MaviMelek
Hermes Kitap
"Gerçeğe yönelmeyen her olasılık öğretisi, hiçlik içinde yok olup gider. Olasıyı tanımlamak için gerçeği ele geçirmek gerekir." Varoluşçuluk / J.P. Sartre

[Öykü]"Tutunamayanlar Ansiklopedisinden" | Ziya Alpay

Tutunamayanlar Ansiklopedisinden

"ÖLÜMÜN KOLLARINA UZANMAK"

Birkaç ay önce Selim Işık'ın yazmış olduğu günlüğün eksik yayınlandığını hissine kapıldım. Bir "Tutunamayan"ın romanın bütünlüğünü bozmamak için kitaba alınmadığını düşündüm. "Tutunamayan" kişileri öncelikle çok sevdiğim için, sonra onlardan birisi olduğum için eksik olduğunu düşündüğüm "Tutunamayan"ı yazdım…

Oğuz Atay'ın evine dün gece gittiğimde ona "Geniş Mezhepliler" adlı öykümü verdim. Öyküm diyorum ama aslında bana ait olduğunu söylemem güç. Çünkü "Tutunamayan"ları okuduktan sonra Selim Işık'ın kimliğine girerek yazmaya çalıştım. Zaten büyük ölçüde benzeştiğim için fazla zor olmadı. Biliyorum, belki birçok insan kendisini "Selim Işık"la özdeşleştirmiştir. Fakat ben kendimi onun ikinci kez dünyaya gelmiş hali olduğumu sanıyorum uzun zamandır. Atay'a bunları söylediğimde bana güldü. "Geniş Mezheplileri" de başarısız bulduğunu söyledi. Ben de bunun üzerine, edebi olarak başarılı olup olmamasının, yayınlanıp yayınlanmasının pek de önemli olmadığını, söylemek istediklerimi bir şekilde söyleyebilmiş olmanın bana yettiğini, zaten okumasını istediğim kişilerin yazdıklarımı okuduğunu söyledim. Sustu. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra ona Muzaffer Sakin'i verdim. Birkaç dakikada okudu hemen. Daha önce eline geçse bunu kitaba alabileceğini, artık çok geç olduğunu söyledi. Beni kapıya doğru uğurlarken gözlerime bakarak "İçinden geldiği gibi yaşa" dedi. Ben de bir müddet öylece kaldım. Ve ayrıldım.

***

Muzaffer Sakin: 19..'de bir varoş semtinde küçük bir gecekonduda dünyaya geldi. Annesi ona hamile olduğunu anladığında düşürmek istemiş, fakat çevresindeki eş-dost'un baskıları ve hamileliğinin dördüncü veyahut bilemediniz 5. ayını doldurmuş olması sebebiyle vazgeçmek zorunda kaldı. Muzaffer, annesinin 7 numaralı çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, EGO'da işçi olan babası yeni emekli oldu. Muzaffer, kırk yaşını aşmış olan annesinin sütü kesilmesi sebebiyle altı yedi aylıkken inek sütü içmeye mecbur kaldı. Vücudu zayıf ve hastalıklara karşı dirençsiz olduğu için terli terli su içtikten sonra boğazlarının şişmesi sebebiyle küçük yaşlarından itibaren babasıyla birlikte hastane ile ev arasında mekik dokudu. Bu yüzden otobüsleri ve dolmuşları hastaneye götüren araçlar sandı uzun bir zaman. Fiziksek rahatsızlıkları yetmiyormuş gibi bir de bilinmeyen bir sinirsel hastalık sebebiyle, ağlama krizleri geçirdi. Böylece ruhsuz ve duygusuz psikiyatristlerle ilk o zamanlar tanıştı.

Muzaffer Sakin iyi bir eğitim görmedi. Kalabalık sınıflarda zaten güçsüz olan sesi hep gürültüye geldi. Başkalarından kalan önlüklerle ve kitaplarla okula gitti. İlkokulu, yaramaz arkadaşlarının kavgalarını izleyerek, ön sıralarda öğretmenin sevdiği uslu ve çalışkan bir öğrenci olarak geçirdi. Gelecek vaat eden zeki bir çocuk olduğu düşünülüyordu o zamanlar. Fakat girdiği Anadolu Liseleri giriş sınavında başarılı olamadı. 23 Nisan'da yapılan bir müsamerede öğretmeni ona da bir rol verdi; ama o çekingenliğinden ve korkaklığından dolayı çıkamadı. Bir yaz tatilinde çantacı eniştesinin yanına çalışmak üzere gönderildi. Orada yakın bir camiye giderek kuran kursuna başladı. Fakat bir hafta geçmedi ki yeğeni Hasan'la birlikte merdivenlerden inerken düştü ve alnını mermere çarptı. Bu olaydan sonra bir daha işe göndermediler. İki ay alnından inen şişlik sebebiyle gözleri mosmor dolaştı. Bunların sebebinin annesinin "oğlum öğlenleri camiye mi gönderiyor seni enişten" sorusuna "hayır" diyerek yalan söylemesi olduğu düşünülüyor…

Ortaokulu ise teşekkür belgeleri alarak oturduğu sıradan hiç kalkmayıp kimseyle fazla konuşmadan tamamladı. Sinirsel rahatsızlığı birkaç kere tekrarladı. Arkadaşları onunla "ruh" diyerek dalga geçti. Birileriyle karşılaştığında ona hep "Hasan"ı gördün mü?" ya da "Hüseyin gelmedi mi?" gibisinden sorular soruldu. Mahalle maçlarında, oyunlarda başarısızdı. Takım seçilirken "Muzaffer'i siz alın, ya biz almayız" şeklinde tartışmalara sebep oldu. Çoğu yaşıtı atari salonlarında, "üç film birden"lerde zaman harcarken o kendisine yakın bulduğu bir arkadaşıyla civcivlerin, kedilerin, köpeklerin, kuşların peşinde koştu. Hayvan sevgisi gelişmiş olsa gerek. Ama bundan pek emin değiliz. Ve ayrıca ağabeylerinin verdiği dini kitapları, romanları okudu. Bir zamanlar balkona salıncak kurarak Robinson Crouse'u okuduğu da görüldü.

Lisede de aynı gidişat devam etti. Muzaffer sessiz ama çalışkan bir öğrenciydi. Üniversite sınavlarında başarılı olması bekleniyordu. Fakat olamadı. Son sınıfta çocukluğundan beri yakasını bırakmayan hastalığı nüksetti. Ergenlik çağının problemleri de buna eklenince durum içinden çıkılmaz bir hale geldi. Bir şizofren gibi yaşamaya başladı. Zaten pek dışarıya açık değilken iyiden iyiye içine kapandı. Ailesi onun yalnız kalmaması için yaşça ona yakın olan yeğenlerini seferber etti. Muzaffer o zamanlar çareyi dinde aradı. Her gün her gece "Rabbine" yalvardı durdu, kurtar beni bu dertten diye… Beş vakit namaz kıldı. Oruç tuttu. Nafile ibadetleri dahi yerine getirdi. Kış günlerinde bile sabahın ayazlarında camiye gitti. Yaşadığı psikolojik kâbus dolu günleri atlatmak için ders çalışmak yerine romanlar, hikâyeler okudu. Alt kattaki komşularının güzel kızına âşık oldu. Onunla giriş çıkışlarda karşılaşınca heyecanlandı. Fakat konuşamadı. Liseye giderken de hiç kız arkadaşı olmadı. Hatta erkek arkadaşı da yoktu diyebiliriz. Bir ara fena şekilde basketbole dadandı. Kendini öldüresiye basket oynadı. Bu sayede yeni arkadaşlar edindi. Hayatına "Süleyman" diye birisi girdi. Bu onun hayatındaki dönüm noktalarından biri olarak kaydedildi. Muzaffer hem psikolojik hem de fizyolojik olarak çok yıprandığı için "sinüzit" denilen berbat bir hastalığa tutuldu. Tam içindeki sinirsel rahatsızlığı, ergenlik bunalımlarını geride bırakıp ders çalışarak iyi bir okul kazanmak için çalışmaya başladığı sıralarda sık sık üst solunum yolu hastalıklarına yakalandı. Hayatından bezdi. Ne yapacağını şaşırdı. Allah'a isyan ederek namazı bıraktı. Süleyman'la birlikte ilk defa içki içmeye başladı… Onunla birlikte olmaktan mutluluk duydu. Her istediğinin tersine veren Allah'a "Süleyman" gibi bir dost verdiği için şükretti. Yaşamaya devam etti.

Üniversite sınavına üçüncü girişinde Ankara'da bir bölüm kazandı fakat beğenmedi. Çünkü bilgisayar bölümünde okumak istiyordu hep. Dördüncü kez sınava girdi ve Kıbrıs'ta bir üniversitede bilgisayarla ilgili bir bölümü kazandı.

Tabii ki tahmin edileceği gibi orada onu çoğunluğunu zengin babalarının parasıyla gelerek diploma denilen kâğıt parçasını alıp gitmek için gelen insanların oluşturduğu güruhtan birkaç kişinin haricinde pek adam yerine koyan çıkmadı. Çömezdi, insanlarla nasıl ilişki kurulacağını, nasıl geçinileceğini bilmiyordu. Ev temizliği, bulaşık gibi işlerden hiç anlamıyordu. Hastalıklarından sıcak bir şehirde kurtulacağını sanıyordu. Kurtulamadı. Burada anlatmaya gerek duymadığımız bir yığın rezillik ve sefillik yaşadı. Örnek vermek gerekirse: Muzaffer girdiği arkadaş grubunda (bu gruptakilerin onu adam yerine koymayıp dalga geçtiklerini neden sonra anlamıştı) bir arkadaşının kız kardeşinden çok kısa ve masum olarak kısaca bahsettiği bir mektubu Ankara'daki yeğenine göndermekten vazgeçip, "zaten Ankara'ya gidiyorum ne gerek var göndermeye" diyerek evde bırakır. Bu mektup da oraya gelen kızın abisi tarafından görülür ve okunur. Muzaffer geri döndüğünde Kıbrıs'a, kızın abisi tarafından sorguya çekilir, ifadesi alınır. Muzaffer bu olaydan sonra kızlardan uzak durmaya karar verir. Okulda başarı sağlayıp Ankara'ya yatay geçiş yapmanın hayallerini kurar. Başaramaz. Kıbrıs'ta sosyal gelişimini tamamlamaya çalışır. Kimlerin kendisine yakın kimlerin kendisine uzak olduğunun ciddi analizlerini yapar… Ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmeye çalışır. İnsanlarla sıcak ve dostane ilişkiler kurmak için çabalar. Yine de ortama ayak uyduramaz, hep dışarıda kalır. Sanki herkes ait olduğu grubu bulmuştur da bir tek o bulamamıştır. Tatillerde Ankara'ya döndüğünde Süleyman'la ve onun vesilesiyle tanıştığı iki insanla güzel zamanlar geçirdi, onları gerçekten sevdi, değer verdi. Böylece içinde biraz olsun yaşama sevinci duydu. SSK hastanelerinde hastalıklarına şifa aradı fakat aradığı çareyi hiçbir zaman bulamadı. Üçüncü sınıfa geldiğinde artık bir çömez değildi. Kendisine güzel bir ortam kurdu. Ailesini daha önceki yıllarda kaldığı dini cemaatte olduğuna inandırdı. Ama yine de ender anların haricinde Kıbrıs'taki hayatından memnun olamadı. Hiçbir zaman ailesinin yeterli sevgiyi, desteği ve güveni vermediğini düşündü. İyi geçineceğini düşündüğü insanlarla ev tutarak, kendi halinde yuvarlanarak, ders çalışarak, hayata tutunmaya çalıştı bir zaman. Ancak üçüncü sınıfta sahip olabildiği bilgisayarının başında müziklerle, programlarla uğraşırken İnternet'e de bağlanmaya karar verdi. Bir sitede tanıştığı İstanbullu bir kızla yazışmaya başladı. Zaten gerçekte birisiyle tanışması ve arkadaşlık kurması mümkün değildi. İlerleyen zamanlarda birbirlerine aşklarını itiraf ettiler yazılarla… Muzaffer derslere boş verip şiirlerle, hikâyelerle, deneme yazılarıyla meşgul oldu. Oldukça mutluydu. Sevdiğini ve sevildiğini hissediyordu. Kıbrıs sonrası tatilde Ankara'ya döndü. O yıl ev arkadaşlarından beklediği yakınlığı, dostluğu göremedi. Kalbi onlara karşı kırık fakat nette tanıştığı kıza karşı sevgi dolu olarak ayrıldı.

O yaz büyük ölçüde güzel geçmişti onun için. Sevgilisiyle mesajlaşıp konuşabilmek için cep telefonu aldı. Kendini bir rüya aleminde yaşıyor gibi hissediyordu. Tanımadığı duyguları tatmış, değer verildiğini, önemsendiğini düşünerek mutlu oldu. Fakat diğer taraftan buna inanamıyor ve bu ilişkinin bir gün mutlaka biteceğini düşünmekten de kendini alamadı. Fakat bununla beraber, o zamanlar hiç olmadığı kadar sağlıklı hissediyordu kendini. Buna rağmen çocukluğundaki sinirsel rahatsızlığı kendini göstermeye başladı. Muzafferin zihninde "bir daha eskisi olmayacak", "zekâmı kaybedeceğim" gibi paranoyalar gelişmeye başladı. Duyduğu şiddetli bir sesten sonra bütün bildiklerini unutacağını, içtiği biradan sonra eskisi olmayacağını sanıyordu. Tam bir obsesyon ve paranoya belirtileri gösteriyordu. Bu haldeyken İstanbul'a gitti ve onunla görüştü. Hemen ardından Kıbrıs'a gitti… Orada, birlikte ev tuttuğu arkadaşının ihanetine uğradığını düşündü. Büyük ölçüde yalnız başına kaldığı evde obsesyonları ve paranoyalarıyla yaşadı bir zaman. Sevgilisi ise artık ona antolojide mesaj yazmaz, cep telefonuna çağrı bırakmaz oldu. Sevginin gerçekliği sınanmış ve sonuçta bir anlamsızlık ortaya çıkmıştı. Sevilmeyi seven insanlarla işi olmazdı artık. Kendisini son sınıfta, her geçen günün o berbat memleketten kurtaracağı, arkadaşlarıyla güzel zamanlar geçireceğini düşünürken, terk edilmiş ve unutulmuş hissetti. Anladı ki orada onu anlayacak kimse yoktu. Kitaplara sarıldı. Teselli bulmaya çalıştı. İntihar hayallerinin sayısını artırdı. Bir türlü uygulamaya geçiremedi. Diploma törenin yapıldığı günde cübbe ve kep giymedi. Arkadaşı yüzünden verilemeyen ev kirası, ödenemeyen bakkal borcu yatakta bir o yana bir bu yana dönmesine neden oldu, ama yine de arkadaşına şey diyemedi. Kızamadı yüzüne karşı. Kendi kendini yedi. Olmadı. Diplomasını alıp da alelacele vardığı Mersin-Taşucu limanında son Taşucu-Ankara biletini aldı. Fakat zaman geçsin diye dolaşırken, otobüsün kalkış saatini kaçırdığı için sabaha kadar dolaşmak zorunda kaldı. Denize karşı ağladı. Kendine bakıp acıdı.

Ankara'ya geldiğinde kötü günlerin geride kalacağını, güzel günlerin başlayacağını sandı. Yine aldandı. Obsesyon ve paranoyalar devam ediyordu. Vücut direnci çok düşmüştü. İkide bir hastalanıyor, tüm keyfini ve neşesini kaybediyordu. Parası sigaraya bile yetmiyordu. Anladı ki bütün çabaları boşunaydı. Kıbrıs denilen cehenneme boşuna katlanmış, boşu boşuna oradaki insanların arasında bir yer edinmeye çalışmıştı. Hastalıklarından kurtulacağını, güzel günlerin geleceğini boşuna ümit etmişti. İçinde büyüttüğü sevgisi de bir boşluğa çarpıp dağılmıştı. Her şey kendisini tekrar ediyor, ne yaparsa yapsın hiçbir şey değişmiyordu…

Ailesinin desteksiz desteğiyle İzmir'e gitti, formasyon eğitimi alıp öğretmen olabilmek için. Orada da umduğunu bulamadı. Sosyal fobi ve bitmez tükenmez solunum yolu hastalıkları ve kaldığı yerdeki rezillikten dolayı, ağlayarak ve intihar etmeyi kafaya koyarak Ankara'ya geri dönerken bindiği otobüs kaza yaptı. Ama ona bir şey olmadı. Otobüsün kırık camından dışarı çıktığı sırada karanlığın içinde beliren iki farı geç fark etti. Ona çarpan şoför olay yerinden hemen uzaklaştı. Cenaze töreninde ailesi ve sevenleri gözyaşlarını tutamadılar. Bilgisayarında onun tarafından yazılan on beş şiir ve on kadar da hikâyesi bulundu. Dostunun eserlerini bastırma teşebbüsü sonuç vermedi.

Aşağıda ona ait bir şiiri, anısı hürmetine sunuyorum. Bu, şiirden çok arabesk bir parçaya benzeyen satırlardan onun nasıl bir "tutunamayan" olduğu daha iyi anlaşılacaktır…

***

Ve sonra ölmek dedim.
Kendini öldürmek ve
acılara çaresizliklere, kâbuslara
Bir son vermek. Son vermek.
Zaten her gün biraz daha az duyumsuyorken kendimi bu dünyada
Ve her gün biraz daha anlam kaybına uğruyorken yaşadıklarım. Duygularım.
Ardımda boş sigara paketleri ve bardaklar, dolmuş küllükler
Kirli çamaşırlar, dağınık bir yatak bırakarak,
Kitaplar bırakarak yarıda kalmış, ve dergiler, birazcık karıştırılmış

Acılı bir anne bırakarak, yaşanmış talihsiz bir kader bırakarak.
Kırılmış hayaller, tükenmiş umutlar, yaşanmış dertler
Ve kendimi bırakarak geride çekip gitmek.
Yazılmış öyküler, yazılabilecek öyküler bırakarak…
Hiçliğimi bırakarak..

Halılara düşmüş yanaklarımdan süzülmüş gözyaşları bırakarak,
Bitmek tükenmek bilmeyen hastalıklar, işlenmiş günahlar
Avutulmuş arzular bırakarak… Aman be işte saçma düşünceler bırakarak…
İntihar hayallerini bırakarak.
Bırakıp gitmek işte böyle
Son gitmek.
"Bu kadar da olmaz ki"
"yaşanmaz ki böyle be"
demelerimi bırakarak.
Bırakarak işte
bırakmayı da bırakarak..
Başka değil bu boşu boşunalık duygusu parçalar
Parçalar artık önüne ne gelirse… içimi parçalar.
Ve derim hep boşu boşuna.
Aman be unut gitsen hep boşu boşuna.
Ölümün kollarına uzanmak…

Sayı: 26, Yayın tarihi: 31/05/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics