MaviMelek
"İlk gök doğmadan gittim, anısızlığın akçılında çiçekleniyordu sessizlik." - Hallaç / Leylâ Erbil

[Öykü]"Uğraşsız"* | Leylâ Erbil

Uğraşsız | KaraÇizme

"BİR BAŞKASI BELKİ ANLARDI"

Olduğum yerde uyuyakaldım. Çevrem sıcacık. Sıcacıklığı beni uyandırıyor. Başımın ucunda kırmızı topraklı adalardan birinde bilmemkimle geçmiş bi gün var. Güneşten, derimle bir tüylerim de yanmış; Gauguin'den tanıdığım bi renk almışım. Yüzükoyun uzanmış kuruyorum. Dışım, çevrem: gözleri kıpkırmızı sulanmış, külhan, kaçamaklı okullular, cezaevleri, varsayımcılar, yıldızlar, köpeklerle dolu; hıncahınç. Yanıbaşımda bu olmasa! Bu, çok karı görmüş, yapmacıklı, içinden koşullu adamı sevmiyorum. Onun, ağacı, kediyi, denizi sevmesi benim yüzümden. Bu maviliğin, bu pırıl pırıl sarıların içinde hangi kadın olursa, onun yüzünden tüm nenleri sevmeye razıdır. Bense, arkadaşlığını, parasını, anlayışsızlığını, yeri göğü sevdiğim için mi çekiyorum? Ermiyo aklım bu işe… Ermesin, düşünmem de. Suya dalıp çıkıyor, beş dakkada kuruyuveriyorum. Şu kayacığın üstünde, otu önüne yığılı sıpa gibiyim. Keyifli keyifli. Vızgeliyor her şey. Yirmi beş yılın yuvarlanışı, sabahlara dek okumalar, ilk öpüşmeler, umutlar, özentiler, içinden çıkamadığım insanlar, haksızlıklara diş bilemeler, çekip gitme özlemleri, adamın birini sevivermek, ölüm… Hernen kalakaldı işte, hernen kalakaldı. Gitgide daha da kötülüyo mu, kötülesin.

Başucumdaki adam. –Sırtın soyuluyor– diyo. Sırtıma dokunuyor böylece. –Aldırma, soyulur– diyorum. –Sırt işte.– –Ne hard bir kadınsın!– diyo.

Aksine, diyorum, içimden; aksine bir yere kadar, aksine, hoş sen de ondan sonrasına gönüllüsün ya, –acıktım– diyorum. Barbunya konservesi açıyor. Kutunun kapağı elimde. Bıçaklaşıyorum. Domatesi bölüyor, ekmeği koparıyor. Kapakla oynuyorum; tırtıllı keskinliğiyle. Bi nen anladığı yok, diyorum içimden; hiç bi nen anladığı yok. Akşam dansa gidelim diye tutturacak, ötegün görüşelim diye. Dostsuz, uykusuz, uğraşsızım. Razı olacağım, biliyorum… Anamı düşünüyorum. –Bu hayat böyle yürümez, der; kendini derle topla, âlemin nazarını düşün.– Bu hayat böyle geçer, böyle geçmeli! derim içimden ya, gene de uydururum bir iki nen. Ama gayri yalanlar, kaytarmalar kurmak hoşuma gitmiyor, sevmiyorum, üşeniyorum. Doğrusunu söyleyebilsem bir! Yüzmelere gidiyorum, desem, adamın birinle, meyhanelere gidiyorum, desem… Dans etmeye gidiyorum. Adam usulca elimi öpüyor. Hoşuma da gidiyor. Böyle, bu kadar olsun istiyorum. Kutu kapağını tutan elimle vuruyorum omzuna; kanayıveriyor. –Öldürsen de seviyorum– diyor. –Sen de seviyorsun.– diyor ardından. –Neden, senle çıkıyorum diye mi? Alaturka düşünme, dostum,– diyorum. İçerliyorum da dostum dediğime… –Kadınlığımla uğraşmasan daha bi yakın, daha erinçli olurum sana.– Denize, daha ötelere, bulutlara bakıyor. İstemiyor öyle yakın olmaları, arkadaş olmaları bir kadınla, belli… Erkekliğine yediremiyor belki de. Haklı da Osmanoğlu bu, Osmanoğlu Cemal Bey. Kanı, omzundan dirseğine doğru kayıyor Osmanoğlu Cemal Bey'in. Hoşuna gidiyo bu hal. Onu sevdiğime sayıyor; düpedüz bunu. Çatıldı Cemal Bey. Yiyoruz çatık çatık. Onunla doğru etmediğimi düşünüyorum. Biliyorum da, bi nen vermeyeceğimi. Taş çatlasa ne etimden butumdan, ne duyularımdan zırnık vermeyeceğimi biliyorum. Oysa, bir punduna getirir, nasıl olsa alırım, diye düşünüyor. Omzunu yıkıyor tuzlu suyla. Güneş tam tepemde kımıl kımıl. –Nasıl resimler yapardın?– diyorum. –Peyzaj– diyor, sırıtıyor. Ömrünce tuval önüne oturmuşluğu yok belki de, yok ama; kızım, diyorum, daha ne Osmanoğulları nice hanımlar önünde bedizcilik, ozancılık taslayacak. Taslasınlar tabii, biz de bilmezlikten geliriz; yadsırız oyunbazlığı. Ya bu sorunun ucu nerelere varır? Kalıyorum orda. Bu hayat böyle geçer, geçiverir diyemiyorum gayri. Bu ne biçim iş? diyorum. Diyorum, şu da bi insan: görgüsü, bilgisi, ergeleri, kafası, gönlü yerli yerinde biri. Yine de bi nen anlamıyorum ondan. Bir insanın, öbür insandan bi nen anlamayışını düşünüyorum. Bu önemli bir durum gibime geliyor. Bu oyunlar, bu sürüp giden gizli saklılıklar, bu pirelenmeler kaçırıyor tadını dostlukların, sevilerin, yaşantıların tadını, cıvıl cıvıllığını diyorum. Kalkıyoruz. Ateşe kesmiş derimize değiyor deniz. Acı duyuyorum hep, varolmanın tadından, canım bir yana, vücudum öte yana ayrılıyor, kayboluyorum sevgiden, ufalıyorum gitgide, bağıra bağıra kıvançtan… Kolu belimi sarıveriyor adamın. Dalıveriyorum suya. Usumu başıma takınmalı, cilve sanacak, üsteleyecek adam. Cilve sanıyor, üsteliyor. Ne yapsam? Nasıl davranmam gerektiğini düşünüyorum harıl harıl. Al işte doğa sevgisini, varoluş sarhoşluğunu ko bi kenara, lâf dinlet Osmanoğlu Cemal Bey'e! Şöyle bir kaşlarımı çatıp, –Senin sandığın gibi değilim. Ben bu biçim cilvelerden katiyen haz etmem– desem. Basıyorum kahkahayı. Elimde değil. Bu hesaplı kitaplı davranışlar çok gülünç geliyor bana. Temelli umuda düşüyor, hemen seviniyor adam; –Canım benim– diyor. Tamam, diyorum, cilveleşiyoruz işte… Yok, anlatmalıyım, ille anlatmalıyım. Ona, –bak Cemal Bey– demeliyim, –senle denize domuza gelişimi yanlış yorumlama allasen! Gözünü seveyim, inan dediklerime, başka, kendince çıkarlar gözetme benden. Böyleyim işte, işim gücüm yoksa, canım da yüzmek istiyorsa, ya çevrem ne der diye düşünmem, atlatmam kimseyi, kalkar giderim…– Sanki söylemişim gibisine erinç, kıvanç duyuyorum. Kendimle oyun. Hem ne de olsa anlamayacak. Bir başkası belki anlardı, diyorum. Bok anlardı, diyor biri içimden. –Bok anlardı,– diyorum ben de. Tutup kafasını, Osmanoğlu Cemal Bey'in, denizin yemyeşil dibine itiyorum. –Eşşeoğlu eşşekler!– diye bağırıyorum sonra; Eşşeoğlueşşekler!
~~~

1968

* Hallaç isimli öykü kitabından yazarın izniyle…
- Leylâ Erbil, Hallaç, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Ekim 2004.

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 11/12/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics