MaviMelek
"Güneş işini bilirdi. Günden güne yeşil, ince damarlı yaprakları önce limon gibi, sonra altın sarısı gibi sarartı sarartıverecekti." - Tarık Dursun K.

[Derleme]"Yabanın Adamları"* | Tarık Dursun K.

Yabanın Adamları | Bayram Armutcı

"HER KİMİN Kİ TASVİRİ YAPILIR;
O DOĞURGAN KARIDIR!"

I. Eskili Düşte

Şerfali'nin tarla, şu karşıdaki yüzsüz tepenin yamacındadır: Azcık çorak, azcık killi, verimsiz. Şerfali'nin babasından kalma. Ona da babasından kalmış. Babadan oğla, oğuldan... Şerfali'den kime kalacağı bilinmiyor. Çoluğu çocuğu yok ki kalsın!
Genç, gürbüz Huriye'nin niye şimdiye dek çocuk yapmadığı çözümlenmedi. Kocakarılar bildik bilmedik ilaçlar yaptılar, macunlar kardılar; yedirdiler yutturdular Huriye'ye ya, bir yararı dokunmadı. Çevredeki yatırlar denendi; Alyanak Hocaya götürüldü, baklasına baktırıldı. Umut, hep dağın ardında, hep dağın ardında. Olmuyor, olmuyor! “Hazreti Muhammet efendimiz, perşembeyi cumaya bağlayan gecede gusul edin, sonra da o temizlikte...” Cumaların sonunu aldıramadılar; yine olmadı.
Şerfali yalansız üzülürdü. Kahvede, odada yetişkinleri arasında oturup söyleşirlerken sıkım sıkım sıkılırdı. Al basardı. Söz, dönüp dolanıp ayıp konulara geldi mi, Şerfali, “Yarılsa da, şu yerin yedi kat dibine bir insem, kimsecikler görmese, ilişmese bana” diye ne edeceğini şaşırırdı hep. Altdudağı seğirip dururdu, gözlerini duvarlara dikerdi. O taş basması resme çokluk. Tasvirde bulutsuz, bomboş bir mavilik içinde bir gök, kâğıtta yüzerdi. Sonra çepeçevre dağlar. Her birinin başı ya dumanlı, ya ak karlı. Eteklerine doğru bir yeşillik vurmuş, tutuşkan! Dağların eteklerinde, ama çok uzaklarda nohut irisinde çadırlar kurulmuştu. Önlerde bir yerde kadana bir aygıra binmiş, saçları topuklarını öpen bir kız. Gerdanı titrek, üç beşibiryerdeli, gözleri kömürden, dişleri nar tanesinden... Aygırın yanı başında bir yağız delikanlı saz çalıyordu kıza. Tutuşu pek bir acemi tutuşuydu ya, olsun, kız ne bilecekti! Her şeyden belliydi; oğlanda gözü vardı. Olmasa, öyle aygırdan sarkar da ağzının içine girecekmiş gibi bakar mı? Bakar da, gözlerini kavlatır, “Hadi bire oğlan, hadi bire zülfü kara yarim, sözü söz, sözü saz yarim!” der mi?
Şerfali hep bunları düşünür. Ne zaman ortada kinayeli sözler dönmeye başlar; kalkar, söyleşiyi bırakırdı: “İnsanoğluna her bir daim bir çocuk gerek. Ya dikili ağacın olacak, ya da çocuğun. Hele oğlun olacak ki! Şöyle insan azmanı bir oğul... Oğul dediğin senin...”
Şerfali'nin evi, köyün sonlarına doğrudur. Az ötesinde şarıltısı evi dolduran bir dere, yalabuk kavaklar, iki üç yoz, çıldırgın zeytin. “Ha Şerfali, ha! Ha kara dinli herif, ha! Ha ananın örekesi, babanın şarap çanağı Şerfali, ha! Ha, oğulsuz, dikili ağaçsız, kısır karılı Şerfali, ha! Ha, anayın muradı, babayın çemağı Şerfali, ha!”
Tarlayı üç yıldır tütüne dönderdi. İyi de gitti, kâğıtlar çıkarttı; gelsin tütün, gitsin tütün. Bahar günlerinde —tomurlar patlamış, toprak kızmış, köpürmüş; karların bozgunu dereyi taşırmış, tahta köprünün yoksul ayaklarını tir tir titretirken— güneş kızdırmaya başlar başlamaz, karısıyla haydi babam ellerinde kısa saplı çapalar bodur tütün fidelerini çapalarlardı.

II. Tütünler
Tütünler topraktan deliler gibi fışkırmışlardı.
Yaprakları el kadar el kadardı. Kırılmasına da çok kalmamış şunun şurasında. Eli kulağında bekliyorlardı.
Şerfali bir iki çapa sallamış, caymış, sonra gidip üvezin gölgesine çömmüştü. Karısı, bacaklarını ayırmış, belini bükmüş; başındaki poşu gözlerine varmış, alışkın alışkın çapaya durmuştu. Öğle geliyordu. Şerfali ansızın “Acıktım,” dedi. Gün üvezin gölgesini ufaltmıştı.
Ekmeğin koca bir parçasını yoğurt çömleğine batırdı, çıkardı. Üzerine ibrikten pekmez gezdirdi, yedi, aç karnını kandırdı.
Karısı üçüncü sırayı bitirmiş, dördüncüyü iniyordu. Şerfali çömdüğü yerden gözlerini dikmiş onu seyrediyordu. Bir ara uzaklara döndü: “O oğlan almıştır o kızı. Hep öyle tasvirdeki gibi kalacaklar mı sanki? Bir gün, iki gün... Canına tak dedi mi, oğlan kızı istetir. Kızın gönlü de dünden razı. Bir düğün ki, kırk gün kırk gecesine. Çocukları hemen olmuş mudur ki? Onların olur. Her kimin ki tasviri yapılır; o doğurgan karıdır!”
Yün çorap ayağını mı dalıyordu ne! Sıyırdı attı. Kaşındı. Çorabını yeniden giyindi.
“Huriye kız!”
Karısı, aşağıdan belini tuttu, doğruldu:
“Buyur!” dedi.
Şerfali elini salladı. Aşağıdan karısı dimdik bakıyordu.
“N'apcen, söyle!”
“Gel len sen!”
“Daha bak kaç sıra var Şerfali..”
“Sen gel hele!”
Kadın söylene söylene, erkek gibi hızla yamacı çıktı, geldi. Şerfali bir şey demeden, dedirtmeden karısını belinden kavradı, çekti. Kadın zorlandı, debelendi:
“Bırak herif, ilişme iş vakti!.”
Şerfali,
“Sus len sus!” dedi.
Kurtulmak ne mümkündü Şerfali'den. Sımsıkı sarınmış, solur da solur.
“Görürler herif!”
“Görmezler” dedi Şerfali. “Kim görecek? Görmezler.”
O zaman kadıncık susuverdi, bıraktı kendini.

III. Ön Yoklama
Yukarda, yamacın beline dolana dolana inen şoseden kamyonlar geçtiler, göz beleyen bir toz kalkındırdılar. Çığrışmak için ikindiyi avkıyan boklu kargalar, zeytinlerden bağıra çağıra kanat açtılar.
Şerfali, avcunu siperledi gözlerine, şoseye baktı. Kamyonlar; karınca dizisinde, toz duman salarak yolun aşağısına iniyorlardı.
Derken yukarlarda küçük bir kamyonet durdu, içinden kapıları vura vura birkaç adam indi. Yamacın başından eğilip aşağılara baktılar. Yamaç aşağı, Deli Hüsme'nin, Çolağın, Şeşbeşlerin, Şerfali'nin, Muhtarın, Topaloğlan'ın tarlaları birbirinin yanı sıra uzanıp gidiyordu.
Şerfali yukardakilere baktı, yukardakiler de kendilerinden habersizmiş gibi görünüp çapa çapalayan Şerfali'nin delişmen karısına... “Ne at sağrılı karı şu bizim karı ha!” Bir eli belinde, bir eli gözlerinde siper bakan Şerfali'ye de baktılar. Adamlardan biri,
“Hey!” dedi.
Şerfali, “Ülen, bu hey bize mi ki?” diye bakındı çevreye: Adamsız.
“Hey!” dedi.
Yukardaki adam güldü:
“N'aber?” dedi.
Şerfali,
“Eh!” dedi. “Eh!”
Adam durdu. Sonra,
“Hey!” diye bağırdı yeniden. “Gel biraz yukarı bakalım!”
Şerfali çapayı attı, yamacı yorgun kırık çıktı, karşılarına dikeldi. Gözlüklü, karakaş biri,
“Söyle bakalım arkadaş, adın ne senin?” dedi, sordu.
“Şerfali!” dedi Şerfali.
Beriki cebinden mavi bir cigara kutusu çıkardı, açtı; bir tane Şerfali'ye verdi. Şerfali aldı cigarayı, adam çakmağını da çıkardı; çaktı. Alevini Şerfali'nin yüzüne tuttu.
“Yakmayım. Sonra yakarım!”
Adam üstelemedi, şak dedi söndürdü çakmağını.
“Eee, anlat bakalım Şerfali, bu yıl tütünler nasıl?”
“İyidir..” dedi Şerfali. “Don da olmadı bu yıl, gari yağmur da yağmaz inşallah!”
“Sizinkiler böyle. Ya civarlık köyleriniz?”
“İyidir. Yalnız Mutlu'yu su bastı, tütünler hep çürümüş sudan..”
Adamlar bakıştılar. Gözlüklüsü,
“Hımm!” dedi. “Hımm! Zarar yok canım! O kadar da olacak artık.”
Durdu, sordu:
“Başka kimse geldi mi buralara? Tütünlerinizi soran oldu mu başka hiç?”
Şerfali kasketini arkaya yıktı, ensesini kaşıdı; düşündü.
“Yok..” dedi, “kimse gelmedi. Ben görmedim, duymadım.”
Adamlar,
“İyi, iyi! Hımm!” dediler. Sonra Şerfali'yi ortada bırakıp kapılarını çarpa çarpa kamyonete bindiler. Kamyonet onların binmesini beklermiş... Bir iki gırgırladı, vınladı sonra, Şerfali'nin poturlarına kara bir dumanlı toz saldı, koşturdu gitti.

IV. İşlem
Birkaç zaman sonra günü geldi, ufacık bebeler, çocuklar, yetişkin kızlar, kadınlar, ergen delikanlılar, yaşlı kocalar tarlalara üştüler, tütüne çöktüler. Sıcak gün altında, o kızgınlıkta kamburlarını çıkararaktan bodur tütün fidelerinin el kadar el kadar olmuş yapraklarını; usta, acemi, becerikli, beceriksiz ellerle kırdılar, devşirdiler.
Sonra bu kırılmış, devşirik yaprakları yorucu bir özenle iplere dizdiler, çuvaldızladılar. Dümdüz, kiremitsiz damlarda, bahçelerde, tabanı yeşile boğuk bağlarda, uyuz atların dolabını döndürdüğü bostanlarda, avlu içlerinde; gün yüzü görecek her yerde, tütünler, dizili sararmaya bırakıldı. Güneş işini bilirdi. Günden güne yeşil, ince damarlı yaprakları önce limon gibi, sonra altın sarısı gibi sarartı sarartıverecekti.
Bunun ertesinde şehirden kamyonlarla insanlar geleceklerdi. İnsanlar gelecekler, tütünlere bakacaklardı.
Bakmak, almak demek, almak, para vermek demekti.

V. Kamyonla Beğler
Şeşbeşlerin oğlan ikindiyi okuyup bitirdiğinde, sürüyle birlikte köye şehirden kamyonlu, kara yüzlü, şişman bir adam geldi. Hayvanlar kahve önüne giden yolu tıkamışlardı. Kırmızı şehir kamyonunun şoförü kızmış, boyuna yol açılsın diye korna üstüne korna çalıyordu. Hayvanlar yine bana mısın demeyince başını camdan çıkarıp bir güzel sövdü; anasına dedi, babasına dedi, yedi ceddine dedi; dedi oğlu dedi, yine söz geçiremedi sürüye.
Çoban Hasan Hüseyin yoksulu, bayağı ürkmüştü. Sürüyü çevirdi; dürte dürte, koşa kovalaya toparladı hayvanları, kamyona yol verdi. Kamyon, hızla sürüyü darmadağın ederekten yola girdi; kahve önüne gelince soluk soluğa durdu.
Muhtar evinde tütün basıyordu. Kahvede Kocabaş'ın oğlanla sekiz on yaşlı kocadan öte kimseler yoktu. Oturanlar gürültüye koptular: Kaymakam mı geldi, ola ki salmadır, belkim askerlik için candarma... Kamyonun çevresini sardılar. Muhtara haber uçuruldu. Koştu geldi o da. Kamyon içinde o şişman kara yüzlü adam fosur fosur cigara içip dururdu. Muhtar bir yol,
“Hoş geldiniz beğ...” dedi, selam verdi.
Adam, cigarasının külünü muhtarın ayakları dibine silkeledi.
“Mer'aba!” dedi. “Muhtar sen misin?”
“Benim..”
Kapıyı açtı, adam çıktı.
“Tütünleriniz için geldik. Var mı bizden önce gelen?”
Muhtar, adamın yüzüne baktı. Gözleri kırpış kırpış:
“Yok! Zati yeni yeni deriyoruz tütünleri..”
Adam güldü. Cigarası altdudağına yapışıktı.
“Geceleyecekseniz odayı hazırlattırayım, dedi muhtar.
“İyi olur!”
Muhtar öne düştü. Şoförle adam kalabalığı yarıp ardınca seğirttiler. Bir ara şoför döndü, kontak anahtarını çekti aldı içerden, kapıları kapadı; camları kaldırdı.
Gece yarısını az geçe köye bir yeni kamyon daha geldi. Çevrede kurt kuş uykuya varmıştı. Yalnız gökyüzünden yıldızlar köye ağmışlar, bakıyorlardı. Gözleri açık. Kamyonun farları köyü bir baştan öbür başa kesedurmuştu. Uzun uzun korna çaldı. Köy odasının penceresinden dışarı ışık vurdu. Muhtarın evinden ellerinde çıralarla birkaç kişi koşuştular; yeni gelenleri de alıp odaya götürdüler.
Ardından köy yine sus pus oldu, kör uykudaki kurt kuş yeniden yattılar. Bir gökyüzünün yıldızları kaldı: Ağık, uykusuz! Gözlerini köye diktiler, kırpışıksız öylece bakadurdular.
Sabah, nice sonra onları da örtüledi; gözlerine mil çekti, uykuya ellerinden tutup göğün göz görmeyen derinlerinde bir yere alıp götürdü; gün ondan sonradır ki doğdu, yüceldi.
İki şehirli adam —ikindin gelenle gece yarısı gelen— köyü dolanmaya vardılar. Tütünleri gördüler. Ellerinde kâğıt kalem, yazar çizerlerdi. Tütünleri elliyorlar, güneşe tutuyorlar, bakıyorlar, ha bire yazıyorlardı. Köylü dur­maksızın tütün deriyordu; ha babam ha!
Öğleüstü de kahve önünde sergilediler.
Alışverişe Kocabaş'ın oğlandan başlandı: “Ya Allah, ya Muhammet!”
İkinci gelen adam ince, çok uzun boyluydu; saçları dökük, yenleri açık. Kocabaş'ın oğlanın tütünlerinden bir kırım aldı; parmakları arasında vurdu, ufaladı, kokladı, ayağı ile harmanı dürttü:
“İki yüz kırk..” dedi.
Kocabaş'ın oğlanın yüzü ışıladı: “Şükürler olsun sana rabbim! Hay koca gözüne kurban olduğum, yere göğe sığmaz Allah'ım!”
Herkesi o yana bir koşmadır aldı: “Amanın iki yüz kırk...”
Çevreyi saranlara o uzun boylu, ince adam, “Yalnız bunun tütünlerine iki yüz kırk...” dedi. “Bunun tütünleri iyi. Hem de çok iyi. Ben bunca yıldır tütüncülük ederim, ne böylesini gördüm, ne böylesini görmüşü gördüm. Bunun tütünleri iyi. Bunun tütünleri gibi tütün yedi iklim dört bucakta bile bulunmaz.”
Kimin, kimin tütünleri iyi dedi? Kocabaşların oğlanın tütünleri, ha? Bu köyde nice yıldır Kocabaşların iyi tütün yetiştirdiklerini ne gören oldu, ne duyan. Muhtarın, Hüsme'nin, Şeşbeşlerin tütünleri dururken hem de, ha? Hele canım, bu şehirli adamı bizimle eğleniyor mu ki dediler, içlerindeki kurdu öldürmek için birer kırım aldılar Kocabaş'ın oğlanın harmanından. Kokladılar, kırıp ufaladılar, ağızlarına bir çiğnek attılar. Hele canım hele! Bu yabanın adamı, besbelli...
Kocabaş'ın oğlan küplere bindi: “Çekilin be!” diye savulladı milleti. “Hadin, kendi harmanınıza!”
Beriki, şişman, kara yüzlü adamın ilk üstüne varan köylü Şerfali oldu. O da o uzun boylusu gibi yaptı, sonra ellerini silkeleyerek, “Yüz yetmiş” dedi.
Şerfali düşeyazdı. Kocabaş'ın oğlana iki yüz kırk, Şerfali'ye yüz yetmiş! Kolu kanadı kırılıverdi o an.
“Nasıl olur beğim! Bu Kocabaşlarınkinden de mi kötü ki?”
“Ben bilmem..” dedi şişman adam. “İşte sana yüz yetmiş! İyi mi kötü mü onunkinden, bilmem! İşine gelirse... Yüz yetmiş dedim, yüz yetmiş!”
Öbür yakaya geçti gitti.
Akşamı bulduklarında köylülerin tütünleri bu denli bir oransızlıkta, yarı kavga yarı kızgınlık içinde satıldı durdu. İki şehirli yabandan biri, bir fiyat veriyor, bir iki demeye kalmadan o fiyatta başka bir köylünün tütününü almaktan cayıp geçiyor, beriki de onun verdiğini hemen kırarak eksiğine alıyordu.
Ezanla işlerini bitirip kahveye attılar kendilerini. Tütünleri kamyonlara sardılar, brandasını çektiler. Sabahla aşağı köylere gidecekler, alışverişi sürdüreceklerdi: biri bir fiyat verecek, bir iki demeye kalmadan öbürü hemen o fiyatı kıracak...
“İyi gitti be!” dedi şişmanı. Kahvesini höpürdetti. “Ha, ne dersin?”
“İyi gitti, iyi!” dedi uzunu, güldü. “Kır kırabildiğin kadar. Yüz desen, yüze verecek herifler.”
“Verecekler ya, yüreğim götürmedi o kadarını da. Ayıp canım ayıp!”
“Ayıp ama...”
Bakıştılar.
“Canım..” dedi uzunu, “şunun şurasında ticaret yapıyoruz, ayıbı mayıbı mı olurmuş bunun?”

VI. Deveden Büyüğü
Sabaha karşı, daha gün ışımadan köyün içinde bir makine gürültüsü oldu, kamyonlardan biri sarsıla sarsıla köyden ayrıldı.
Gürültüye odadan iki kişi fırladı. Ortalık karanlıktı, alacaya kesmemişti. Şişmanının elindeki çıradan, gölgesi, duvara vurmuş titriyordu.
“Şakir Bey gitti mi?” diye yanındakine sordu.
“Herhalde gitti” dedi yanında duranı.
“Nasıl gider be? Daha aşağı köylere gidip mahsul alacaktık sabahleyin...”
Alana doğru yürüdüler. Gerçekten de kamyonlardan biri gitmişti. Geride kalanı, tek, boynu büyük yatıyordu. Kamyonu dolandılar.
“Hikmet Bey, Hikmet Bey!”
Şişman koşturdu, tıksoluk:
“N'oldu, ne var?”
Şoför, sol arka lastiğin yanına çömelmiş, el fenerini de tutmuş...
“Ya'u..” dedi. “Bu deyyuslar, lastikleri de paramparça etmişler, öyle gitmişler...”
Bir fışıltı boşalıp duruyordu.
“N'apacağız?”
“Bilmem!”
Derken evlerden evlere horoz çılkınmaları başladı. En uzun öteni, Şerfali'nin baharda gorklattığı genç, akçıl ibikli horozuydu.

~~~
*Tarık Dursun K.'nın bu öyküsü, Sait Faik Hikâye Armağanı (1967) öykü serisi kapsamında dergimizde yer almaktadır.  
Kaynak: Tarık Dursun K., Yabanın Adamları – Bayrıyağık Ömer ile Güzel Zeynep , Bilgi Yayınevi, 1991, Ankara.
~~~

Tarık Dursun K.Tarık Dursun K. (İzmir, 26 Mayıs 1931 -) Öykücü, romancı.
Soyadı KAKINÇ. T. Kakınç imzasını da kullandı. Neriman Ayşe Hanım ile Mehmet Halit Kakınç'ın oğlu. İlkokulu İzmir ve Ankara'da tamamladı; ortaokulu dışarıdan sınavlara girerek bitirdi (1950). Bir süre gazete dağıtıcılığı, seyyar köftecilik, otobüs biletçiliği, muhasebe yardımcılığı, memurluk gibi işlerde çalıştı, İzmir Anadolu gazetesinde başladığı gazeteciliğini Ankara ve İstanbul'da sürdürdü; Ankara'da Son Havadis, Pazar Postası, Yenigün, Ulus; İstanbul'da Son Posta, Vatan, Milliyet, Dünya, Yeni Ortam gazetelerinde sekreter yardımcılığı, röportaj yazarlığı yaptı, kitap tanıtma yazıları yazdı. 1962'de “Aramıza Kan Girdi” adlı polisiye filmiyle yönetmenliğe başladı; daha sonra “Korkusuz Kabadayı” (1963), “Cehennem Arkadaşları” (1964), “Kelebekler Çift Uçar” (1964) gibi filmleri yönetti. Senaryo yazarlığı (“Aşkın Dünü, Bugünü, Yarını”, 1966) ve reji asistanlığı yaptı. Cumhuriyet Ansiklopedisi'nde çalıştı. 1969'da Kurul Kitabevi'ni açtı, Milliyet Yayınları'nı yönetti (1973). Günümüzde Kitaplar isimli aylık bir dergi çıkardı (10 sayı, 1973-74). Koza Yayınları'nın kurucularından biri oldu ve yöneticiliğini üstlendi (1975). TYS üyesi. İzmir'de yaşıyor; evli, bir çocuk babası.

İlk şiiri 1949'da Kaynak'ta çıktı. Öykülerini 1951'den itibaren Yeditepe, Kaynak, Seçilmiş Hikâyeler, Mavi, Yenilik, Dost, Yelken, Ataç, Yeni Ufuklar, Varlık, Türk Dili, Adam Öykü, Gösteri, Milliyet Sanat dergilerinde yayımladı. Senaryo, kitap tanıtma yazıları, öykü, roman gibi farklı türlerdeki ürünleriyle 1950 Kuşağı'nın verimli ve hareketli kalemlerinden biri olarak görüldü, ilk yapıtlarında sanayileşmenin ivme kazandığı bir dönemde İzmir ve diğer Ege kent ve kasabalarının emekçi mahallelerinde yaşayan insanların gençlik serüvenlerini, cinsel dünyalarını, fabrika, inşaat ve deniz işçilerini, esnaf ve küçük memurların yaşamlarından kesitleri şiirsel bir dille ve yoğun bir duyarlıkla işledi. Sinema dilinin özelliklerinden yararlanarak oluşturduğu yalın ve etkili anlatımı, “özellikle çizim ve diyalog ustalığının yanı sıra anlatım-betimleme-ruhsal çözümleme dengesini koruyan öyküleriyle sevildi” (Ş. Kurdakul).

Çoğu öykülerinde çocukluk ve gençlik anılarına ve gözlemlerine dayanarak hareketli yaşam kesitleri verdi. Özellikle halk öyküleri, polisiye romanlar ve sinemaya olan ilgisi yazarın sürekli yeni anlatım olanaklarını araştırmasına kaynaklık etti. Örneğin Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep adlı öykü kitabında halk öykülerinin dil, yapı ve anlatım özelliklerinden yararlanarak gerçeklerin ve simgelerin uyumlu bir kaynaşmasıyla köy ve kent yaşamını yansıttığı görüldü. S. İleri'nin değerlendirmesine göre, “gündelik dili başarıyla kullanan bir öykücü olarak (...) birbirinin ‘devamı' öyküler” yazdı; çoğu romanında daha önce yazdığı öykülerden yola çıktığı görülür.

Yapıtlarından “İnsan Kurdu” öyküsü (“Kara Gün” adıyla, yön. B. Olgaç, 1971) ve Kurşun Ata Ata Biter romanı (yön. Ü. Elçi, 1985) sinemaya aktarıldı. “Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep” öyküsü (yön. Y. Çakmaklı, 1979), Denizin Kanı (yön. Y. Çakmaklı, 1980) ve Alçaktan Uçan Güvercin (1998) romanları televizyona uyarlandı ve dizi olarak gösterildi. “Molla Kendini Kolla” adlı oyunu 1969'da Ankara Çuvaldız Kabare Oyuncuları tarafından sahnelendi.

Ödül: “Haritada Beş Nokta” röportajıyla 1960 Gazetecilik Başarı Armağanı; Güzel Avrat Otu ile 1961 TDK Hikâye Ödülü; Yabanın Adamları ile 1967 Sait Faik Hikâye Armağanı; Ona Sevdiğimi Söyle ile 1985 Sait Faik Hikâye Armağanı; Kurşun Ata Ata Biter ile 1984 Orhan Kemal Roman Armağanı; Ömrüm Ömrüm ile 1987 Türkiye İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü; Ağaçlar Gibi Ayakta ile 1991 Yunus Nadi Yayımlanmış Roman Armağanı.

Yapıtları:
Öykü: Hasangiller, İst.: Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, 1955; Vezir Düşü, İst.: Yeditepe, 1957; Güzel Avrat Otu, İst.: Düşün, 1960; Aşkın Dünü Bugünü Yarını, İst.: Habora, 1966; Sevmek Diye Bir Şey, İst.: Kurul, 1965; Yabanın Adamları, İst.: Kurul, 1967; 36 Kısım Tekmili Birden, 1970; Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep, İst.: Sinan, 1972; Bahriyeli Çocuk, 1976; İmbatla Dol Kalbim, İst.: Adam, 1982; Ona Sevdiğimi Söyle, Ank.: Bilgi, 1984; Ömrüm Ömrüm, Ank.: Bilgi, 1987; Aşk Allahaısmarladık, Ank.: Bilgi, 1993; Hikâyeler: Öyküler, İst.: Gendaş, 1992; Gönderdiğin Mektubu Aldım, Ank.: Bilgi, 1999.

Roman: Rıza Bey Aile-Evi, İst.: Varlık, 1957; İnsan Kurdu, İst.: Varlık, 1959; Sabah Olmasın, İst.: Cem, 1967; Denizin Kanı, İst.: Cem, 1968; Kopuk Takımı, İst.: Cem, 1969; Gün Döndü, 1974; Kayabaşı Uygarlığının Yükselişi ve Birdenbire Çöküşü , 1980; Alçaktan Uçan Güvercin, İst.: E, 1980; Kurşun Ata Ata Biter, Ank.: Bilgi, 1983; İyi Geceler Dünya, Ank.: Bilgi, 1986; Ağaçlar Gibi Ayakta, Ank.: Bilgi, 1990; Bizimkisi Zor Zanaat, Ank.: Bilgi, 1990. Göl Hafif Çalkantılı Olacak, Ank.: Bilgi, 1997; Bağışla Onları, Ank.: Bilgi, 1989; Yaz Öpüşleri, Ank.: Bilgi, 1996; Alo, Harika Hanım Nasılsınız?, Ank.: Bilgi, 1999.

Deneme-İnceleme: Ünlü Sinema Rejisörleri, (T. Kakınç imzasıyla) İst.: Elif Kitabevi, 1963; Bir Damla Kan Bir Damla Petrol, İst.: Kurul, 1965; Edebiyat Üstüne Narin, Ank.: Bilgi, 1993; Ben Unutmadan, Ank.: Bilgi, 1994; Şu Acayip Dünya, İst.: Altın Kitaplar, 1995; Geçti Akşam Suları (Ben Unutmadan-2), Ank.: Bilgi, 1997; Kokulu Kentler, İst.: Literatür, 2001; Kitaplara Giden Tren, İst.: İnkilap, 2001. Şiir: Devriâlem, (C. Tuncer ile) Ank.: Kaynak, 1951.

Çocuk Kitabı: Ezop Masalları, 1966: Deve Tellal Pire Berber İken, İst.: Milliyet, 1970; Bir Küçücük Aslancık Varmış, İst.: Milliyet, 1978 (3. bas); Hoşçakal Küçük, İst.: Remzi, 1979; Anadolu Masalları: Gel Zaman, Git Zaman, İst.: Cem, 1983; Otobüsüm Kalkıyor, Ank.: Bilgi, 1990; Yaramaz Kuzu, Ank.: Bilgi, 1998 (5. bas); İyilikçi Tilki, Ank.: Bilgi, 1991 (2. bas); Kerem'i Kimse İstemiyor, Ank.: Bilgi, 1997; Kırmızı Kedi, (11 dünya yazarından) Ank.: Bilgi, 1998; Benim Dedem Birtane, İst. İş Bankası, 1998; Güzel Uykular Alara, İst.: İş Bankası, 2001.

Diğer: Taşbasması, (halk öyküleri) 1972.

Kaynak: Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, (Cilt: II) İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2001.

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 29/03/2011
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics