlamlar kazandırmaya çalışırdı. Bazen o kadar hızlı düşünürdü ki yazısı düşüncelerine yetişemezdi.”(11)

Bu yazın görselliğinin içinde Sevim Burak'ın karakterleri, dört duvar arasına açtığı pencerelerden yaşam gibi kendiliğinden var olur. Bu sayede edebiyatımıza yeni bakış açıları kazandırarak idol haline gelen Sevim Burak aynı zamanda 1960 sonrasında oluşan edebiyatın altyapısını oluşturma adına önemli eserler ortaya koyarak Selim İleri'nin tabiriyle, “edebiyatımızda bir primadonna” olmayı başarır. Ne yazık ki Sevim Burak hayatını sanata adamış olsa da anlaşılamadığı için sanat çevrelerince dışlanmış ve bu da kendisini fazlasıyla üzmüştür.

Karaca Borar - Sevim Burak - Elfe UluçOğlu A. Karaca Borar'a yazdığı bir mektupta, hem bu üzüntüsünü hem de edebiyatı algılayış biçimiyle ilgili önemli ipuçları verir, “Buradakiler homurdanıyorlar “ne biçim edebiyat?” diye ama işte, ben onlara kabul ettirinceye kadar çalışacağım- Toplumsal öykülere, başı sonu ortası olan ezber gibi okunacak ya da ille de Türkiye'nin bir gerçeğini ortaya çıkartacak–idealist-öyküler geçerli-Ben böylesini yazamam… Onun için lütfen ve lütfen anla ki, çok zor bir ortamla karşı karşıyayım.(12)

Gerçeküstücülüğün sınırları
Sevim Burak'ın birçok öyküsünde temel olarak ele aldığı düşünce ölümdür. “Sedef Kakmalı Ev”de Nurperi Hanım'ın, kendisini dört duvar arasına yıllarca hapseden kocası Ziya Bey'i hiç sevmemiş olması, onu ölüme götürür. Ancak buradaki ölüm tamamıyla gerçekliğinden sıyrılarak bambaşka bir hal alır. Öykünün başında düşmemek için pencerenin pervazına tutunmaya çalışan Nurperi Hanım, sütçü kadının el işaretini “aşağı atla” olarak algılar, bu da bize kadının intihara meyilli olduğunu gösterir. Ziya Bey'in göz çukurlarına ölümlü iki karanlığın oturması, onun ölüme yaklaştığını ifade eder. Öykü sona yaklaşırken pencereler çatırdar, evin odaları merdiven altları birbirinden ayrılır. Nurperi Hanım pencereden biraz daha kayar. Çünkü artık kafası kuma gömülü bir devekuşu görünümünü almıştır ve mutfakla bütünleşir. Eşyalar, karıncalar, şişe kapakları kadının eteğinin altına kaçar, 40 yılını geçirdiği hayatı boyunca kaderinin tanığı mutfakla bir olur. Anlatıcı bu bütünleşmeyi daha da derinleştirir ve Nurperi Hanım'ı tencerenin siyah dibine yapıştırarak hiçleştirir. Bir bakıma Sevim Burak bu öyküsüyle, egemen erkeğe karşı kafasını kumdan çıkaramayan kadının acizliğini ve esaretini göstererek hemcinslerini eleştirdiği söylenebilir.

Ölüme açılan gerçekliğin “Pencere”si kanatlarını ikinci öyküde, yalnızlık ve beklenti içinde olan kadının ikilemine açar. Bir kadın penceresinden, karşıki apartmanın “yüksek teraslarında, kaygan adımlarla” (s. 17) dolaşan başka bir kadını gözetlemekte ve intihar etmesini beklemektedir. İki kadın ve ikisi de hem gören, hem görülen, hem özne, hem nesnedir. İkisi de birbirini izler ve aşağıya atlamak için, sanki bir kapıdan yan yana geçmeye çalışan iki kişi gibi birbirlerine müsaade ederler. Penceredeki kadın ölmek için terastaki kadının kendisinden bir işaret beklediğini, ölümünü kendisinin yönetimine bıraktığını düşünerek teselli olur. “Önlemek / Kurtarmak / İstemiyorum…” sözleri anlatıcının bu intiharı onayladığını gösterir. Özellikle, “Kendisini terastan ya da pencereden aşağıya atmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Tam tersine, bu bana gerçek bir davranış gibi geliyor.” (s. 18) cümleleri anlatıcının bunu istediğini netleştirir. Bir bakıma terastaki kadın, anlatıcı kadının bilinçaltında yüzleşmeye çalıştığı kendisidir. Perdenin ortasına açtığı küçücük delikten anlatıcı kadının gözetlediği terastaki kadın bilinçaltında yüzleşmeye çalıştığı kendisidir. İpte oynatılan bir kukla gibi, anlaşılmaz şeyler söyleyen terastaki kadın sargılı bacağının üzerinde bir yandan hoplar, diğer yandan da tos vuracakmış gibi koşar, alay eder anlatıcısıyla. O da ayaklarının bastığı duvarın çökmesini diler, ancak duvar büyük bir güç gösterir kadının ayaklarını tutmak için. Geri dönülemez ölüm perdeleri aralanırken duvar imgesiyle gerçeküstücülüğün sınırlarında gezinmeye başlarız.

Sevim BurakSevim Burak'ın beslendiği kaynaklar arasında hocası, tanrısı olarak tanımladığı Kafka şöyle der, “Her insan kendi içinde bir oda taşır.”(13) “Pencere”deki anlatıcı için de oda karanlık bir kutu gibidir ve ölüme rağmen pes etmeyecek hiçlik düşüncesi, beklenilenin aksine terastaki kadının değil anlatıcı kadının gürültüyle düşüp parçalanmasına neden olur.

Geçmiş ve gelecek arasında bir iç hesaplaşmanın içinde buluruz kendimizi “Ölüm Saati”nde. Sayıklamalarla geçen bir anın içinde yaşlılığı ve çocukluğu arasında genç Sevim ölüme adım adım yaklaşan yaşlı Sevim'e seslenir, “Sevim – Sevim – Sevim ” (s.88) Oysaki seslendiği kadın, “Bu odalarda pencerelerden aşağı sarkmanın – Ayrılmanın – Unutmanın – Bilmiyorum demenin” (s.89) kırgınlığıyla itiraz eder, “Ben bir çocuktum – İçinize düştüm – Sizinle çevriliyim – Siz mi beni kurtaracaksınız” (s.88) der.

Kitabın bu son öyküsü tüm öykülerin toplamı gibidir ve artık imgelem bir adım daha öteye gider. Yazar tümceleri parçalar, sözcüklere indirger ve özlerine kavuşturur. Bu sayede Sevim Burak'ın kendi kendine, kendisine rağmen, kendi özünden oluşturduğu öyküler, yaşamdaki gerçeğinden uzak görünse de aslında her an var olduğunu bildiğimiz iyiliğe-kötülüğe ve aslında kendimize daha yakından bakabilmemizi sağlar.

Not: Yazı içinde sayfa numaralarıyla belirtilen alıntılar Sevim Burak'ın "Yanık Saraylar" adlı kitabındandır.

Dipnotlar:
(1) Sevim Burak, "Beni Deliler Anlar", Hazırlayan: Karaca Borar, Haykitap, 1. Baskı: İstanbul, Kasım 2009
(2) Mübeccel İzmirli, “Sevim Burak”, Yeni Ufuklar, S: 167, Nisan 1966
(3) Sevim Burak, “Yanık Saraylar-Demir Özlü'ye Cevap, Hikâye ya da İmge ya da Tansık”, Yeni Dergi, S: 19, Nisan 1966
(4) A.g.y.
(5) A.g.y.
(6) A.g.y.
(7) Asım Bezirci, “Yanık Saraylar Dolayısıyla Sevim Burak'a Bazı Sorular”, Soyut, S.2, 1965
(8) Bedia Koçakoğlu, Aşkın Şizofrenik Hâli Sevim Burak, Palet Yayınları, 1. Baskı: Konya, Nisan 2009
(9) “Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor”, Kitaplık, S: 71, Nisan 2006
(10) Mübeccel İzmirli, “Sevim Burak”, Yeni Ufuklar, S: 167, Nisan 1966
(11) “Annelik gibi bir tasası yoktu, o Sevim Burak'lık yapıyordu", Nilüfer Oktay'ın A. Karaca Borar'la yapmış olduğu röportajdan, Milliyet, 07.03.2004
(12) Sevim Burak, "Beni Deliler Anlar", Hazırlayan: Karaca Borar, Haykitap, 1. Baskı: İstanbul, Kasım 2009
(13) Franz Kafka, Mavi Oktav Defteri, Altıkırkbeş Yayınları, 2003

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 10/03/2010

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics