MaviMelek
"(…) öldürmediysen kendini sahtedir acın değil mi,,, ama insan zorunlulukların da yarattığıydı ya hani,,, öyle öğrenmiştik bir zamanlar,,," - Leylâ Erbil

[Gökçeyazın]"Kadın, Mabet ve Şiddet" | Levent Açlan

Üç Başlı Ejderha | Leylâ Erbil

"DÜŞLE DOĞAR, DÜŞEREK ÖLÜR TÜM ÜÇ BAŞLI YILANLAR"

"Üç Başlı Ejderha'nın durduğu bu nokta, Spina, dünyanın ortası olan vajinadır (…)" - Üç Başlı Ejderha / Leylâ Erbil

Zaman parçalanır, dün bugün ve gelecek düşer, gerçeğin düşün ve anlatının üstüne. Üç Başlı Ejderha dikilir okurun karşısına ve dökülür çatallı dilinin ucundan karanlığımız, aydınlığımız ve griliğimiz. Bizleriz Üç Başlı Ejderha'nın hem başları, hem de o başları koparan.

2005 yılında yayımlanan bu görünüşü ince, öz kütlesi yoğun novella bir yandan üryan bir gerçeği gözler önüne sererken, öte yandan da bilinç dışının bereketli topraklarından imbikler cinselliği, şiddeti ve belleksizliği. İki uzun öyküden oluşur Üç Başlı Ejderha.

İlk öykünün konusu son derece tanıdıktır. Yirmi yıl evvel oğlunu yitiren bir anne vardır karşımızda. Gözaltında kaybedilen onca insanın üçüncü sayfalardan fırlayan gerçeği bir tokat gibi çarpar yüzüne okurun. Aralarda tarihi yarımadanın mekânsal belleği de didiklenir Erbil tarafından. Kaç kilisenin camiye dönüşmüş olduğu, ayakta kalan yapıların da nasıl tarumar edildiğini okuruz ara ara.

Üç Başlı Ejderha gibi üç koldan yürür öykü. Bir yanı dünse, diğer iki ayağı bugün ve yarındır. Kâh Tünel'dedir bir ayağımız, kâh Sultanahmet ya da Karagöl'de. Mekânlar ve olaylar arasında gidip gelirken hep anımsamanın eşiğinde buluruz kendimizi.
Medeniyetlerin üst üste bindiği bir şehirde, Erbil'in öyküleri de mekânsal ve tarihsel açıdan iç içe geçer.

Dün, din ve doğu

Bir kadın, bir anne ve bir suskun aydın olarak çıkar karşımıza anlatıcı. Anlatıcı deli midir gerçekten ya da yazar dış dünyanın bakışını mı yansıtır bize?

Ressam kız dinlerken, neden hiç sesini duyamayız? Acaba ressam kız öyküdeki kadının aynaya vuran ve lal olmuş yansımasından başka bir şey olmasın, diye düşünmeden edemeyiz. "Akarsu gibidir insan bilirsin kızım,,, giriverir biçimden biçime,,, öyle bir toprakta yaşıyoruz ki,,, eski bir duyguyu yeniden yaşar gibi sürekli,,," (s. 32)

Anlatıcı keskin sidik kokusunu özletir okuruna, %99(!) olmayı başardığımız memleketin, apartman aralarındaki çürümüşlüğünü koklatır ve izin vermez burnumuzu tıkamaya. "(…) benim tabur söverek yedi ceddine bu milletin ozon tabakasının dibine yapıştırır kendini,,, oyarlar biraz daha boşluğu,,, kara ağızlı kıyamet kuyusu,,, asitti, tükürüktü, tinerdi, çişti yağdırırlar üzerine insanlığın hoh kahkahalarıyla,,," (s. 28)

Yılanlı SütunYılanlı Sütun'un dibini görürüz hemen. Nefti pas, insanlığın ve hayvanatın leşleriyle dolmuştur. Acı çektire çektire, acı çekmeyi öğrenen bir çift göze bakar, hem anlatıcıya hem de o gözleri arayan her okura.

Öykünün sonuna yaklaşırken bir ses duyulur aniden ve gitgide sıklaşarak. İbrahim der, Malik der, ciğer yarası der ve susar. Ta ki okur belleğini zorlayıp “kahreden maraz”ı anımsayıncaya dek. Erbil, neden Maraş Katliamı'nı bu öykünün içine bir kolaj gibi yerleştirmiştir? Belki de bu soruya üç farklı açıdan cevap verilebilir:

İlki devletin ve toplumun, bireye ve farklı kültürlere karşı takındığı dışlayıcı tavır. İkincisi, dinsel bağnazlığa ve kökenlerine yönelik bir eleştiri. Son olarak da bu şiddet ortamından en fazla zarar gören kadın ve bu kimliğe biçilen onca rolün eziciliği. Böylece dün, din ve doğu dikilir karşımıza. Roma'dan başlar, Bizans ve Fatih'e uzanır; uzun ince bir kalem.
"(Üstümü arayınca 95 bin lirayı İbrahim'in üstünden aldılar.) Üç Başlı Ejderha'nın durduğu bu nokta, Spina, dünyanın ortası olan vajinadır ve bu 'orta' doğunun batının kuzeyin güneyin tüm zamanların ve tüm dünyaların merkezidir,,," (s. 61)

Dil oynar, düşünceler mıknatısa yapışan demir tozları gibi dağılır dağılır ve toplaşır. Düşle doğar, düşerek ölür tüm üç başlı yılanlar. "Üç Başlı Ejderha” aslında bir arayışın değil, bir kayboluşun öyküsüdür.

Edebiyattan sanata, mimariden politikaya toplumumuzun arafi ve arazi durumunu görürüz bu öyküde.

Dil parçalanır ve yeni bir şekil alır

Kitabın ikinci öyküsü “Bir Kötülük Denemesi” ise, tam bir imgesel fantezidir. Şair Tanrıçay'ın bitimsiz öfkesi, narsizmi ve kendini var edenleri yok etme arzusunu okuruz. Sık sık Freud'un libido ve agresyon kavramlarına rast geliriz satır aralarında. "Çünkü Tanrıçay öyle sıradan bir hasta değil aynı zamanda dünya çapında tanınan bir şair, nereden kaynaklandığını bilmeden kabul edilmiş bir dürüstlük anıtı, sınır tanımaz bir kurnazlık abidesi, yüreklerimize çakılmış bir korku totemimiz"dir. (s. 78)

Okur, yazar, şair, dost, düşman; herkes Tanrıçay'ın çevresinde döner, ama kimse haykıramaz onun nasıl bir … olduğunu. Korku imparatorluğu mu demeli, çocuksuz memleket mi? Ama bir sevgi teranesi tutturmuş gitmektedir karakterler. Korkulur dedikodudan ve yalnız kalmaktan. Onlar geri çekildikçe Tanrıçay çıldırır ve daha çok saldırır bu dost görünümlü hasımlarına. Ziyafet sofraları değil, sanki “İsa'nın Son Akşam Yemeği” verilir. Velhasıl Tanrıçay adının da çağrıştırdığı gibi, kendi korkularıdır tanrının kendisi.

Leylâ ErbilAnlatıcı onun en zayıf halini bekler tüm gerçeği haykırmak için. Ama en az Tanrıçay kadar hasta olmuştur ve gücün ya da güçsüzlüğün yarattığı patoloji Tanrıçay'ı olduğu kadar etrafındaki halkayı da sarmıştır.

“Bir Kötülük Denemesi”nin sonundaki Foucault alıntısı ise, ayrıca üzerinde düşünülmeye değerdir bizce.
Kendi yetkimle ben majestelerini yaralarlar,
Kral adına kralı tacından ederler.
Kül elması böyle yok eder.
” (s. 110)

Efsaneye göre iki bedeni olduğu kabul edilen bir kralın, doğal ve ölümlü olan ilk bedeni, ruhani kralın yetkileriyle ortadan kaldırılır. Yazarın bu ortaçağ metnini alıntılamasının kendince nedeni bilinmemekteyse de, bizce her türlü iktidarın hukuku kendi lehinde kullanması veya yorumlaması, ucu çok açık bir süreçtir. İdeoloji denilen öğretilerin ilkin kendi var edicilerini infaz etmesi de bu duruma örnek gösterilebilir.

Sonuç itibariyle, dil parçalanır ve yeni bir şekil alır, konu tanıdık olsa da öyküleme biçimi okuru zaman zaman zorlar. Üç Başlı Ejderha'nın her iki öyküsünde de, görünen ve gösterilen ana karakterler sıradan insanların dünyasından değillerdir. İlk öykü toplumun içine düşmüş olduğu açmazları, yozlaşmayı ve belleksizliği anlatırken, ikinci öyküde asıl sürpriz çıkar karşımıza. Böyle bir toplumun aydınında da nice nice hastalıklar vardır ve bunların dışa vurumuysa en az toplumunki kadar okura burnunu tıkatacak türdendir.
~~~

Üç Başlı Ejderha / Leylâ Erbil
Okuyan Us Yayınları, Aralık 2005; 110 s.

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 07/12/2010

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics