MaviMelek
"Anılar neden sislerin arkasında kalır da ara sıra bir şimşek çakar belleğimizde?" Rüzgâr Geri Getirirse / Mehmet Zaman Saçlıoğlu

[Öykü]"Topaç" | Mehmet Zaman Saçlıoğlu

Topaç | Kara Çizme

Beyazlar giyinmiş iki adam, kendi çevrelerinde dönüyorlar. Başları yukarıda, gözleri kapalı. Boyunlarının büküklüğü, yazgıyı bilenlerden olduklarını gösteriyor. Kolları iki yana açık, bir elleri yukarı, bir elleri aşağı dönük; alır, veririz der gibi. Uzun etekleri döndükçe yükseliyor. Hem bir hortum gibiler hem anafor. Hem yerden alıp gökyüzüne veriyorlar, hem gökyüzünden alıp yere. Biri gizli dede, biri açık. Yüzyıllardır yatıyorlar, ama yine de dönüyorlar. Çünkü;

Duruyorum ve koşuyorum; üzengideki ayak gibi
Susuyorum ve söylüyorum; kitaptaki yazı gibi

demişti kendilerinden dört yüzyıl önce yaşamış olan, gönül gözüyle görüp sevdikleri pirleri.

Gören sanır sefadan semâ-ı râh ederim
Döner döner bakarım kûyi yâre âh ederim

demişti gizli olanı, neden döndüğünü anlatmak için.
Ben ise dönmeyi ilk kez gördüğümde açık denizde küçük bir teknedeydim. Yolumu yitirmiştim. Gökyüzünün birden karardığını gördüm. Rüzgâr, bilinen bütün adlarıyla esiyordu. Önümde denizin köpürerek bir sütun gibi yükseldiğini gördüm. Aynı anda bir anafor oluştu suyun üstünde. Göğün kara bulutlarının karışarak denizin dibine çekildiğini de gördüm. O zaman balıkların kuş, kuşların balık olduğunu; suyun hava, havanın su olduğunu; ışığın karanlık, karanlığın ışık olduğunu; ölümün yaşam, yaşamın ölüm olduğunu anladım. Rüzgâr bir anda bıraktı suyu, su havayı bir anda bıraktı. Her şey bildiğimiz yerine döndü. Ölüm kendi yerine, yaşam kendi yerine. Ama imgeleri iç içe kaldı. Kendimi bir kıyıda buldum. Ayılırken gördüğüm; bir çocukla bir köpekti. Birkaç kulaç uzağımda, çocuk kendi çevresinde dönerek koşarken, bir merkezin çevresinde daireler çiziyordu. Köpek ise çocuğun çevresinde dönüyordu. Başımı kaldırıp bakınca; deniz suyunun tuzunu bıraktığı düz bir kayanın üzerinde bir topacın döndüğünü gördüm. Çocuk, ara sıra elindeki kalınca iple topaca vuruyor, durmamasını sağlıyordu. Yine kendimden geçmişim. Düşümde duyduğum ses:

Görenim ve görmeyenim; uykudaki göz gibi
Varım ve yokum; gül suyundaki koku gibi

diyordu.
Uyandığımda, çocukla köpek gitmişlerdi. Kayanın üzerinde iki iz kalmıştı yalnızca. Denizin ve topacın izi. Deniz, gelgitleriyle dikey izler bırakmıştı; topaç, dairesel izler. Hangisinin daha eski olduğu anlaşılamıyordu. Taşın çevresindeki kumlarda ise çocuktan ve köpekten kalan izler vardı. Bir anafor ya da hortum gibi dönerek ayrılmışlardı taşın yanından. Oyunun bitmediğini, çocuğun, topacı eline aldıktan sonra bile dönüşünü durdurmadığını anlamıştım. Köpek de durmamıştı. İzlerin peşinden gidersem kurtulabileceğimi düşündüm önce. Bunun yerine taşın yanına geri döndüm. Topacın, taşın üstünde bıraktığı izleri bir yazı gibi belleğime yerleştirdim. Bunu, eve döndüğümde bir kâğıda çizeceğim. İzlerin yaşamın sonsuz hareketinin izleri olduğunu biliyorum. Bu kâğıdı ne rüzgâra, ne de yılana kaptırmağa niyetim var.*
~~~

TO­PAÇ**

Ba­şak'a

Kia o gün ma­ğa­ra­ya alın­ma­yın­ca, ya­şa­mı­nın ar­tık es­ki­si gi­bi ol­ma­ya­ca­ğı­nı se­zin­le­miş­ti.
Ço­cuk­lar, her sa­bah ol­du­ğu gi­bi o sa­bah da kö­yün mey­da­nın­da top­lan­mış­lar, ma­ğa­ra­ya doğ­ru yo­la çıkmışlar­dı. Yaş­lı def­ne or­ma­nı on­la­rı yi­ne gü­zel kokular, yap­rak hı­şır­tı­la­rı, ye­şil ışık oyun­la­rıy­la karşılamış­tı. Or­man­da­ki sin­cap­la­ra, tav­şan­la­ra, kuş­la­ra, an­ne­le­ri­ne fark et­tir­me­den cep­le­ri­ne koy­duk­la­rı ek­mek par­ça­la­rı­nı at­mış­lar­dı. Bir ağaç, hiç kim­se­nin anımsayama­ya­ca­ğı ka­dar es­ki olan ve o kö­yün in­san­la­rı dı­şın­da kim­se­nin bil­me­di­ği or­man yo­lu­nun gi­ri­şi­ni, neşe için­de, zıp­la­yıp oy­na­ya­rak iler­le­yen ço­cuk­la­rın arkasın­dan bir­kaç dal sar­kı­ta­rak gö­rün­mez ha­le getirmiş­ti.

Kia, yol­da bir ara dur­muş, ba­şı­nı kal­dır­mış, bir kö­pek gi­bi ha­va­yı kok­la­ma­ya baş­la­mış­tı. O gü­ne de­ğin hiç duy­ma­dı­ğı bir ko­ku alı­yor; ko­ku­nun ne­re­den geldiği­ni an­la­mak için ba­şı­nı bir o ya­na bir bu ya­na çevi­ri­yor­du. Ar­ka­daş­la­rı, onun ge­ri­de kal­dı­ğı­nı fark ettik­le­rin­de ko­şup ya­nı­na gel­miş­ler­di. Kia, bu ko­ku­nun ne ol­du­ğu­nu sor­muş­tu; ama ar­ka­daş­la­rı bir ko­ku duymadıkla­rı­nı söy­le­miş­, yü­rü­me­ye baş­la­mış­lar­dı.

“Bir ağaç ya da bit­ki ko­ku­su­na ben­ze­mi­yor,” demiş­ti Kia yü­rür­ken; “ha­va­nın ko­ku­su de­ğiş­ti san­ki. Ha­va­nın ko­ku­sun­da bu­gü­ne dek duy­ma­dı­ğım bir şey var, çok ga­rip bir şey, sü­rek­li alı­yo­rum bu ko­ku­yu.”
Ar­ka­daş­la­rı gül­müş­ler­di.
“Aman Kia,” de­miş­ti bi­ri; “her gün ay­nı ha­va­yı so­lu­yo­ruz, ne de­ği­şe­cek ki! Hem ha­va­nın kok­tu­ğu­nu da ilk kez sen­den du­yu­yo­rum.”
“Ha­va ko­kar mı hiç,” di­ye­rek ters­le­miş­ti bir başka ar­ka­da­şı Kia'yı. “ha­va ko­ku­suz­dur; o ko­ku­la­rı taşır yal­nız­ca; ama ken­di­si kok­maz. Bak şim­di çü­rü­müş yo­sun ko­ku­yor. Şu­ra­da­ki su­dan ge­li­yor ko­ku.”
Kia ıs­rar­la:
“Ha­va­nın ko­ku­su di­yo­rum si­ze, is­ter ina­nın, is­ter inan­ma­yın; öy­le­si­ne fark­lı ki bu; hem öy­le ke­kik gi­bi, def­ne gi­bi ha­va­nın üs­tün­de dur­mu­yor, bu ko­ku ha­va­nın için­de san­ki,” de­miş­ti.

Ar­ka­daş­la­rı bir yandan yürürken bir yandan Kia'yla şaka­la­şı­yor­lar­dı. Bir te­ker­le­me bul­muş­lar, adım­la­rı­nı da bu te­ker­le­me­ye uy­dur­muş­lar­dı.

Kia ha­va­nın al­tın­da, biz üs­tün­de;
Kia ha­va­nın için­de, biz dı­şın­da.

Şa­ka­laş­ma ma­ğa­ra­ya ka­dar de­vam et­miş­ti.
Ma­ğa­ra, def­ne or­ma­nı­nın or­ta­sın­da­ki ka­ya­lık bölge­dey­di. Ka­pı­sın­da iri, si­yah bir kö­pek bek­ler­di. Köyün en yaş­lı­sı bi­le, bu kö­pe­ğin kaç ya­şın­da ol­du­ğu­nu bil­mez­di. Kö­yün yaş­lı­la­rı, ken­di de­de­le­rin­den, on­la­rın ço­cuk­lu­ğun­da da, ay­nı kö­pe­ğin ma­ğa­ra­yı bek­le­di­ği­ni duy­duk­la­rı­nı söy­ler­ler­di. Ge­ce gün­düz ma­ğa­ra­nın kapısın­dan ay­rıl­ma­yan bu kö­pe­ğin ne su iç­ti­ği ne yemek ye­di­ği gö­rül­müş­tü. Her­ke­sin 'Bek­çi' de­di­ği bu kö­pe­ğe kim­se bir ad ya­kış­tır­ma­ya ce­sa­ret ede­mez­di.

Bek­çi, ma­ğa­ra­ya yal­nız­ca ço­cuk­la­rı alır­dı. Her ço­cuk, bi­raz bü­yü­yüp dört, beş ya­şı­na gel­di­ğin­de, köyün mey­da­nın­da sa­bah­la­rı top­la­nan öbür ço­cuk­la­ra ka­tı­lır, on­la­rın elin­den tu­tup ma­ğa­ra­ya git­me­ye başlardı; ta ki kö­pe­ğin ken­di­si­ni içe­ri al­ma­ya­ca­ğı gü­ne ka­dar.

Bü­yük­ler, ak­şam­la­rı ma­ğa­ra­dan dö­nen ço­cuk­la­rı so­ru yağ­mu­ru­na tu­tar­lar­dı; ama ço­cuk­lar ora­da yaptıkla­rın­dan söz et­me­yi is­te­mez­ler­di.
“San­ki bil­mi­yormuş­su­nuz gi­bi so­ru­yor­su­nuz ne yap­tı­ğı­mı­zı; san­ki siz hiç ço­cuk ol­ma­dı­nız, hiç to­paç çe­vir­me­di­niz ha­ya­tı­nız­da,” di­ye ters­le­nir­ler­di.

Yi­ne de ana ba­ba­lar, ço­cuk­la­rı­nın ne yap­tık­la­rı­nı öğ­ren­mek­ten çok, bir za­man­lar ken­di ya­şa­dık­la­rı mutlu­lu­ğu ço­cuk­la­rın­ın da ta­ttı­ğın­dan emin ol­mak, bu duy­guy­la mut­lu ol­mak için so­rar­lar­dı; özel­lik­le de ilk gün­ler­de.
“Na­sıl­dı To­paç, yi­ne ışık sa­çı­yor muy­du?”
“Sa­na da çe­virt­ti mi ar­ka­daş­la­rın?”
“İlk vu­ruş­ta ışık çı­kar­ta­bil­din mi?”
“Kaç sı­ra yap­tı­nız çev­re­sin­de?”
“En çok ışı­ğı kim çı­kar­tı­yor­du?”

Ço­cuk­lar­sa, ço­ğu za­man bu so­ru­la­rı bi­le duyama­dık­la­rı bir düş dün­ya­sın­da, dal­gın ba­kış­lar­la yemek­le­ri­ni yer­ler, bir an ön­ce ya­tak­la­rı­na gi­rer, bu büyü­lü oyu­nu er­te­si gün oy­nar­ken ne­ler ola­ca­ğı­nı düşle­ye­rek uy­ku­ya da­lar­lar­dı.

O gün yap­tık­la­rı­nı düş­le­rin­de bir kez da­ha görürler­di. İki in­san bo­yun­da­ki to­pa­cın ya­vaş dö­nü­şü on­lar vur­duk­ça hız­la­nır, to­paç hız­lan­dık­ça ışık­la­nır, say­dam­laş­ma­ya, için­de­ki ölü kır­mı­zı ışı­ğı gös­ter­me­ye baş­lar­dı. Kır­mı­zı ışık, to­pa­cın hız­lan­ma­sıy­la par­lak­lık ka­za­nır, son­ra kü­çük sıç­ra­ma­lar­la bü­yü­ye­rek dış yü­ze­ye doğ­ru ge­niş­ler, ge­niş­le­dik­çe ren­gi tu­run­cu­ya, sa­rı­ya, sarı­ye­şi­le, açık ma­vi­ye en so­nun­da da be­ya­za dö­ner­di. Ço­cuk­lar, to­pa­cı dön­dür­mek için yan­la­rın­da ge­tir­dik­le­ri kınnap­la­rı iki­ye kat­lar, to­pa­ca olan­ca güç­le­riy­le şaklatırlar­dı. To­paç be­ya­za kes­ti­ğin­de tü­müy­le ışık olur­du. İş­te asıl oyun o za­man baş­lar­dı. Her ço­cuk orada ken­di gü­cü­nü gös­te­rir­di. Her vu­ruş­ta bu delicesine dö­nen be­yaz to­paç­tan ışık­lar kınna­ba at­lar, vu­ru­şun gü­cü­ne gö­re kınnap­ta sıç­ra­ma­lar­la iler­ler, çocuk­la­rın el­le­ri­ne ka­dar ula­şır­dı. To­pa­cın dö­ner­ken çıkar­dı­ğı rüzgâr ma­ğa­ra­nın ka­pı­sın­dan dı­şa­rı eser, köpe­ğin tüy­le­ri­ni ya­la­ya­rak uzak­lar­da kay­bo­lur­du.

Ço­cuk­lar bi­raz bü­yü­yün­ce, ışık­la­rı el­le­rin­den kol­la­rı­na, ora­dan vü­cut­la­rı­na iler­le­te­cek ka­dar güç­lü vu­ra­bi­lir­ler­di to­pa­ca. Bu bir ya­rış­ma gi­biy­di. Vücutlarına at­la­yan ışık­lar iler­le­dik­çe so­ğur; ço­cuk­la­rın yüz­le­rin­de, gö­ğüs­le­rin­de, ma­vi­ler, ye­şil­ler ha­re­le­nir, kıvıl­cım­la­nır­dı. Işık­la­rı vü­cu­dun­da epey­ce iler­le­ten çocuk­lar­dan bi­ri kı­sa bir sü­re son­ra ma­ğa­ra­ya alınmazdı. Bek­çi önü­ne di­ki­lir, diş­le­ri­ni gös­te­rir, hırlardı. Ço­cu­ğun ışık yü­rüt­me­de­ki ba­şa­rı­sı, öte­ki­ler ara­sın­da bir sü­re ko­nu­şu­lur, son­ra ye­ni ba­şa­rı­lar geldikçe unu­tu­lur­du.

Kia da son gün­ler­de ışık­la­rı vü­cu­dun­da yü­rüt­me işi­ni epey­ce iler­let­miş­ti. Bir gün ön­ce to­pa­ca öy­le vurmuş­tu ki, ışık­lar ne­re­dey­se tüm vü­cu­du­nu sar­mış­tı. To­pa­cın üze­rin­den kın­na­ba sıç­ra­yan bir şim­şek, bir an kın­na­bı to­pa­ca ya­pış­tır­mış, son­ra hız­ la Kia'nın ko­lu­na, ora­dan vü­cu­du­na at­la­ya­rak, yü­zü­nü, göğ­sü­nü, kar­nı­nı rengârenk ışık­lar için­de bı­rak­mış, hay­ran­lık­la ba­kan öte­ki ço­cuk­la­rın göz­le­ri­nin önün­de Kia'nın ka­sık­la­rı­na ka­dar u­la­şa­rak ba­cak­la­rı­nın ara­sın­da ma­vi ışık­lar çaktırmış­tı. Öte­ki ço­cuk­lar da ay­nı şe­yi yap­mak için tüm güç­le­riy­le to­pa­ca vur­muş­lar, ama ı­şık­la­rı göğüsleri­ne ka­dar an­cak ge­ti­re­bil­miş­ler­di.

Ço­cuk­la­rın, Kia için uy­dur­duk­la­rı te­ker­le­mey­le oy­na­ya zıp­la­ya ma­ğa­ra­nın ka­pı­sı­na gel­dik­le­ri o sa­bah, ye­rin­de ses­siz uzan­mış ge­len­le­re ba­kan ka­ra kö­pek birden aya­ğa kalk­mış, Kia'nın önü­ne di­kil­miş, onu dikkat­le kok­la­dık­tan son­ra hır­la­ma­ya baş­la­mış­tı. Bu, bü­yük ço­cuk­la­rın da­ha ön­ce de bir­kaç kez gör­dük­le­ri gi­bi, Kia'nın da ar­tık ma­ğa­ra­ya alın­ma­ya­ca­ğı­nı gösteriyor­du.

Kia, kö­pe­ğin ya­nın­dan ge­çip ma­ğa­ra­ya gir­me­ye kal­kı­şın­ca iri diş­ler­le kar­şı­laş­mış, kork­muş­tu.
“Be­nim Bek­çi, ben Kia, be­ni ta­nı­ma­dın mı?” di­ye ke­ke­le­miş­ti. Kö­pek, hır­la­ya­rak ya­nıt­la­mış, Kia'ya, içe­ri gir­mek­te ıs­rar eder­se iyi ol­ma­ya­ca­ğı­nı an­lat­mış­tı. Çocuk, bir­kaç adım ge­ri çe­ki­lin­ce kö­pek hır­la­ma­sı­nı kes­miş­ti. Ar­ka­daş­la­rı Kia'ya bi­raz da şaş­kın­lık­la bakmış­lar;
“Kia bü­yü­müş dün ge­ce,” de­miş­ler­di bir­bir­le­ri­ne.

Kia, umut­suz­ca yal­va­rı­yor­du kö­pe­ğe:
“Ne olur bek­çi, bir kez da­ha, son bir kez da­ha vura­yım to­pa­ca. Hem, be­ni bu­gün al­ma­ya­ca­ğı­nı dün söy­le­sey­din, do­ya do­ya vu­rur, sey­re­der­dim onu. Da­ha de­ne­ye­ce­ğim vu­ruş­lar var­dı; dün ge­ce hep dü­şün­düm na­sıl vur­mam ge­rek­ti­ği­ni. Bu­gün be­ni son bir kez içe­ri al yal­va­rı­rım sa­na. Öy­le bir vu­ra­ca­ğım ki, ayak parmakla­rı­ma ka­dar ışık ola­ca­ğım,” di­yor­du göz­yaş­la­rı ara­sın­da.

Kö­pek yal­nız­ca dim­dik du­ru­yor, Kia bir adım bi­le iler­le­se hır­la­yıp diş­le­ri­ni gös­te­ri­yor­du. Bü­tün bu yalvarma­la­rın hiçbir işe ya­ra­ma­ya­ca­ğı­nı bi­li­yor­du Kia. Da­ha ge­çen ay, ay­nı şey ar­ka­da­şı Ma­ru'nun da ba­şı­na gel­miş­ti. Ma­ru, Bek­çi'nin önün­de yaş­lı göz­ler­le kalakal­mış, ar­ka­daş­la­rı bi­raz üz­gün, onu yal­nız bırakarak içe­ri gir­miş­ler­di.

Ar­ka­daş­la­rı gi­rer­ken Kia, on­la­ra ses­len­di:
“Ak­şam çı­kın­ca köy mey­da­nın­da bu­lu­şu­ruz, ge­lin de ora­da ko­nu­şa­lım, oy­na­ya­lım.”
Ço­cuk­lar baş­la­rı­nı sal­la­ya­rak ma­ğa­ra­nın için­de göz­den kay­bol­muş­lar­dı.

Kia, bir ge­ce­de na­sıl bü­yü­müş ola­bi­le­ce­ği­ne akıl er­di­re­me­miş­ti. Kö­ye doğ­ru yü­rür­ken ağ­lı­yor, yer­de­ki taş­la­ra tek­me­ler atı­yor­du. Vur­du­ğu taş­lar­dan bi­ri, kendi­si­ne doğ­ru yak­laş­mak­ta olan, kö­yün yaş­lı­la­rın­dan Na­ku'nun san­da­let­li ayak­la­rı­nın di­bin­de dur­du. Na­ku'yu gö­rün­ce, Kia'nın, ağ­la­ma­sı da­ha da art­tı. Na­ku, bastonu­na da­ya­na­rak, ağır ağır Kia'nın ya­nı­na yak­laş­tı; çe­ne­si­ni tut­tu, yu­ka­rı kal­dır­dı, saç­la­rı­nı ok­şa­dı:
“Ne o Kia,” de­di, “ne­den ma­ğa­ra­da de­ğil­sin sen, has­ta mı­sın yok­sa?”
Bur­nu­nu çe­ke­rek ya­nıt­la­dı Kia:
“Bek­çi içe­ri al­ma­dı be­ni...”

Na­ku, yaş­lı bir ağa­cın, top­ra­ğın üs­tü­ne çık­ıp bir yı­lan gi­bi dö­ne­rek yine top­ra­ğa gir­miş ka­lın kö­kü­ne otur­du in­le­ye­rek. Her ya­nı­nın ağ­rı­dı­ğı bel­li olu­yor­du. Otur­du­ğu ye­rin he­men ya­nı­na eliy­le bir­kaç kez ha­fif ha­fif vu­ra­rak ço­cu­ğu ça­ğır­dı. Kia da, ba­şı öne eğik, gelip yaş­lı ada­mın ya­nı­na otur­du, ba­şı­nı ona yas­la­dı. Na­ku:

“De­mek bü­yü­dün ev­lat,” de­di şef­kat­le gülümseye­rek. Se­sin­de yal­nız­ca yaş­lı­lık­ta edi­ni­len bir tit­re­şim var­dı.
“Ha­yır,” di­ye atıl­dı Kia, “bü­yü­me­dim, in­san bir ge­ce­de na­sıl bü­yür, be­nim de an­la­ya­ma­dı­ğım bu. Dün na­sıl­sam bu­gün de öy­le­yim.”
“Öy­le ge­lir in­sa­na yav­rum,” de­di yaş­lı Na­ku. “Kim­se ço­cuk­luk­tan bü­yük­lü­ğe geç­ti­ği ge­ce­yi bil­mez; ama bek­çi bu­nu he­men an­lar. İn­san ken­di­ni hâlâ ço­cuk sa­nır ama Bek­çi ya­nıl­maz.”
Yan­da uza­nan def­ne da­lın­dan bir yap­rak ko­par­dı Kia, sa­pı­nı ağ­zı­na gö­tü­rür­ken:
“Ama Na­ku,” de­di, “ben ken­di­mi bi­li­yo­rum. Bende bir de­ği­şik­lik ol­ma­dı, da­ha ne sa­ka­lım çık­tı, ne bı­yı­ğım; bak, yü­zü­me bak!”
Na­ku, Kia'nın ya­nak­la­rı­na bak­tı, ok­şa­dı, son­ra göz­le­ri­ni aşa­ğı­la­ra in­dir­di, Ba­kış­la­rı Kia'nın sal­la­nan aya­ğı­na ta­kıl­dı.
“Dur ba­ka­yım,” de­di ba­ca­ğı­nı tu­ta­rak ço­cu­ğun. Kia, ba­ca­ğı­nı sal­la­ma­yı kes­ti, ne ol­du­ğu­nu an­la­mak için aya­ğı­na bak­tı.
“Ayak­ka­bı­nın bur­nu de­lin­miş oğ­lum,” de­di Na­ku. “Eve gi­din­ce ba­ba­na söy­le de onar­sın.”
“Bi­li­yo­rum,” de­di omuz­la­rı­nı kal­dı­ra­rak Kia. “Dün ar­ka­sı yır­tıl­mış­tı, ben o­nar­dım. Bi­raz ön­ce de burnu pat­la­dı, ta­şa vu­run­ca.”
“İyi ki par­ma­ğın kı­rıl­ma­mış,” de­di yaş­lı adam. “Na­sıl, sen mi onar­dın ayak­ka­bı­nı?”
“Evet ben onar­dım,” de­di Kia.
Gül­me­ye baş­la­dı Na­ku;
“Bir de bü­yü­me­dim di­yor­sun ev­lat, bak gör­dün mü?”
“Aman Na­ku, ayak­ka­bı onar­mak da iş mi; san­ki bil­mi­yor­sun ço­cuk­la­rın ne ka­dar çok iş yap­tı­ğı­nı. Odunu kim ta­şı­yor, hay­van­la­rın yi­ye­ce­ği­ni kim ve­ri­yor, kim on­la­rı ot­lat­ma­ya gö­tü­rü­yor?”
“A be­nim Kia'm” de­di ona sa­rı­la­rak Na­ku, “çocuk­lar bir­çok iş ya­par­lar; ama on­la­rın asıl işi oyundur; oyun­la­rın da en gü­ze­li to­paç çe­vir­mek­tir; he­le ma­ğa­ra­da­ki to­pa­cı...” son­ra bir­den sor­du:
“Na­sıl bü­yük to­paç, yi­ne öy­le par­lak mı? Işık­la­rı yi­ne şim­şek­le­ni­yor mu?”
“Evet Na­ku,” di­ye he­ye­can­la atıl­dı Kia; “hem öyle par­lak ki... Dün gö­re­cek­tin he­le. Öy­le ışık­lar çıkarı­yor­du ki vur­duk­ça! Işık­lar üze­rim­de ne­re­ye ka­dar iler­le­di bil ba­ka­lım.”
Na­ku gü­lüm­se­di;
“Tam ba­cak­la­rı­nın ara­sı­na ka­dar.”
“Ne­re­den bi­li­yor­sun?” di­ye sor­du Kia, şaşkınlıkla.
Güç­süz bir kah­ka­ha at­tı Na­ku;
“Be­nim de öy­le ol­muş­tu ev­lat,” de­di, “he­men herke­sin öy­le olur. Bir gün öy­le bir şak­lat­mış­tım ki kınna­bı, to­pa­cın üze­rin­den yıl­dı­rım­lar fır­la­mış­tı eli­me ko­lu­ma, ren­gârenk yü­rü­yüp kar­nım­dan ka­sık­la­rı­ma inmiş­ler­di; ba­cak­la­rı­mın ara­sın­da ateş­ler yak­mış­lar­dı. San­ki bir ba­lık çır­pın­mış­tı oram­da; son­ra er­te­si gün Bek­çi ka­pı­dan içe­ri sok­ma­mış­tı be­ni; ne üzül­müş­tüm sor­ma. Anım­sa­dı­ğım; o gün ha­va­nın bir baş­ka koktuğuy­du. O ko­ku­yu bir sü­re da­ha duy­dum, son­ra kay­bol­du. Şim­diy­se ne gö­züm gö­rü­yor, ne bur­num koku alı­yor. Kol­la­rım­da bir vu­ruş­luk güç bi­le kal­ma­dı.”

Kia şaş­kın­lık­la din­li­yor­du.
“Na­sıl bir ko­kuy­du bu Na­ku?” di­ye he­ye­can­la sor­du.
“Anım­sa­ya­mı­yo­rum ki,” de­di yaş­lı adam. “Boşluğun ko­ku­su gi­bi bir şey­di. Ne çi­çek ko­ku­su­na ben­zi­yor­du ne de hay­van, san­ki ha­va bo­şal­mış­tı da boşluk ko­ku­yor­du.”
“Ta­mam iş­te, öy­le, ay­nı öy­ley­di bu­gün ay­nı koku­yu ben de duy­dum,” de­di Kia.
“De­dem söy­le­miş­ti ba­na, bu ko­ku yal­nız­ca ço­cuk­luk­tan çı­kı­lır­ken du­yu­lur­muş. Bu ko­ku­yu ala­bi­le­nin vü­cu­du da bir baş­ka ko­kar­mış. Bek­çi de bu­ra­dan anlarmış o ki­şi­nin bü­yü­dü­ğü­nü.”
“Keş­ke dün o ka­dar hız­lı vur­ma­say­dım to­pa­ca, bil­sey­dim de bir­kaç gün da­ha ge­cik­tir­sey­dim, bek­çi­yi kan­dır­say­dım,” de­di Kia.
“Bek­çi­yi kan­dı­ra­maz­sın,” de­di Na­ku. “O hiçbir za­man kan­dı­rıl­maz; çün­kü onun gö­re­vi ço­cuk­la bü­yü­ğü bir­bi­rin­den ayır­mak; za­ten ar­tık se­nin içe­ri gir­men doğru ol­maz. Bü­yü­yü bo­zar­sın.”
“Ne olur ki ma­ğa­ra­ya gi­rer­sem?”
“Ne­ler ol­maz ki! De­dim ya, oyu­nun bü­yü­sü bozulur ma­ğa­ra­ya bir bü­yük gi­rer­se. O za­man to­paç par­lak­lı­ğı­nı yi­ti­rir, ışı­ğı kay­bo­lur, mer­ke­zin­de­ki kır­mı­zı ışık so­lar, son­ra da sö­ner gi­der.”
“Bir da­ha ça­lış­maz mı?”
“Çok güç, o sö­ner­se asıl fe­la­ket baş­lar; to­paç­la bir­lik­te dün­ya da ne­şe­si­ni yi­ti­rir.”
“Na­ku, dün­yayla ne iliş­ki­si var bi­zim kö­yün mağa­ra­sın­da­ki to­pa­cın?”
“Topaç durursa uzaktaki bü­yük da­ğın üs­tün­de­ki kö­yün ço­cuk­la­rı­nın bin­ler­ce yıl­dır uçur­du­ğu uçurt­ma rüzgâr bu­la­ma­ya­bi­lir; rüzgâr ol­ma­yın­ca de­niz­de dal­ga kal­maz, de­niz kı­yı­sın­da­ki köy­de dev kâğıt ka­yı­ğı yüzdü­ren ço­cuk­lar oyun­suz ka­lır­lar, çün­kü ka­yık su çeker, ba­tar. Uçurt­ma­nın bek­çi­si kar­tal gök­yü­zün­de, ka­yı­ğın bek­çi­si yu­nus bir ok­ya­nus­ta kay­bo­lur; to­pa­cın bek­çi­si kö­pek de bir da­ha çık­ma­mak üze­re ma­ğa­ra­nın de­rin­le­ri­ne gi­der. Dün­ya da bir da­ha ken­di­ne ge­le­mez. Bü­tün iş­ler du­rur se­nin an­la­ya­ca­ğın; den­ge bo­zul­ma­ya gör­sün...”
“Ama to­paç ben­siz ya­vaş­la­maz mı? Bi­li­yor­sun dün en çok be­nim sa­yem­de dön­müş­tü.”
“Sen­siz de dö­ner ev­la­dım,” de­di Na­ku. “Hem bak, bir şey da­ha var. Oyun­lar ön­ce el­de ya da ayak­ta baş­lar, sonra ka­sık­la­ra yük­se­lir; ço­ğu in­san için ora­da bi­ter. Sen, oyu­nu ka­sık­ların­dan son­ra ka­fa­na yükseltebi­lir­sen, to­pa­cın ışık­la­rı­na ben­zer baş­ka ışık­lar da gö­re­bi­lir­sin. Ya­ni, to­pa­cı yi­tir­mek­le tüm oyun­la­rı yitir­me­din.”

Na­ku, ya­vaş ya­vaş kalk­tı otur­du­ğu ağaç kökünden; bas­to­nu­nu eli­ne al­dı:
“Hay­di ev­lat,” de­di, “ben gi­de­yim ar­tık, öy­le­si­ne yaş­lan­dım ki, ka­fam­da­ki oyu­nu da na­sıl oy­na­ya­ca­ğı­mı şa­şı­rı­yo­rum; ar­tık be­ni ma­ğa­ra­dan çı­kan ço­cuk­la­rın yüzün­de­ki mut­lu­luk­tan baş­ka se­vin­di­ren bir şey yok. Gi­de­yim de ma­ğa­ra­nın ka­pı­sın­da bek­le­ye­yim.”

Kia, Na­ku'ya gü­le gü­le de­di, ar­ka­sın­dan bak­tı, yaş­lı ada­mın tit­rek ba­cak­la­rıy­la yü­rü­ye­rek iyi­ce uzaklaş­ma­sı­nı bek­le­di, el­le­ri­ni ce­bi­ne sok­tu, kö­yün yolu­nu tut­tu.

~~~
* Yukarıdaki metin, Mehmet Zaman Saçlıoğlu'nun “Topaç” isimli öyküsünün eşik metni. “Eşikli Öyküler” alt başlığıyla yayınlanan Rüzgâr Geri Getirirse isimli kitabında, orijinal mizanpajda öykünün önünde ve başlıksız olarak yer alıyordu. Biz de aslına sadık kalarak yayınlamak istedik (y.n.).

**1998 Milliyet-Haldun Taner Öykü Ödülü Birincisi.
~~~

Sayı: 38, Yayın tarihi: 07/06/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics