MaviMelek
"Mızıkçılık kabul etmeyecek bir düzendi yalan. Yalan söylerken doğruyu söylemeğe başlamak, doğru söylerken yalan söylemek kadar mızıkçılıktı." - Bilge Karasu

[Deneme]"Soyut Bir Dikenin Acısı: Kahramanlık" | Melek Öztürk

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı | Bilge Karasu

"YALAN DA KÖLELİĞİN
ŞARTIDIR OYSA"

"Ya köle, ölümünün efendisinin elinden gelmesini isteyecek ölçüde seviyorsa efendisini? Ya kaçan köle, ölümünün efendisinden gelmesi için, ölümünü efendisinden dilenmek için ona dönerse?"
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı / Bilge Karasu

Bir gün bir mimara o güne kadar görülmemiş bir saray yapması görevi verilir. Bu, öyle bir saray olacaktır ki oraya giren herkes kendisini evinde gibi hissedecektir; ama aynı zamanda bu sarayın benzersiz olduğunu düşünecektir. Mimardan istenen bir şey daha vardır, kendisine verilen renkli taşlardan aynı renkli ikisi yalnız bir kere yan yana ya da üst üste gelebilecektir. Mimar, aradan epey zaman geçip yaşlandığı ve ölmek üzere olduğu sıralarda, iki taşı yan yana getirmeyi sürekli erteleyerek ördüğü parça parça duvarların hiçbir şeye benzemediğini, bunları birleştirmeyi başarabilse bile ortaya çıkacak yapının saraya benzemeyeceğini fark eder.
Bu masalın bize düşündürmek istediği nedir?
Bilge Karasu'nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nda anlatılan bu masalın yanıtını yazımızın ilerleyen satırlarında okumanız mümkün olacaktır.

Henüz ilk sayfasında “olmamalı”yla başlayıp son sayfasında “inanmalı”yla biten, kapağını kapattığımızda içinde en çok umudu saklı tutabildiğimiz Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (USBGA) iki bölümden oluşmaktadır. Kitapla aynı adı taşıyan ilk bölümde birbiriyle bağıntılı ve oldukça uzun olan “Ada” ve “Tepe” öyküleri, ikinci bölümde “Dutlar” isimli kısa bir öykü yer alır. Bir novella olarak da düşünülebilecek “Ada” ve “Tepe” öyküleri anımsamalarla geriye dönüşler, iç konuşmalar, düşünme süreçleriyle yol alır. Her iki öykünün karakteri de birbiriyle koşutluk içinde bulundukları yerin tepesine tırmanma eylemini gerçekleştirir. İlk öykünün başkarakteri Andronikos, “Ada”nın tepesine, ikinci öykü “Tepe”nin başkarakteri İoakim ise Aventinus'un eteğine tırmanır. Ama bu öyle bir tırmanıştır ki, farklı zamanlarda ve mekânlarda birbirinden ayrı bu iki yalnız adamın düşünceleri de uç uca eklenerek tırmanır ve zincirin halkaları tamamlanır. İkinci bölümde yer alan “Dutlar” öyküsünün başkarakteri Giulia Pozzi olmakla birlikte anlatıcı-karakter yazarın kendisidir; sanki Velázquez'in Nedimeler tablosunun bir köşesinde durup elinde kalem, metni kendi kendisine ayna kılarak, inanmayı ve umut etmeyi mümkün kılıyor.

İlk öykü “Ada”, Andronikos'un, ikinci öykü “Tepe” İoakim'in öyküleridir. Ancak öykü kişilerinin karakterlerini, yaşama bakış açılarını birbirlerinin öykülerinde daha açık bir biçimde görebiliriz. Andronikos'un öyküsü “Ada”da, kısmen de olsa İoakim'i, daha yoğun olması itibarıyla ikinci öykü “Tepe”de de Andronikos'u oluşturan etkenler bütünlenir.

USBGA'nın ilk metni “Ada”da kahramanlığıyla hayranlık uyandıran, yapayalnız bir başrol oyuncusu Andronikos daha ilk sahnede karşımıza çıkar. Ellerini kanırtırcasına gece boyunca küreklerini çektiği bir sandal yolculuğunu günün ilk ışıklarıyla sonlandırmak üzeredir, bir adaya gelmiştir Andronikos. Bu adanın Bizans'ın güçlü zamanlarında saray eğlencelerinin de düzenlendiği, harabelerinden anlaşılan İstanbul'un Prens Adalarından bir tanesi olduğunu tahmin etmemiz güç değildir.

Bilge Karasu “Ada” öyküsünde, metin içinde anlatıcı diliyle Andronikos'un iç konuşmalarını, zamandizinsel bir sıra izlemeden, anımsama süreçlerinin karışık düzeni içinde yansıtır. Andronikos geçmişindeki olayları şimdiki zamanda düşünür. Öykü kişisi ve anlatıcının konuşmaları ise yer yer gereklilik kipine dönüşür. Bu yüzden de “Ada”yı bir gereklilik haliyle okumaya başlarız: Olmamalı, kurmalı, unutmamalı, yapmalı, unutmalı, uyumamalı… Ama önce, “Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı.” (s. 10) Kurmak için de inanmalı insan. “Sevginin, kurmanın, yapmanın, sözü değil, kendi gerek; yaşanması gerek bunların…” (s. 56) Yeni bir hayat kurma düşüncesiyle gelir (kaçar!) Andronikos bu adaya; burada bulunma, yakalanma ihtimali neredeyse sıfırdır, yalnız başına rahatlıkla gizlenebileceği bir yerdir. Aslında onun kimseden korkusu yoktur, kaçmıyordur da. “Ada”nın tepesine çıkmaya karar verir; çünkü “İnmek için önce çıkmak gerek”lidir.

Kanla gelen resim-kırıcılık
Olması ve olmaması gerekenler bir yana Andronikos, salt sevginin bütün evreni ayakta tutabileceğine kendini inandırmış ve başkalarını da inandırabilmek için kısırlığı baştan kabul etmiş bir keşiş. Otuz üç yaşında, “Filistin'in bir dağında çarmıha gerili ölen o köylü ile aynı yaşta Andronikos…” (s. 10) Bir keşiş olarak çocuk denebilecek bir yaşta girdiği manastırda almış olduğu eğitimle içi inançla, sevgiyle doludur Andronikos'un; “Düne değin; insanlar arasında yaşadığına inandığı, yaşadığına kendini inandırdığı, inandırmaya çalışarak aldattığını anladığı güne, düne değin. Dün değil, önceki gün.” (s. 9) Haçlar, ikonlar, mumlar, İnciller, biçare insanların yardım dileyen elleri… Bir gün yeni bir “inanç”ın çıkagelip kapıyı sertçe çalmasına dek geçen zamanda Andronikos, hâlihazırda var olan inancını sorgulamayı aklından bile geçirmemiştir. Hayata gözlerini açtığı, sorgulamadan kabul ettiği, yaşamının bir parçası hatta bütününü kaplayan inancını bir kenara itip yeni, resimsiz inanca geçmesi, ant içmesi gerekmektedir. “Ada”ya varıp tepeye tırmanmaya başlamasıyla bu sorgulayış başlar. Pekâlâ, nedir bu yeni inanç? Kavramsal boyutta çok büyük önem taşımasa da, sebep-sonuç ilişkisi açısından yeni “inanç” konusunun çıkış noktasına kısaca değinmek gerekiyor.

Meryem ve Çocuk İsa ikonasıYeni inanca göre Bizans'ta o güne değin ibadetin bir parçası sayılan kutsal resimler yani ikonalar yasaklanır. Tahta üzerine yumurtalı ve mumlu boyalarla yapılan İsa, Meryem ve azizleri betimleyen resimlere “ikon/ikona” denilmektedir. Başlangıçta biçimden çok konuya önem veren bir anlatım diliyle dini bir olayın en açık ama huşu verici bir şekilde ortaya konularak halkın resim yoluyla eğitimi amaçlanır. Çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir ortamda, dini bir öz etrafında bütünleşmeyi sağlayan bu ikonların bir ihtiyacı karşılamaya yönelik ortaya çıktığı aşikârdır. İkonalara tapınma Hıristiyanlığın ilk yıllarına kadar dayanır, 6. yüzyılın ortalarındaysa giderek önem kazanır. Ancak putperestliğe karşı çıkan bir din, tapınmanın bir şartı olarak resimleri kabul edemezdi. “Resimlerin karşısında dua etmek, resimleri öpmek, resimlerden bir şey beklemek, puta tapıcılıktan başka bir şey değildi.” (s. 23) Aynı dönemde Katolik mezhebini temsil eden inancın merkezi Roma'daki Papa'ya göre resimler kutsal amacın dışına çıkmamalı, konu olabildiğince açık ve yalın biçimde imgeleştirilmeliydi. Oysaki Bizans Ortodokslarına göre, imgeler yararlı olmaktan öte, kutsaldı da. Böylelikle baskıyla, kanla gelen ve resim-kırıcılık (İkonoklazma) olarak adlandırılan bu dönem III. Leon'la (717-741) başlayıp V. Konstantinos'la (741-775) şiddetini arttırarak ilerler, arada kesintilere uğrasa da 843'e kadar sürer. Ancak şunu da hatırlatmakta fayda görüyoruz: Olay salt inanç meselesi değildir. İnancın özüyle alakası olmayan siyasal-ekonomik nedenleri de hesaba katmak gerekir. Kutsal resimleri yasaklayan ilk imparator III. Leon Doğuludur. Amacı, Doğu Eyaletleri'ndeki ordulara hoş görünmek olabilir. (O dönemde Bizans'ın doğu yöresine İslam dininin getirdiği etkileri düşünebiliriz. Yanı sıra keşişlerin çoğunluğu bu tartışmada ikonalardan yana tavır alır, çünkü bu onların aynı zamanda geçim kaynaklarını da oluşturmaktadır. Bu durumda resimlerin yasaklanmasıyla manastırların ekonomik anlamda gücünü azaltmak da hedeflenmiş olabilir.)

Ve karar kesindi, “Resimler yakılacaktı.” (s. 24) Özgürlüğün ortadan kalktığı, sınırları “baskı”nın kalın çizgileriyle belirlenmiş bir düşünce ve davranış etrafında bireylerin hareket etme imkânları vardır sadece. Resimleri ibadetin bir parçası olarak görmek bundan böyle yasaktı. Her “yasak”ta olduğu gibi bu yasağın da zindanlarda çürümeyi, işkencelerde ölmeyi göze alan kurbanları olur. Andronikos ise böyle bir sürecin eşiğinde, gözlerden ırak, tepesine tırmanmakta olduğu “Ada”sında “yeni” ile “inanç” sözcüklerini kafasında bağdaştırmaya çalışır, ne ki her iki sözcük de belirli bir yaşam biçiminin getirdiği “alışkanlık”ları kenara itip değer yargılarıyla bağdaşmaz. Öyleyse geri dönüp ona bu yeni inancı buyuran “efendi”siyle yüzleşmelidir. Andronikos'un eski inancını savunmaya gerek duymadan “ant içmemeğe geldim” (s. 87) dediğini, acıyı son damlasına dek içmeye kararlı olduğunu, dönüşünü USBGA'nın ikinci öyküsü “Tepe”de İoakim'in öyküsünden öğreniriz.

İkinci öykü “Tepe”ye tırmanmadan önce şu soruyu sorabiliriz: Peki, Andronikos eski inancını savunma gereği neden duymaz? Nietzsche'nin şu sözünü hatırlamak uygun düşecektir bu noktada, “Pislikten tiksinti öyle büyük olabilir ki, bizi kendimizi temizlemekten –kendimizi ‘haklı çıkarmaktan' alıkoyar.”(1) Öte yandan inancın da bir önemi kalmamıştır Andronikos için. Çünkü “İnanmanın kolaylığı, korkunç ölçüdeki güç kolaylığı içinde kendini düşünmemiş gibi hiç…” (s. 47) Kaçıp adaya sığındığında inancı uğruna ölmeyi göze alamadığını, yıllarca yalan yaşadığını, kendini ve çevresindeki herkesi aldattığını anlar. İyinin ve kötünün ötesinde yine bir insan eliyle oluşturulan baskıya karşı koyamayacağını anlar. “O bileği bükmeğe gücü yetmediği, yetmeyeceği için, bu gücü bulma gücünü verecek bir inancı olmadığı için” (s. 18) de kaçar. Hiç olmazsa adasında ne eski ne de yeni inancına göre hareket etmesini, davranmasını buyuracak kimse olmayacaktır. Bilge Karasu'nun şimdiki zamanın akışında Andronikos'a mekân olarak adayı seçtirmesinin tek nedeni bu değildir elbette. Ona yalnız kalacağı bir ortam hazırlamak, kendi kendisini araştırması, kendi üzerine soru sorması, kendisini eleştirmesi, düşünmesi ve sonuçlara varmasını sağlamaktır. USBGA'da eylemler ve düşünceler eş zamanlı olarak ileriye-geriye doğru hareket eder.

USBGA'nın ikinci öyküsü “Tepe”de, Andronikos'un hikâyesi İoakim'in anılarında tamamlanır. İoakim için Andronikos bir usta, bir yaşama örneği, çok genç yaşta geldiği manastırda, “belki de ilk yaklaştığı adam, ilk konuşmak istediği, ilk konuştuğu, ilk sevmeğe başladığı, ilk güvendiği, bel bağladığı, ilk
Kendisini ilk kıran, ilk umut kırıklığına uğratan, daha sonra da kendisine ömrünün en büyük dersini veren adamdı.
” (s. 60)

“Temiz insanların başarısızlığıydı kahramanlık”
Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, Andronikos kendi gözünde saygınlığını yitirmemek, değerini düşürmemek adına ölümü göze alıp geri döner. Yeni inancı reddedip efendisine başkaldırır ve böylece köleliği kabul etmiş olur. Çünkü köle başkaldırmasıyla, efendisinin baskısının varlığını, kendisinin de köle olduğunu kabul etmesiyle her türlü cezaya boyun eğer. Andronikos'a uygulanan işkence diğerlerinden oldukça farklıdır, “İnsanın kafası bir canavar. Bu ceza” (s. 86), tüyler ürperten, şaka gibi, akla hayale gelmeyecek bir yöntem: Sürekli konuşma, hiç susmamacasına, durup dinlenmeden, uyumadan ölene dek konuşmaya mahkûm edilir. Arada yorulup sustuğunda mızraklarıyla dürtükleyen askerler dışında bu cezanın, “çamur gibi çiğnenmemiş bir söz sanatı oyunu”nun (s. 84) tek görgü tanığı İoakim olur. Sekiz gün sürecek ve dokuzuncu gün ölümle sonuçlanacak bu işkenceye, bağlı oldukları manastırın en genç keşişi olması itibarıyla İaokim tanıklık etmek zorunda kalır; baş keşiş ona cezasını çeken bir kölenin ölümünü izleyen bir “efendi” gibi, ama Andronikos'un aksine hiç konuşmaksızın, başında bekleme görevini verir, ki gelecekte Andronikos gibi kahramanlığa özenmesin.
Bu tanıklık henüz yirmi yaşında ve kişiliği tam anlamıyla olgunlaşmamış İoakim'in yaşamında dönüm noktası olur: “Sözlerden ördüğü tükenmez bir ipi boğazına dolaya dolaya tükenmişti Andronikos.” (s. 83)

Böylelikle ömrü boyunca kurtulamayacağı bir utancın yükü de bindirilmiş olur İoakim'in omuzlarına. Aslında burada dikkat edilmesi gereken nokta, eski veya yeni inanç değil, baskı yoluyla getirilmek istenen yeni bir köleliktir. Bu baskılanmanın sonucunda Andronikos efendisine başkaldırır, inancı uğruna ölümü göze alarak kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmasında çelişkiye düşmez. Başkalarının gözünde olmasa bile İoakim'in gözünde bir kahraman olur; “bütün anlattıklarında korku sözü geçmişti, ödleklik, alçaklık, şerefsizlik sözleri geçmişti. Ama bir kez bile kendinden dışarıya sıçrayan bir pisliğin sözü olmamıştı anlattıklarında, sayıkladıklarında. Andronikos belki bu temizliği yüzünden, hiç kimse bilmese de kahraman olabilmişti.” (s. 103) Ancak İoakim bir şeyin farkına varmıştır, tek başına bireyin başkaldırarak baskıyı yok etmesi mümkün olamıyor; Andronikos, “Kahramanlığın kocaman, uçsuz bucaksız gereksizliğini, boşluğunu göstere göstere, kahramanlaşıp ölmüştü.” (s. 99) Oruç Aruoba'nın da USBGA hakkında kaleme aldığı yazısında belirttiği gibi; “Kahramanlık boş bir şeydi, hatta değersiz bir şeydi, çünkü değerli bir kişinin kendini boşuboşuna harcaması, hiçbir şey elde etmeden, olumsuzca harcamasıyla gerçekleşmiş bir şeydi. Temiz insanların başarısızlığıydı kahramanlık.”(2)

Köle ile efendinin arasındaki ilişki
İoakim edilgen olmanın, çaresizliğinin utancıyla Andronikos'un ölümünün ardından kahraman olmamaya karar verir. Değer verdiği, çok sevdiği suçsuz bir insanın öldürülmesine seyirci kalıp susmakla dolaylı olarak zaten bir suça ortak olmuş ve kendi gözünde kirlenmiştir bir kez. Öyleyse ikinci kez, ama bu defa bilinçli olarak bir suç işlemelidir ki, heyecanla içinde taşıdığı kahraman olma isteğinin son kırıntılarını da yok edebilsin. İoakim'in trajedisi de asıl burada başlar: kendi eliyle var ettiği değerliliğini, biricik tilkisini suda boğarak öldürür; böylelikle inançlarını, değerlerini boğmuş olur, kendi gözünde ölünceye dek saygınlığını da yitirir. Eziyet edilirken bulup kurtardığı, boynundaki ipin yerine zincir bağlasa da sevgisini, dostluğunu kazandığı, deli gibi sevdiği tilkiciği manastıra döndüğünde hastalanmıştır ve acı çekmektedir. Tilkiciği elleriyle boğarak hem bu acıyı sonlandırdığını, hem de onu kölelikten kurtardığını düşünür.

Ya köle, ölümünün efendisinin elinden gelmesini isteyecek ölçüde seviyorsa efendisini? Ya kaçan köle, ölümünün efendisinden gelmesi için, ölümünü efendisinden dilenmek için ona dönerse?” (s. 113) Bu durumda İoakim'in dünyasında Andronikos ve tilkicik özdeş anlamlar taşımaktadır. Bilincinde olmasalar da ikisi de köledir, çünkü ikisi de ölümünü efendilerinin elinden bulur. Kahramanca davranışlarıyla İoakim'in hayatta bel bağladığı tek kişidir Andronikos. Bilge Karasu'nun bu noktada İoakim'e sordurduğu soru dün de, bugün de, yarın da her bireyin üzerinde düşünmesi gereken türdendir: “Köle ile efendinin arasındaki ilişki nedir?” (s. 113) Ancak burada bahsedilen klasik anlamda bildiğimiz ölen-öldüren, kaçan-başkaldıran kötü efendiyle kölesi arasındaki ilişki değildir. Daha ziyade Hegel'in Efendi-Köle Diyalektiği bağlamında olduğunu düşünebiliriz: “İnsan ötekine yaklaşırken kendi öznesini yitirir, çünkü kendi varlığını başka bir canlıda bulur; ikinci olarak, öteki ile beraber, ötekini asıl gerçek olarak dikkate almadığından [burada, yarı öz bilinçlilik açısından gerçek anlayışı olarak düşünülmeli] bu yolla sublasyona uğrar, ancak kendini karşısındakinde bulur.”(3)

Andronikos'un kahramanlığı karşısında İoakim, kendi öznesini yitirmemiş midir? İşkencenin üçüncü gününde, “oyunu, oynamağa, karar, verdik, ama, uzatmamız, için, sebep, yok, değil, mi, İoakim.” (s. 101) diye sorar Andronikos. Başıyla evet ya da hayır diyebilecekken İoakim, gözlerini yumar, sıkılmış yumruklarını kulaklarına vurur. Andronikos'a bir daha baktığı zaman da, yüzünde, “uzaklardan gelmiş bir gülümseyişten başka bir şey” kalmaz. Manastıra geldiği ilk zamanlarda, yeni bir inanca geçileceğinin söylentileri henüz ortalıkta dolaşırken, kısa bir süre sonra yedi günlük çileye çekilip sekizinci günün sabahı ölen yetmişlik keşişin sözlerini ansıyabiliriz burada: “Keşke şimdiden benim gibi sağır olabilsen…” Kulaklarını yumruklamasıyla İoakim geçici bir sağırlık durumu yaşar; tıpkı körleşme gibi, burada da sağırlık simgesel anlamda düşünülürse kendisini elli yıl sürecek bir yalanı, aldanışı yaşamaya mahkûm ettiğini söylemek yanlış mı olur… “Yalan da köleliğin şartıdır oysa. Mızıkçılık kabul etmeyecek bir düzendi yalan. Yalan söylerken doğruyu söylemeğe başlamak, doğru söylerken yalan söylemek kadar mızıkçılıktı.” (s. 116) Peki, bu durumda İoakim'i kahraman olmayan, işe yaramaz salt bir korkak olarak mı düşünmeliyiz, yoksa bir anti-kahraman mı? Bu mahkûmiyet İoakim'i alışageldiğimiz kahraman olmanın ötesinde Andronikos'un tam zıttı olması itibarıyla bir anti-kahraman haline getirir. Çünkü Andronikos'un ölümünde kahramanlığın boş ve anlamsız bir şey olduğunu görmüştür İoakim. Bu durumda şöyle bir sonuca varmak mümkün olabilir: “Ada”da Andronikos ne kadar kahraman olabilmişse “Tepe”de de İoakim bir o kadar anti-kahraman olur.

“Ölümsek hastaların saçlarını taratmak istemeleri gibi”
Araba devrildiği halde boşlukta hâlâ dönen tekerleklerin merkezine sıkışıp kaldığının farkındadır İoakim. Bir seçim yapması gerekmektedir. Ama o, ne köle ne de kahraman olmayı seçer. Andronikos gibi “Ada”ya veya eski inancın kölesi olan birçok keşişin yaptığı gibi, “yeni bir iş, yeni bir felsefe, yeni bir değer” (s. 106) olarak ortaya konan Kapadokya'ya “kaçmak” fikri de cazip gelmez İoakim'e. Çünkü ne baskıdan kaçmakla ne de kahraman olmakla baskının yok edilemeyeceğinin farkındadır. Öyleyse kaçmanın bir başka yolu olmalıydı.

İoakim gemiyle eski bir Bizans eyaleti olan Ravenna'ya oradan da Roma'ya geçer. Bizans'ın düşmanı olan Papa'dan “Ölümsek hastaların saçlarını taratmak istemeleri gibi,” (s116) eski inancını taze tutabileceği bir manastır ister. Böylelikle, “Roma'nın Baş Papazına sığınmakla, gerek Başkentin, gerek kaçaklar vadisinin ilençle anacağı biri olacaktı. Kahraman olmayacaktı. Efendisine dönmeyecekti, efendisinden kaçanlara katılmayacaktı. Ne köle olacaktı ne kahraman.” (s.115)

Bizans putkırıcısıBu arada bir parantez açıp belirtmekte fayda görüyoruz. Bilge Karasu'nun USBGA'nın her iki metninde de hiçbir şekilde tarih vermemesine rağmen Andronikos ve İoakim'in hangi yıllarda yaşadıklarını, öldüklerini rakamlarla konuşarak hesaplamamız mümkündür. III. Leon (717-741) zamanında, 726'da Resim-kırıcılık dönemi başlar. 741'de III. Leon tahttan iner, yerine V. Konstantinos (741-775) gelir. (V. Konstantinos'la Bizans , Resim-kırıcılığın en katı dönemini yaşar. Resimler bir yana, yeni yasalarla keşişlerin din dışı hayata geçmeleri, yeni keşişlerin yetiştirilmesi ve hatta manastırların kapatılması buyrulur.)
Andronikos öldüğünde İoakim 20 yaşındadır. Gemiyle önce Ravenna'ya oradan da Roma'ya geçmek için yaklaşık 15 yıl kadar beklediğini kitapta anımsamalarından öğreniriz; bu durumda 741'de V. Konstantinos başa geldiğine göre İoakim 35 yaşındaydı. İoakim burada kurmuş olduğu manastırda 35 yıl kadar yaşar ve yetmişlik bir keşiş olup resim-kırıcılık döneminin bittiği haberi geldiğinde yedi günlük çilesine çekilip ölür. 741'e 35 yılı eklediğimizde İoakim'in öldüğü tarih 776 yılına geliriz; bu tarihe göre, (1 yıllık bir sapmayla olsa da) 775 yılında İmparatoriçe İrene'nin tacını giydiğini ve resimlerin geçici bir süreliğine de olsa serbest bırakıldığını kaynak kitaplardan öğreniriz. Bu tarihsel hesaplama sonucunda Andronikos'un “Ada”da tepeye tırmandığı tarihin 726 olduğunu açıkça görürüz. USBGA ile ilgili Güven Turan'ın “Ada'da Zaman Kullanımı”(4) başlıklı yazısında, -salt “Ada” metnini ele aldığı için olacak-, Andronikos'un “Ada”da tepeye tırmandığı 730 tarihi ve 30 yaşında olduğu yargısı geçersiz kalır. Ayrıca “Ada”nın ikinci sayfasında Andronikos'un 33 yaşında olduğu bilgisi mevcuttur.

Parantezi kapatıp yazımızın başında “Tepe” öyküsünden aktardığımız İoakim'in Ravenna'ya giderken gemide karşılaştığı Doğulu kölenin anlattığı mimar masalına gelirsek… Doğulu köle, masalı anlattıktan sonra İoakim'e bu masalın kendisine neyi düşündürdüğünü sorar ve yanıtını beklemeden de “Hayat” deyip uzaklaşır. Tilkiciğin Andronikos'u imlemesi gibi mimar da İoakim'i imler. Ömrünün sonuna geldiğinde mimarın ördüğü parça parça duvarlar gibi İoakim de düşüncesinde parça parça anılarla hayatını, yıkılan duvarlarını yeniden kurup değerlendirme çabasına girer. Tabii Ravenna'ya giderken, gemide bunu düşünmemiştir; “Oysa yaptığı, o anda yapmakta olduğu” budur “başka bir şey değil.” (s. 111)

Kahramanlık yalnızca köleliği kabul etmekle mümkündü
Ravenna'da İoakim, istediği gibi bir manastıra sahip olur, yıllarca buranın baş keşişliğini yaparak eski inancını yaşatır. Yılların suçluluğuyla ve yorgun adımlarla ömrünün diğer yarısını, otuz beş yılını “Tepe”ye her akşam tırmanıp inmekle geçirir; ama “Ölmez. Ölemez. Yükünün altında ezilir utancından.” (s. 71) Andronikos'un acı çekerek ölümüne tanık olmanın, susmanın utancıyla elli yılını “soyut bir dikenin acısına” (s. 69) sığınmakla geçirir. Sisifos gibi hayatı boyunca yaptığı, “yokuştan aşağı kendini bıraktığı günlerden bu yana, yıllarca, yıllardır yürüyor. Katlanması gereken tek sıkıntı, kayıp yokuşun dibine vardıktan sonra duvarlara tutuna tutuna, kapaklanmamak için ağır ağır, ayağı kayıp yere yüzükoyun serilmemek için ağır ağır ilerleyerek, yeniden rahat, hız içinde kaymak üzere yokuşun tepesine, evinin önüne bir daha çıkmaktı.” (s. 73)

USBGA'nda “Tepe”ye son tırmanışında İoakim, ölüm korkusuyla geçen onca yıl bir yalanın gölgesine sığınmaktan başka bir şey yapmadığının farkına varır. Andronikos'un “Ada”da örmeyi, süslemeyi düşünüp vazgeçtiği duvarları kırık dökük de olsa örmüştür, ancak yaşamı boyunca tüm yapıp ettikleri boş işler olmaktan öteye gidemez. Bizans'ın başkentinden gönderilen ulak keşişin getirdiği habere göre resimli inanç artık özgürdür. Yurdunu terk edip bunca yıl düşman bir ülkede eski inancını koruduğu için İoakim kutlanır, kahraman ilan edilir. Ancak kahramanlık yalnızca köleliği kabul etmekle mümkündü. “Oysa İmparatorluk resimsizlikten batmış falan değildi.” (s. 117) İnançlarını gizlilik içinde sürdürenler için dünya başka türlü de olmamıştı. İoakim gelen bu haberle Roma'ya kaçış yolunu seçerek nasıl bir kolaycılığa kaçtığını, efendi değiştirerek (imparator yerine papa) köle olmaktan öteye gidemediğini geç de olsa anlar. Andronikos'un işkencesi sırasında kulaklarını yumruklayalı aradan elli yıl geçmiş ve şimdi hiç değilse ipi koptuğu yerden bağlamayı denemeli; “Elli yıldır getirdiği gevişi sona erdirmeli”dir (s.97) artık. “Ama buna inanmıyor. İnanıp, inandığına inanıp, inandığına artık inanmayıp, inanmadığına artık inanmayıp, inanmadığına inanmadığına artık inanıp inanmayıp” (s. 82)

“Tepe”ye tırmanırken İoakim, “Gülüyor. Ölüme ıkınmak. Güldürücü bir düşünce.” (s. 97) Bu düşünce ona gülünç gelse de gençliğinde manastırda yedi günlük çileye çekilen yetmişlik keşişin yaptığı gibi, çileye çekilip kaçışlarını sonlandırır ve bu son tırmanışıyla da İoakim, “kapanan bir tecimevinin, bir ömrün, bir kitabın hesabını yaparak” (s. 110) mimarın yapamadığını yapmış olur.

Korkusuz çocukluğun karartma geceleri
USBGA sanıldığı gibi sadece “Ada” ve “Tepe” öykülerinden oluşmamaktadır. Bu metinler kitapla aynı adı taşıyan ilk bölümün kopmaz biçimde birbiriyle bağlantılı iki metnidir. İkinci bölümünün öyküsü “Dutlar” ise kendi içinde bütünlüklü tek bir metinden oluşuyor olsa da, bireylerin “baskı” karşısında takındıkları tavırları ele almasıyla temaları ortaktır. İlk bölümde ele alınan Bizans'ın baskıcı 8. yüzyılından geçip ikinci bölümde yer alan “Dutlar”la iki farklı zaman dilimine, 1940'lı yılların Mussolini dönemi İtalyası'na ve Demokrat Parti'nin iktidarda olduğu 27 Mayıs 1960 öncesi Türkiyesi'nde yaşanan baskı dönemlerine kısmen de olsa tanıklık ederiz böylece. USBGA 1970'de yayımlanıp, 1971'de Sait Faik Hikâye Armağanı aldığı günlerde günümüzü anlatmadığı gerekçesiyle eleştirilere maruz kalır. Ancak “Dutlar” öyküsünde Bilge Karasu yakın geçmişimizi de ele alarak bu eleştirileri haksız kılar.

Öykünün hem yazarı hem de anlatıcı-karakteri, anılarında çocukluk yıllarına, İstanbul'a dönüş yapar. Altı yaşındayken sayfalarını karıştırdığı İtalyanca bir derginin son sayfasında yer alan renkli bir resimden Mussolini'nin askerleri tarafından Habeşistan'ın işgal edildiğini öğrenir. Paralel olarak yine aynı dönemde piyano öğretmeni Giulia Pozzi Roma'dan eşi Gigi'yle birlikte içinde bulundukları baskıyla mücadelelerini sürdürebilmek için İstanbul'a kaçarlar. Çünkü Roma sokaklarında dövülen, dövülme korkusuyla hintyağı içmek zorunda kalan insanlardan söz edilmektedir. Kısa bir süre sonra Gigi işi nedeniyle Arjantin'de yaşamak zorunda kalır, bir yandan da ülkesindeki baskıcı yönetime karşı muhalefetini sürdürür. Giulia İstanbul'da yalnız kalır, İtalyan konsolosluğuna çağrılıp sorgulanır. Piyano derslerinin devam ettiği günlerin birinde İtalyan konsolosluğundaki bu sorgulanışını baba Karasu ve anlatıcı-karakterle paylaşır. Baba Karasu'nun isteğiyle Giulia ülkesinde faşistlerin söylediği “Giovinezza”yı çalıp söyler, şarkıyı faşistlerin de söylüyor olması çalmaması için engel değildir; “Besbelli, ‘gençlik' diye başlayıp giden şarkıyı çalıp söylerken kendi gençliğini, Gigi'yi anıyor, Mussolini gençliğinin şarkısıyla kendi mutluluğunun yıkılışı arasındaki bağı unutuyordu.” (s.133)

Öte yandan da İkinci Dünya Savaşı yaşanmakta ve Türkiye'de geceleri karartma yapılmaktadır. Londra ve Berlin radyolarından, o dönemde, Nazi propagandası amacıyla çalındığında hem Alman hem de müttefik askerleri tarafından büyük ilgiyle dinlenen “Lili Marleen” şarkısı duyulmaktadır. Şarkının Lale Andersen yorumu başta Bilge Karasu ve birçoklarının yüreğinde farkında olmaksızın özlemler, acılar ve anılar yaratır.

Öykünün ikinci farklı zaman diliminde korkusuz çocukluğun karartma gecelerinden yazarın yetişkinlik dönemine, Ankara'ya geçiş yapılır. Demokrat Parti'nin iktidarda olduğu 27 Mayıs 1960 öncesi Türkiye'sinin baskı döneminde yaşananlar konu edilir. Demokrat Parti, Türkiye'de demokrasinin gelişmesi için büyük umut olur, fakat çok geçmeden tek parti iktidarı dönemindeki gibi baskıcı eğilimler gösterir. Halk Partisi, aydınlar, bir kısım bürokratlar, üniversiteler ve basın tarafından yansıtılan karşıt düşünceler dikkate alınmaz, muhalefet artar. Ancak Demokrat Parti baskıları azaltmak yerine bütün yayınları sansürlemek, her türlü toplantıyı ve siyasal eylemi yasaklamak gibi diktatörce yollara başvurur, bu da öğrenci gösterilerinin artmasına ve siyasal tedirginliğin tırmanmasına yol açar. Çok geçmeden 27 Mayıs 1960 sabahı Silahlı Kuvvetler yönetime el koyar. Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koymasının belirtilen amacı, demokrasiyi yeniden kurmak ve serbest seçimlere gitmektir. Pek çok değişik grup ve sınıflar, demokrasinin kurtarılması gerekçesiyle bu darbeyi destekler.

“İnanmak için. İnanmalı işte”
“Dutlar”da anlatıcı-karakterin 1960 yılının Mayıs ve Haziran aylarında ağaçlıklı bir yoldan postaneye doğru giderken yapmış olduğu yürüyüşler konu edilir. İlk yürüyüşünde yazar, dut ağaçlarını tırtılların sarmış olduğunu fark eder. Yapraklar dut salgısına dönüşmüş ve ne kadar dikkat ederse etsin üzerinden birkaç tırtıl temizlemek zorunda kalır. Bu yürüyüşü sırasında yolda silahları önlerinde oturup sohbet eden askerleri görür. İki kilometre ötede Kızılay'da gösteriler, yapılmakta, şarkılar söylenmekte, insanlar kovalanmakta ve tutuklanmaktadır. İkinci yürüyüşünde, “ağaçlardan iplik iplik sarkan, sallanan tırtıllar”ın (s.134) çoğalmasına bağlı olarak birtakım adamların da gitgide köstebekleşmesiyle, tutuklanan insanların sayısı da orantılı olarak artar. Birkaç hafta sonra tulumbalı makinelerle ağaçlara mazot sıkılır ve tırtıllar temizlenir, ardından ortalığı sel götürürcesine, saatlerce yağmur yağar. Askerler artık yoktur; Tuna nehrinin akmayacağını, akmaktan vazgeçebileceğini söyleyen şarkılara karşılık veren utkulu şarkılar çoğalır. Dutlar yeniden yapraklanır, yeşerir. “Ağaçlar yaşayışlarını sürdürmek için yazın gerektirdiğini tırtıllara karşın, yapmışlar; şimdi bir soru var kafamda: Güdük kalmış, gelişemeden dökülmüş, çiğnenmiş yemişlerini de bir daha verebilecekler mi?” (s.131)

Şimdi ile geçmişin iki farklı zaman diliminde olayların paralel akışıyla imgesel anlamda bağıntılar kurulabilir: Buna göre tırtıllar baskı yönetimine hizmet eden asker ve polisleri; dut ağaçları Kızılay'da şarkılar söyleyip baskılara karşı çıkan insanları; tulumbalı makinelerle ağaçlara mazot sıkılması Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koymasını; yağmurun yağmasıyla ortalığın temizlenmesi baskı yönetimine hizmet eden kişilerin tutuklanması olaylarına karşılık geldiği düşünülebilir.

Sonuç olarak: “Tepe” öyküsünde İoakim'in hayalini kurduğu, bireylerin baskı ve şiddete maruz kalmayacağı toplum düzeninin mümkün olabileceğine dair umudu yeşertir, yeniden yapraklandırır “Dutlar” öyküsü. Bireyler topluca karşı koyduğunda, imkânsız olanın gerçekleşebileceğine inanılabilir. İnsan eliyle başlatılan baskı, yine insan eliyle sonlandırılabilir. Kaçarak değil, savaşarak. Tek kişi olarak değil, hep birlikte. “Dutlar”, kahramanlığa artık ihtiyaç duyulmayacak bir toplum düzenine geçebilmek için, toplu kahramanlıklara gereksinme olduğunu düşündürür. Tabii bunun için de, dış baskılar olmaksızın bireyin kendini var etmesi, yaşamayı eskitmekten korkmadan yaşanıp tüketilebileceğini, ama önce bir şey yapmak/başlamak için karar vermesi, verdiği kararın sonuçlarını da göze alması gerekir.

USBGA'nın ilk iki öyküsünde irdelenen inanç sorunu ise, “Dutlar”la farklı bir boyutta yeniden karşımıza çıkar: “Bir daha bakıyorum yapraklara. İnanmak için. İnanmalı işte. Karşımda duruyor, güneşi durduruyorlar yukarılarda. Tuna nehri akmaz olur mu?” (s.138)
Bu sözler "Plevne Marşı"na gönderme niteliğindedir. Tıpkı Giulia'nın yurt dışında bulunan bir muhalif olarak Mussolini döneminin bir marşı olan “Giovinezza”yı çalıp söylemesi gibi. Hatırlatmak isteriz: 27 Mayıs öncesi ilk sivil itaatsizlik eylemi olarak nitelendirilen Kızılay buluşmalarında bu marş söylenmiş ve Menderes'e karşı hareketin simgesi olmuştu. İlk kıta bildiğimiz şekilde. Sonraki kıtalar değiştirilmiş: “Olur mu böyle olur mu / Kardeş kardeşi vurur mu / Kahrolası diktatörler / Bu dünya size kalır mı…”(5) (Ruhi Su yorumu için: http://video75.com/2kAWTF_Vk0H/ruhi-su/)
~~~

Dipnotlar:
(1) Friedrich Nietzsche, "İyinin ve Kötünün Ötesinde" (Bir Gelecek Felsefesini Açış), Çev.: Prof. Dr. Ahmet İnam, Yorum Yayınevi, İstanbul: 2. Baskı, Ekim 2001.
(2) Oruç Aruoba, “Sevgili Hocam ve Sevgili Ustam”, Bilge Karasu Aramızda, Hazırlayanlar: Füsun Akatlı – Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları, Birinci Basım: Kasım 1997.
(3) http://tr.wikipedia.org/wiki/Efendi-k%C3%B6le_diyalekti%C4%9Fi
(4) Güven Turan, “Ada'da Zaman Kullanımı”, Bilge Karasu Aramızda, Hazırlayanlar: Füsun Akatlı – Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları, Birinci Basım: Kasım 1997.
(5) http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=osman%20pa%C5%9Fa%20mar%C5%9F%C4%B1

Kaynakça:
- Bilge Karasu, "Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı", Metis Yayınları, İstanbul, 9. Basım: Eylül 2007
- Oruç Aruoba, “Sevgili Hocam ve Sevgili Ustam”, "Bilge Karasu Aramızda", Hazırlayanlar: Füsun Akatlı – Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları, Birinci Basım: Kasım 1997.
- Ülker Gökberk, “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı Üzerine”, Bilge Karasu Aramızda, Hazırlayanlar: Füsun Akatlı – Müge Gürsoy Sökmen, Metis Yayınları, Birinci Basım: Kasım 1997.
- Münevver Kırşallıoba, “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nda Olay Örgüsü” (Yüksek lisans tezi), Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ağustos 2004.
- E. H. Gombrich, "Sanatın Öyküsü", Çev.: Bedrettin Cömert, Remzi Kitabevi, İstanbul: 4. Basım: 1992.
- Michel Kaplan, "Bizans'ın Altınları", Çev.: İhsan Batur, YKY, İstanbul, 1. Basım: Mayıs 2001.

~~~
Sayı: 46, Yayın tarihi: 04/05/2010

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics