MaviMelek
Hermes Kitap
"Sonra ruhumu aldım ve aynalarımı kırdım ve işte şimdi bütün dünya karşımda..." Jimi Hendrix

[Sinema-Müzik]"Karanlık Sözler: Müzikte Yabancılaşma Ve Noir Üzerine Bir Deneme II"
Emre Karacaoğlu*

Antimatter - Planetary Confinement

"İÇERİ BİR ADIM ATMAN
ANLADIĞINI GÖSTERMEZ"

"Save me, I'm in a sea of beings
And there's no deny - the waves are holding me under

I'm drowning in a thousand faces
Alien expressions over and over again

Kurtarın beni, varlıklarla dolu bir denizdeyim
Ve inkâr edemem – dalgalar beni derinde tutuyor

Binlerce yüz içinde boğuluyorum
Tekrar tekrar yabancı ifadeler"

 

A ntimatter'ın 2005 senesi çıkışlı "Planetary Confinement" albümünden Mick Moss imzalı "The Weight of The World"ün sözleri, bahsi geçen konumuzu, yani yabancılaşmayı, Type O Negative'den sonra belki de en net, basit ve çarpıcı şekilde ortaya koyan bir manifestodur. Nick Drake ve Kurt Cobain gibi müzisyenler değişik imgelerle konuyu deliliğe ya da depresyona veya Bob Dylan da bıkkınlığa ve bezginliğe çekerken Peter Steele ve Mick Moss'un parçaları tam bir yardım çağrısı niteliğinde. İki şarkıda da müzisyenler bu noktaya nasıl geldiklerini analiz etmekte, çevrelerinde olup bitenleri eleştirmekte ve hatta belki de hâlâ inançlarını koruduklarından çevredekilerden yardım istemektedirler ( Drake'in, Cobain'in ya da Staley'nin aksine). Ancak, özellikle Moss'un, içinde boğulduğu, kendisini anlamaktan uzak kalabalıklar içinden birinin çıkıp onu kurtarmasını beklemesi oldukça umutsuz ve ürpertici bir haykırıştır:

"Save me, 'cause I think I've swallowed more than I can comprehend
A soul laid low
...
I've lost myself too long
Am I the only one crushed by the weight of the world?

Kurtarın beni, sanırım hazmedebileceğimden fazlasını yuttum
Alçakta kalan bir ruh
...
Uzun süre önce kaybettim kendimi
Dünyanın ağırlığı altında ezilen tek kişi ben miyim?"

Moss'un biraz daha sembolik bir anlatım seçtiği gece gibi karanlık "Legions" şarkısında ise kendini kalabalıklar ve lejyonlar arasında ciddi bir şekilde yürüyen bir adam olarak anlatır:

"And long are the days in the morgue
Where God is a wall
Where God is a wall to look upon
...
And I solemnly walk through legions and hordes
A dark mass of infidel
...
Long is the howl at the end
A cry from the tail echoing"
Mick Moss - Duncan Patterson
Tasvir ettiği dünyada, morgdaki günler uzun ve Tanrı da tepkisiz, sessiz bir duvardır. Sonda duyulan uğultu uzun, kuyruktan gelen çığlık ise ekoludur. Moss, bu mısralarla Allen Ginsberg'ün "The Howl"una bir gönderme yapıyor olabilir ama aynı konunun başka bir uzmanı olan Nobel ödüllü Amerikalı şair T.S. Eliot'ın etkisini çok açık bir şekilde görebiliriz. "The Hollow Men"deki boğucu, apokaliptik hava, Moss'un şarkısında da hissedilmektedir:

 

"This is the way the world ends
Not with a bang but a whimper

İşte dünya böyle bitecek
Bir patlamayla değil de bir inlemeyle"

Duncan PattersonGrubun diğer beyni Duncan Patterson ise kariyeri boyunca aynı yabancılaşma konusu üzerinde hep durmuş, hatta kendisiyle yaptığım, dergimizin Haziran 2005 sayısında da yayınlanan röportajında itiraf ettiği gibi uzun yıllar sonra bu psikozdan ancak kurtulabilmiştir: "Hayatımda yine karanlık bir hava var ama olumlu şeyler çıkarmaya, kendimi her konuda iyileştirmeye, güzel yerlere taşımaya çalışıyorum. Eski şarkılarımda birçok zebaniyi fazlasıyla dövdüm, bu yüzden artık bazı şeyleri dinlendirmem lazım. (Yüxexes, Haziran 2005)"

İşin içine fazla arabesklik katmadan, yalnızlığını ve yabancılaşmasını en olgun, hatta kimi yerlerde oldukça kurumlu bir şekilde dile getiren Patterson, grubun "Forgotten Hopes," "Pressure," "Underworld," "Pulled Under 2000 Metres A Second" gibi benzer temalı şarkılarından klasmanını her zaman ayrı tutabilmiştir. "Shroud of False"ta dinleyicilerine ve dolayısıyla tüm insanlara "I hope you don't understand / Umarım anlamazsınız" diyecek kadar mesafeliyken, "Lost Control"da şu mısrayı dökebilecek kadar da yukarıdan bakmaktadır:

"I've let your tiny minds magnify my agony
Ufak akıllarınızın acıma büyüterek bakmasına izin verdim"

Jimi Hendrix
Yaşamının sonlarına doğru kendi yarattığı efsanenin altında ezilmeye başlayan gelmiş geçmiş en büyük gitarist Jimi Hendrix bile bu konuya değinmeden geçmemiştir. Son hızla elde edip tükettiği dünyevi zevkler eski tatlarını vermemeye başladıktan sonra, Charles R. Cross'un kaleme aldığı biyografisi Room Full of Mirrors'da da anlatıldığı gibi Hendrix, son yıllarında içinden çıkamadığı bir yalnızlığa ve depresyona yenik düşmüştür. Hayatındaki kadınlara olur olmaz yerlerde ve zamanlarda evlenme teklifleri etmeye başlamış, ondan her konserinde "Hey Joe" ve "Purple Haze" çalmasını isteyen hayranlarından soğumuş ve başta peşinden koştuğu menajer ve müzik yapımcılarından yalanlar söyleyerek bir çocuk gibi kaçar olmuştur. İşte bu dönemde yazdığı ve Cross'un da kitabına isim veren "Room Full of Mirrors"da Hendrix, ayna dolu bir odada sadece kendini görebilen bir adamı tasvir ederken topluma karşı yaşadığı yabancılaşmayı ve yalnızlığıyla birlikte elde ettiği içe dönüşünü dile getirmektedir:

 


 

"I used to live in a room full of mirrors
All I could see was me

Then I take my spirit and I smash my mirrors
And now the whole world is here for me to see

Ayna dolu bir odada yaşardım
Ve görebildiğim tek şey kendimdi

Sonra ruhumu aldım ve aynalarımı kırdım
Ve işte şimdi bütün dünya karşımda"

Notwist - Neon Golden
Folk
ve electronica etkili Alman Indie rock grubu Notwist'se aynen Drake gibi majör tonlarda tınlayıp son derece karanlık sözler yazabilen bir diğer grup. Drake tipi psikolojiyle ilgilenirken Joy Division tadında endüstriyel, modern yalnızlıklara da değinen grubun "Neon Golden" albümündeki "One Step Inside Doesn't Mean You Understand" bunun en güzel örneklerinden. Kendisini anlamaya çalışan kişileri "içeri bir adım atman beni anladığın anlamına gelmez" diyerek tekrar kapı dışarı eden, hatta onlara bir de "ucube" diye hakaret eden bir adam anlatmaktadır, gitarist ve vokalist Markus Acher. Kendisini birinci çoğulda anlatması ise psikozunun sınırlarını genişletmektedir:

 

 

"Prepare your shoes not to come back soon
Prepare your heart not to stop too soon
You cannot walk with us

One step inside doesn't mean you understand
One step inside doesn't mean I'm yours
...
So don't call me incomplete
You're the freak

Yakın bir zamanda dönmemek üzere ayakkabılarını hazırla
Kalbini yakında durmaması için hazırla
Bizimle yürüyemezsin

İçeri bir adım atman anladığını göstermez
İçeri bir adım atman senin olduğum anlamına gelmez
...
Bu yüzden bana eksik deme
Ucube olan sensin"

Joy DivisionNotwist'te bahsini geçtikten sonra Joy Division'ı atlamak çok büyük bir hata olur. Modern çağ insanının endüstriyel ve kent griliğindeki yalnızlığını işleyen İngiliz post-punk akımının öncüsü gruptaki söz yazarı ve vokalist Ian Curtis'in tüm insanlara ve hayata olan yabancılığı ömrü boyunca onu terk etmemiş ve müziğine de tabii ki yansımıştır. Kuruldukları sene olan 1976'dan beri birçok grubu müzikal anlamda ve tematik olarak etkileyen bu dört Manchesterlı, "Digital," "Dead Souls" gibi şarkılarda günümüz insanının hastalıklı bireyselliğine ışık tutmuşlardır. "Digital"da:

"I'd have the world around
To see just whatever happens
Stood by the door alone
And then it fades away
I see you fade away

Ne olduğunu görmeleri için
Dünyayı çevreme toplardım
Kapının kenarında bekledim
Ve sonra gözden kayboldu
Sen de gözden kayboldun"

Yazının geçen bölümünde bahsettiğim, bu nevroza sahip çoğu müzisyenin hayatlarında rastladığımız motiflerden birine, ne yazık ki Curtis'in hayatında da rastlıyoruz: uzun yıllar boyu mücadele ettiği depresyon ve epilepsi problemlerinin yanında, 23 yaşında kendini asarak intihar etmesinde karısından boşanması da, kuşkusuz, oldukça etkili (ki meşhur "Love Will Tear Us Apart" da onun için yazılmıştır). Karısı Deborah Curtis'in kaleme aldığı biyografisinde, Curtis'in intihardan birkaç ay önce epilepsi ilaçlarıyla bir aşırı doz denemesi yaptığı, hastaneden çıktıktan sonra gitarist ve klavyeci Bernard Sumner'ın grup arkadaşını alıp bir mezarlığa ziyarete gittiklerini ve Sumner'ın, eğer intiharda başarılı olsaydı, Curtis'e gideceği yeri gösterdiği yazılmaktadır. Bir süre sonra fon müziği olarak Iggy Pop'un "The Idiot"ını seçen Curtis, mutfakta kendisini asarak amacına ulaşmıştır.

The CrowJoy Division'ın "Dead Souls" parçasını 1994 seneli "The Crow" filmi için yorumlayan Trent Reznor da bir şarkısıyla bahsi hak etmektedir. Yoğun Joy Division etkili grubu Nine Inch Nails'ın "Hurt" isimli parçası, aynen Peter Steele gibi hiçbir şey hissetmeyen, hatta en azından bir şey hissedebilmek için kendine acı veren (psikolojideki "self-harm" durumu gibi?) bir adamı anlatmaktadır:

"I hurt myself today
To see if I still feel
I focus on the pain
The only thing that's real
...
Beneath the stains of time
The feeling disappears
You are someone else
I am still right here
...
Everyone I know
Goes away in the end

Bugün canımı yaktım
Hâlâ hissedebildiğimi görmek için
Gerçek olan tek şeye
Acıya odaklandım
...
Zamanın lekelerinin altında
Duygu yok oluyor
Sen başkasısın
Bense hâlâ buradayım
...
Tanıdığım herkes
Sonunda gidiyor"

The Wall
Hendrix
'in yaşadığı türden bunalımı ve yabancılaşmayı, büyük bir ihtimal, bütün sanatçılar kariyerlerinin bir noktasında yaşarlar. Ama konuyu bütün bir eserinin eksenine oturtmayı düşünen ve bütün bir albümünde bunu anlatmayı tercih eden çok büyük bir müzisyen tanıyoruz: Roger Waters. Dinleyicilerine ve bütün insanlara duyduğu yabancılığı, "The Wall" isimli bir rock operasına ve filme dönüştüren bu müzikal deha, grubu Pink Floyd'la, adeta bu konuda danışılması gereken bir kaynaktır.

Annesine, karısına, arkadaşlarına, dinleyicilerine, groupielerine ve zamanla herkese yabancılaşan bir müzisyenin hikayesinin anlatıldığı bu rock tarihinin en ünlü albümünde kahraman her şarkıda derece derece daha da dibe inmektedir. "One of My Turns"de:

"And I can feel one of my turns coming on
I feel cold as a razorblade
Tight as a tourniquet
Dry as a funeral room

Ve nöbetlerimden birinin yaklaştığını hissediyorum
Bir tıraş bıçağı kadar soğuğum
Turnike kadar gergin
Cenaze odası kadar kuru"

Konumuz hakkında burada yer vereceğim çok önemli bir grup daha var: Radiohead. Hiçbir zaman sade bir dil kullanmayıp, nevrozun sınırlarında gidip gelen ve oldukça psikotik imgeler ve benzetmeler yaratan üstün müzisyen Thom Yorke, 90'lı yıllarda bu hastalığı müzikte asıl tanımlayan kişidir. Karl Marx'ın yabancılaşma teorisine sırtını dayayan grubun müziği, şehir hayatının, kapitalist sistemin ve genel olarak modern zamanların bizi birbirimizden uzaklaştırdığını anlatmaktadır. "Street Spirit (Fade Out)"ta:


"Rows of houses all bearing down on me
I can feel their blue hands touching me
All these things into position
All these things we'll one day swallow whole
And fade out again and fade out
Sıra sıra evler üstüme eğiliyor

Dokunan mavi ellerini hissedebiliyorum
Bütün bu şeyler pozisyona geçer
Bütün bu şeyleri birden yutacağız bir gün
Ve silineceğiz yeniden, silineceğiz"

Radiohead

Peki, Leonard Cohen, Nick Cave, Morphine, Korn, The Doors, Tindersticks, Portishead gibi daha birçok üstün yabancı müzisyen de konu üzerine birçok şarkı yapmışken ülkemizden hangi isimler bu hastalığın üzerine müzikleriyle gitme cesaretini gösterebilmiştir?

Gökhan Kırdar'ın buz gibi soğuk ve karanlık ilk elektronik denemesi "Trip" ve Yavuz Çetin'in tek albümü "Satılık"ta konuya oldukça yüzeysel değinildiğini görüyoruz ("Yaşamak İstemem Artık Aranızda" ya da "Kimse Bilemez"). Turgut Berkes, Umay Umay, Nazan Öncel, Pilli Bebek, Mor ve Ötesi, Kargo ("Yalnızlık Mevsimi" albümleriyle) gibi sanatçı ve gruplar da yabancılaşma/yalnızlık üzerine şarkılar yapsalar da Türk rock müziğinde iki isim konuyu on ikiden vurmuştur: Teoman ve Şebnem Ferah.

Teoman, "En Güzel Hikayem" albümüyle "Papatya"lardan, "Kardelen"lerden kendini tamamen sıyırabildiği, yüzünü yurtdışındaki Nick Cave, Leonard Cohen, Lou Reed gibi üstatlarına döndüğü zifiri karanlık bir müzik ortaya çıkarmıştır. Söz ve atmosfer uğruna kimi şarkılarda bestelerin kalitesinden taviz verse de anlattığı duyguyu oldukça iyi yansıtan bir albüm sunabilmiştir. "Gökdelenler"de:

Teoman


"Uzaktan bakıp insanlara
Konuşmalar yazdım dudaklara
Sonra kendime baktım
Tıklım tıklım yalnızdım
Gökdelenlerden tükürdüm dünyaya
Ben hayatım boyunca
Bu yüzden kupkuru ağzım
Bak geçmedi yıllarca"

Ve Türk rock tarihinin en iyi şarkısı olduğunu savunduğum Ferah şaheseri, "Can Kırıkları" konumuzun Türkçe manifestosu keskinliğindedir:

"Bu kalabalığın içinde
Yapayalnız hissetmektense
Dünyanın bir ucunda
Tek başımayım
Kir göstermeyen renkleriniz
Sizin olsun korkmaktansa
Bulanıklığın tam içinde
Bir başımayım"

Neredeyse kaçınılmaz olan bu ağır psikozla mücadelemizde yalnızlığın, anlaşılmamanın çok bastırdığı anlarda sırtımızı dayayabileceğimiz müziklerin, kitapların ve her türlü sanat eserinin olduğunu bilmek son derece rahatlatıcı olmalı. "Yalnızlığın öbür ucunda birilerinin olduğunu bilme"yi(1) herkes ister. Bu yüzden bu yazıda bahsi geçen bütün müzisyenlere minnettarız, değil mi?

(1) Radical Noise'un "Bazen"inden

Şebnem Ferah
* Yüxexes, Ocak 2007
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics