MaviMelek
"Hiç kimsenin bir yerlere gitmesi gerekmez. Çünkü hepimiz varmak istediğimiz yerdeyiz." Ada / Aldous Huxley

[Öykü]"Ve-Şaire" | Armağan Altay

Ve-Şaire

"YALNIZLIKLARIN KATİLİ"

“Nasıl bir anlatım olmalı?" diye sordu kendine, alnını dayadığı camın soğuğunu, içtiği sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Orman bugün huzursuzdu; ağaçlar yağmurun habercisi olan rutubetli rüzgârdan dolayı rahatsız olmuşçasına hızlı hızlı kımıldanıyor, tarih ile aynı sofrada oturmuş felsefecilere özgü bir ciddiyetle düşünüyordu.
"Şiir gibi olmalı o halde" diye düşündü. "Öz, fakat ahmakların anlayabileceğinden daha anlamlı bir şekilde. Herkes anlarsa anlamsız olur. Sadece o ve ben anlamalıyız. Daha neye dair olduğunu bile bilmediğimiz sırrı öğrenmeliyiz. Bu sadece öğrenme, kavramayla sınırlı kalmalı. Ondan sonra benim sınırsızlığım başlayacak. Evet, öyle." Kirli kupasındaki iyi pişmemiş kahvesinden bir yudum aldı. Uzaklarda, göğün grisinin tanrının tonunu aldığı yerde bir şimşek çaktı. Gök gürültüsünü bekledi, duyamadı.
"Üç kişi olacak. Üçümüz de insanın ne demek olduğunu göreceğiz. Belki biraz korkutucu, fakat müthiş bir deneyim olacak. Anlamayan acınası bir hal alacak. Gerçekten. Öyle olmalı."
Kupasının dibindeki son yudumu da boğazından aşağı akıttıktan sonra oturduğu çürük sandalyeden kalktı. Düşündüklerini uygulamak için eyleme geçerken, arkasındaki kalorifer borusundan sırat köprüsü kadar ince bir ağ ile sarkan örümceğin onun ağzından çıkan buhara bir anlam veremediğini düşünerek, düşünemeyenlere kin ve merhamet duydu.

* * *

"Evin burası mı?" dedi güzel yüzlü fahişe, yüzünde yapmacık ihtiras izleri ile. "İnsanlar hep böyle bir ev hayal eder."
"Nasıl?" diye sordu adam, verandanın merdivenlerinde sigarasını söndürerek. Yağmur hafifçe yağmış, sonra yerini yine o iç karartıcı rüzgâra bırakmıştı. Arada bir yine o insanı doğaya hayran bıraktıran ve korkutan şimşekler çakıyordu.
"Böyle işte" dedi adının Simone olduğunu iddia eden fahişe. Adam onu ara sokak barlarından birinde bulmuş, para ile ikna etmiş ve evine getirmişti. "Şehirden uzakta, ormanın içinde, büyük, eski bir malikane."
Kapıyı açmak için siyah pardösüsünün cebinden anahtarını çıkaran adamın solgun, kemikli yüzünde bir sırıtış belirdi. Bir şey söylemedi, sadece karşısında cüretkâr tavırlar sergileyen bu kadının daha önce böyle bir sırıtış görüp görmediğini merak etti. Belki sigaradan sararmış dişleri çok görmüştü, fakat böyle bir gülüş? Sanmıyordu.
Kadın da ona gülümsedi. Bahçede duran eski, boyaları kabarmış Cadillac'ı gösterip "Beni tekrar şehre bırakacaksın, değil mi?" diye sordu.
Adam kapıyı açtı, ardına kadar. Eliyle buyur edercesine bir hareket yaptı. "Belki bırakmam" dedi. "Bu evin hasretle beklediği kadın olursun. Malikanenin kraliçesi…"
Simone gülümsedi. Kırmızı, dolgun dudakları şehvetle kıvrılmasına rağmen, adam en ufak bir arzu, ihtiras bile hissetmedi. Aksine, tiksindi. Nitekim Simone evin içine girdiğinde artık gülümsemiyordu.

* * *

Midesi tamamen boşalmıştı, artık kusamıyordu. Burnuna karanlık bodrumun kesif kokusu geldikçe midesi kasılıyor, ağzına sıkı sıkı bağlanan bezin arkasından boğuk boğuk öğürüyordu. Vücudu neredeyse tamamen uyuşmuştu, bağlı olduğu tahta kolonun üzerinde yürüyen böcekler ensesinden içine girmiş, sırtını ısırmıştı. Gözleri kan çanağıydı; gözyaşlarını da, naylon urganın kestiği bileklerinin tiz acısını hissetmeyen kirli bedeni içiyordu.
Şehrin en pahalı mağazasından aldığı kazağını düşünmüyordu, ya da her gün özenle yıkayıp, taradığı saçlarını. Sadece o karanlık cehennemden kurtulmak, acı çekmeden nefes almak istiyordu.
Gördüğü, tahta kapının altından sızan cılız ışığın aydınlattığı taş basamaklardı, sadece. Arkasından da fare tıkırtıları duyuluyordu. Acaba o kemirgenler onu ne zaman kemirmeye başlayacaklardı? Ne zaman acıkacaklardı?
Derken kapı açıldı, genç kız yüzüne vuran ışığın etkisiyle gözlerini kıstı. Üzerine doğru yürüyen silueti zar zor seçebildi.
"Prensesimiz bugün nasıllar acaba?" dedi, onu o mahzene hapseden adam. Adamın küçük, zarif ellerini saçlarında hissetti. "Hâlâ çok güzelsin, biliyor musun?" Parmaklar yüzünde dolaşmaya başladı, çok hafif, sanki kırmaktan korkuyormuşçasına. Ürkek. "Seni hâlâ çok seviyorum. Peki bu sana acı vermeme engel mi? Olmamalı. Acı olgunluktur. Olgunlaşacak ve benim seviyeme ereceksin."
Adamın yüzünü gördü; gözlerindeki çılgın parıltıyı. O parıltıların kendi gözlerine de yavaş yavaş yerleştiğinin farkında değildi. Sadece titredi ve ağlamaya, kusmaya çalıştı.
"Şimdi göz kapaklarına bir krem süreceğim. Bir çeşit biberden yapılmış. Gözlerini kaparsan, çok acı çeker ve kör olursun. Bunu şunun için yapıyorum, birazdan buraya bir misafir getireceğim ve sen de olanları seyredeceksin. Çok romantik şeyler olacak, inan bana. Ve sesini çıkarmayacaksın, bundan emin olmam için de gırtlağına küçük bir iğne yapacağım. Birkaç saatliğine ses tellerin işlevini göremeyecek."
Adam elindeki teneke, daire biçimindeki kutucuktan parmağına bulaştırdığı kremi, alıkoyduğu kızın gözkapaklarına sürerken gülümsedi; fakat az önce o fahişeye gülümsediği gibi değildi. Çok farklı, çok gerçek ve çok güzeldi. Kulun çılgınlığının tanrısına bulaşması gibi. Muazzam.
Genç kızın gırtlağına şırıngayı nazikçe sokup iğneyi yaptıktan sonra, bodrumun orasına burasına gelişigüzel bir şekilde atılmış eşyaları etrafına dizerek onu kamufle etti. Tabii kız, zavallı kız, önünü görebiliyordu. Görecekti.
Adam, kızın önüne geçip yarattığı tabloya bakan bir ressam edasıyla başını hafifçe yana doğru eğdi. Kız, adamın gülümsediğini göremedi; gördüğü başını yana eğen, uzunca boylu bir deliydi. Belki deli değildi. Sadece alışılagelmişin dışındaydı. Toplumun yontamayacağı kadar sert bir ruhtu. Üstelik seviyordu. Âşıktı.
"Ben gelene kadar uslu dur, siyah prensesim. Her şey çok güzel olacak. Bu sıkıntılar bitecek, güzel günler yaşayacağız seninle! Pis orospu, seni seviyorum!"

* * *

"Sen şair misin?" diye sordu Simone, adam kâğıt kokan geniş salona geri geldiğinde. Elinde bir kitap vardı. "Adın Cenk Oğuz Alaca mı? Gerçek adın bu mu?"
Adam sinirlenmedi. Bir ucuz fahişe tarafından olsa da, okunmak her zaman hoşuna giderdi. Yumuşak bir ses tonuyla "Hayır" dedi; "Adım o değil."
Simone kitabın arkasını çevirip adama doğru tuttu. "Arkasında resmin var ama." Yüzünde hınzırca bir ifade vardı. Belki gerçekten seviniyordu. Ayyaşlar ile yatmaktan farkı olacağına inanabiliyordu belki, belki de… Belki de günün birinde bir insanla aşk için sevişebileceğine inanabiliyordu, hâlâ.
Adam kitabı hemen tanıdı: " Yalnızlıkların Katili ". Gençken yazdığı şiirlerin bulunduğu bir kitaptı. Aklına anıların doluşmasına izin vermeden, "Biliyorum, o benim kitabım. Fakat gerçek adım Cenk Oğuz Alaca değil" dedi. Nazik bir hareketle kitabı kadının elinden aldı, çalışma masasının üzerine bıraktı. "O isim bir rumuz. Yazarların çoğu kendisini ispatlayana dek takma isim kullanır."
"Yani sen şimdi meşhur bir şairsin." Simone, adama usulca sokuldu, bir elini kalçasına, diğerini de omzuna koydu. Adam, fahişenin ağır parfümünün altındaki bulanık kokuyu duyabiliyordu; kirliliğin ve dayatmaların kokusu.
"Pek meşhur sayılmam." Simone'un bir zamanlar körpe, masum olan yüzü, yüzüne yaklaşıyordu. Yeşil gözleri gerçekten güzeldi. Dudakları… dudakları… Adamın dudaklarının önünde durdu ve hafifçe aralandı:
"Bana da bir şiir yaz, olur mu?"
Cevap beklemeden dudakları şairinkiyle birleşti. Derin derin nefes alarak, ağzını alabildiğine açarak, elleriyle adamı okşayarak öptü. Bu öpüşme bir dakika kadar sürdü. Sonra Simone yüzünü adamdan uzaklaştırmadan, gözlerinin içine bakarak "Hadi, ne duruyorsun? Bir şiir yaz vücuduma" dedi.
Şair adam "Yazacağım" dedi, "fakat burada değil." Çalışma masasının üzerindeki gaz lambasını aldı. "Karanlık mabedime gideceğiz. Eski şiirlerimin beni görmesini istemiyorum, çünkü kıskanıp bana zarar vermeye çalışabilirler."
Simone güldü. "Peki , beni mabedine götür."
Dışarıda yağmur vardı, tüm hızıyla sahneye çıkmış, malikanenin çatısında damlacık orkestrası konserine başlamıştı. Şimşekler de gök gürültüleri ile barışmış olacak ki, televizyon konseptinde melankoliye hizmet veriyorlardı. Ve rüzgâr hâlâ tahtındaydı, fırtına orgazm olana kadar da orada kalacaktı.

* * *

Kapı açıldı. Kızın kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Siluetler iki taneydi bu sefer; biri uzun saçlı, dolgun vücut hatlarını gösterecek dar elbiseler giymiş bir kadındı. Diğerini zaten tanıyordu. O adam onun için zalim bir tanrıydı. Tanrı âşık olunca böyle oluyordu işte. Ya da aşık olan tanrı oluyordu. Zulüm, zalim, mezalim!
"Burası kötü kokuyor ama!"
"Umurunda olmasın. Benim kokumu duy. Hisset, haydi!"
Kapı kapandı. Şimdi bir gaz lambası, bodrumun giriş katını titrek aleviyle aydınlatıyordu.
Kadın, adamı yavaş yavaş soymaya başladı. Ayaktaydılar. Adam kıpırdamadan duruyordu. Kadın, adamı okşayarak, öperek soyuyordu. Bir yandan soyunuyordu da.
Üstündekileri çıkarıp, göğüslerini adamın kasıklarına sürttü. Elleriyle cinsel organını okşadı. Adam kıpırdamadan duruyordu. Penisi iyice büyüdü, uzadı, şişti.
"Bununla mı şiir yazacaksın bana?" diye sordu kadın. Adam cevap vermedi, önünde çömelmiş olan kadına baktı sadece. Soluğunun hışırtısı duyuluyordu.
Kadın kafasını adamın kasıklarına gömdü. Emme, yalama sesleri ile gidip gelmeler başladı. Adam hâlâ kıpırdamadan duruyordu; fakat inlemeye başlamıştı. Hızlandılar, körüklendiler, coştular. Dışarıda fırtına da öyleydi, hissediliyordu.
Adam, kadının saçlarını eline dolamıştı. Kadın boynunu çeviriyor, kıvırıyordu. Arada bir başını çekiyor, şairin kaleminin ne halde olduğuna bakıyordu. Sonra devam ediyordu, şairin masa başındaki bunalımı : Gaz lambasında, eski bir kâğıda, saçlarını yolarak, sıkıntıyla inleyerek.
Sonunda doruğa varıyorlardı, adamın inlemeleri haykırışlara dönmüştü. Arada bir bodrumun karanlığında kalan kıza bakıyordu. Gidip gelmeler hızlanıyordu, hızlanıyordu.
Kız gördü. Adamın elinde bir bıçak vardı. Uzunca, hançer gibi kavisli bir bıçak. Adam! Adam başını arkaya atıp "Ben tanrıyım!" diye bağırdı, sonra bıçağı kasıklarında çırpınan kadının kafasına sapladı. Kafatasından yumurta kırılmasına benzer bir ses geldi kadının; gidip gelmeler durdu. Fırtına patladı, adam boşaldı, kadın can verdi.
Sonra her şey duruldu, dindi, sakinleşti.
Adam, kana ve meniye bulanmış penisini kadının ağzından çıkarmadı. Ölü kadın, adamın bacaklarına sıkıca sarılmıştı. Sanki ölmemişti.
Sessizlik.
Sessizliği şairin ünlemi bozdu:
"Hayır! Bırak! Isırma ulan! Bırak ulan! Bırak onu, orospu!"
Adam, kadının kafasındaki bıçağı tuttu, çekti, çıkardı. Acı acı haykırıyordu. Bıçağı telaşla kadının ensesine soktu, aynı telaşla karpuzu keser gibi ileri geri oynattı, yardı, kan fışkırttı. Kadın sessizdi, adam haykırıyordu.
"Bırak ulan! Bıraksana! Bırak!"
Kafası kadının bedeninden ayrıldı. Kanlar, alevin ışığında yer yer lav gibi parlıyordu. Bakırımsı koku da katıldı bodrumdaki sefil kokular tarikatına.
"Bırak!"
Kadın dişlerini kenetlemiş olmalıydı; kafasından ayrılan vücudu bir un çuvalı gibi yere serilirken, kesik başı hâlâ adamın kasıklarında asılı duruyordu.
Metalik bir ses işitti karanlıktaki kız, onu oraya hapseden adam, elindeki bıçağı yere düşürmüştü. Yakına. Belki kurtuluş kadar yakına.
Adam haykırarak kadının kafasını kasıklarından çekip, çıkardı. Bunu yaparken bir yabani otun köklerinden koparıldığı anda çıkardığı o ritmik "çıt" sesleri duyuldu.
Şair kalemine baktı; kökünden kırılmış, kirli sayfanın kanlı satırında kalmıştı.

* * *

"Nasıl bir anlayış olmalı?" diye sordu kendine, alnına dayadığı camın soğuğunu, içtiği sütlü kahve ile yok etmeye çalışırken. Penisi (ya da bir zamanlar penisinin olduğu yer) kanıyordu. Üşüyordu. Başı dönüyordu. "Ben birazdan bilincimi yitirecek ve öleceğim. O fahişe zaten öldü. O kız da orada ölecek. Bu mutsuz bir son mu? Böyle mi olmalıydı? Sanırım evet. Son şiirim de diğerleri gibi şaşırtıcı, beklenmedik ve vurucu oldu. Sevdiğim insanın yanında olamadım, olamayacağım. Sonsuza dek acı çekeceğiz. Fakat onu çok seviyorum ve bu da sonsuz… Bu da sonsuz…"
Şair kahvesini bitiremeden öldü. Örümcek onun cansız, kıpırtısız bedeninde dolaşmanın zevkini yaşadı.

* * *

Bodrumdaki genç kız, ayağının ucundaki bıçağa ulaşamadı. Bağlarını kesip, özgürlüğe ve hayata kavuşamadı. Pislik içinde ölmeden önce, şairi ve onu çok sevdiğini anladı. Şairi çok seviyordu. Tanrısını çok seviyordu.
Ölümden de çok.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics