MaviMelek
Hermes Kitap
"İçindeki rüyacı/Henüz bilmiyordu, ama bana âşık olmuştu./O esnada benim içimdeki rüyacı da/Ona âşık olmuştu, ama ben biliyordum" "Rüyacılar"/Ted Hughes

[Öykü]"Tilki" | Çiğdem Aldatmaz

Tilki | Genco Demirer

"BİR HAYAT ÖZÜRLÜSÜ"

On beş dakikadır pencereden dışarıyı seyrediyor Tilki. Eylül sonlarında akşamın içinden çıkıp insanın içine işleyen, sert geçecek bir kışın habercisi olan esinti, zihninin kıvrımlarını kaskatı kesmekte. Efsuncubaşı'nın merdivenli sokaklarında yaz bitiminden kalma bir sessizlik hüküm sürüyor. Merdiven başında oturan kadınların gürültüsü, sokaklarda deli gibi koşturan elleri yüzleri daha şimdiden hayatın açtığı çatlaklarla bezenmiş, kara kuru çocukların sesleri, travestilerin sürekli reddedildikleri şehre karşı, küfürlü, alaycı meydan okuyan bağrışmaları, otomobil sesleri yavaş yavaş kayboluyor. Gündüzleri ana caddeye yakın bir yerde kurulan bit pazarının kalıntıları havada uçuşurken, eski kilisenin çanı gitgide şiddetlenen rüzgârda ileri geri sallanıyor. Bu saatte açık olan tek dükkân, köşedeki tekel bayii ve bir de yokuş yukarı yürüdüğünüzde karşınıza çıkacak olan kahvehane. Kahveden gelen okey taşlarının ve ince arabesk şarkıların sesi sokağın sessizliğini bozuyor.
Bu şehre nereden geldiklerini artık kendileri bile hatırlamayan, nasıl yapacaklarını bilmeden hayatın bir yerinden yırtmayı bekleyen, giysilerine kesif bir ter ve kir kokusu sinmiş, adımları her zaman suça meyilli, dünyanın karmaşasından usanmış bakışlarıyla gözlerini hep çevresine diken gençten adamlar sokakları arşınlıyor. Bir kadın kırmızı elbisesinin üzerine giydiği ince paltoya sımsıkı sarınmış, dağınık saçlarının yüzünü kapatmış olmasına ve ağzındaki sigaranın gözlerine giren dumanına aldırmadan dalgın, kendi kendine küfrederek ve yanından geçen karanlık bakışlı adamın sırnaşık mırıldanmalarına aldırmadan yürüyor.
Birileri şehrin dibini merak edip duruyor sürekli. Birileri en dipten en yukarıya çıkmanın vereceği hazzın hayaline kapılıp ilerlerken, Efsuncubaşı'na sonbahar hüznü çöküyor. Bu aforoz edilmiş semtte, hayatlarına kırmızı çizgiler çekilen insanların yaşadığı sokaklarda en son fark edilecek şey, sonbaharın şehrin damarlarından ağır ağır akın eden hüznüdür aslında. Çünkü zaten her şey çok acı, çok kaybedilmiş ve çok karanlıktır.
Henüz kendisi fark etmese de, bu gece sonbaharı duyumsayan tek pencere Tilki'ye ait.
"Tetiği çektiğinde elin titrememeli. Bir kez daha kaybettiğini o birkaç saniye içinde bir an bile aklına getirmemelisin. Sonrasındaki kıvranışa dayanacak gücü nereden bulduğun hiç önemli değil. Nasıl ki elleri titreyen bir cerrah sadece ameliyat masasında yatan hastasını değil, tüm varlığını kaybederse, bir kiralık katil de pusuya yattığında hedefini tam isabet vurabileceğini bilmelidir."
Saim'in bu sözleri sürekli beyninde yankılanıyor. Eski bir kiralık katilin bu kadar uzun ve anlamlı bir cümle kurmasına şaşarken, bir yandan da, sürekli düşünüyor. Tetiğe basarken hiç elleri titremedi bugüne kadar. Şarjörü kurbanının üzerine boşaltırken, gözleri hiç dolmadı. Hiçbir zaman bir adı olmadı. Bir adresi, bir telefon numarası, resmi bir kaydı, hiçbir aidiyeti olmadı. Birini upuzun sevemedi hiçbir zaman. Ailesi, verdiği sözleri, mutlaka görmesi gereken birileri hiç olmadı. Sadece bir mezar taşı. Kelle koltukta yaşarken, başına her şeyin gelebileceğini bile bile her hafta mutlaka gittiği, şehrin en uzak ve en ücra köşesindeki bakımsız bir mezarlıkta yatan biri var. Tilki için bu şehrin tek anlamı o. Kendisine yaşadığını hissettiren tek insan, aslında bir ölü. Ölümün soğuk kanatlarına sarılarak hayatta kalan bu adam, sadece o mezarın başında dua ederken insan olmanın nasıl bir şey olduğunu duyumsayabiliyor.
Hepimiz bir kötülüğe tutulmaktan korkarız çoğu zaman. Ya da doğru bilmez hayat çizgimiz, hiç fark etmediğimiz bir anda kötülüğün kanlı dişlerine sıkıştırır etimizi. Oysa hepimiz aslında yaşamak istemişizdir sadece. Bir şeyler bizim olsun, bir şeyler bizden yana olsun diye… Sokaklar acımızı perçinledikçe nereye sığınacağımızı bilemezken, soğuk kış günlerinde önce kabarıp taşan, sonra çekilen deniz gibi yatağımıza sığamadığımız anlar gelir. Herkesin bizi unuttuğu yerdeyizdir. Çekip gidenler, gülüp geçenler, başını çevirip uzaklaşanlar, bıçağını kalbimizde bırakanlar, hiç durmadan kabaran öfkemize diş bileyip, hiç durmadan acıtan hüznümüze burun kıvıranlar arasında bir ömür geçirmeye uğraşırken, hıncın kemiğe dayandığı kör karanlıkta ne yapacağını bilemeyen ellerimiz titrer. Bizden sökülüp alınanların acısıyla savaşırken, kimileri kendine hâkim olmayı becerebilir, kimileri çoktan rayından çıkmış bir şeylerin üzerinden geçip, her şeyden vazgeçer. Vazgeçmek ancak bir eşikte mümkündür. Ardı bataklık çamuruyla sıvalı o eşikte, doğru ve yanlış birbirine karışırken, yalnızlıkların doğurduğu lanetli çocuklar, hayata diş biler. Yanlışlıkların kucağına düşmüş çırpınışlarda bu çocuklar çocuk olmanın ne demek olduğunu hiç bilemeden gelirler dünyaya.
Tilki de tıpkı böyle, namlusu önce kendine çevrilen bir silahla geldi dünyaya. Hayat ona önce ihaneti, sonra yoksunluğu ve yitirmeyi öğretti. Hayatının bir yerinde sevgiden söz edilecekse eğer, o dağınık yüzüyle ince ince gülümseyen kadının tutku ve hayat dolu bakışlarıyla geçirdiği güzel günler anlatılmalı aslında. Yapayalnız hayatına bir mucize gibi ışıyan o kadın da olmasa, insanların canını almak için programlanmış bir robottan başka bir şey olmayacaktı. O kadın ucuz bir hesaplaşma uğruna sıkılan bir kurşunla, kollarında can vermeseydi, o gece o karanlıkta o adamlar hızla gözden kaybolurken, akıttıkları kan, Tilki'nin avuçlarına sızmasaydı, yepyeni günahsız ve tertemiz bir hayata başlamak için yemin edecekti. Fakat hayat ona sadece başında ağlayacağı bir mezar bıraktı.
O günden sonra kirli işleri için insanların hayatlarını almaya yeminli, kirli insanlar için çalışmaya başladı. Yattığı pusuda avını büyük bir sessizlik ve dikkatle takip ederdi. Tıpkı rüzgârsız bir ormanda kıpırtısız duran yapraklar gibi durur ve kurbanının tüm hayatını, aldığı nefesi bile izlerdi. Kendisinden zayıf ve gerçekten zalim olduğuna inanmadığı hiç kimseyi öldürmemek gibi, garip bir adalet duygusu besler, eğer seçilen kurbanın yaptığı tüm işlere rağmen, yapılmış iyilikleri, ailesi, ona ihtiyacı olan yakınları varsa, asla namlunun ucunu ona doğrultmaz, işi kabul etmezdi. Bazen geceler boyunca uyumaz, tetiğinin ucunda can veren yüzleri düşünür, ezberlediği bakışlarının içine dalar, kendisiyle hesaplaşır, kötülük duygusunun bu dünyaya nasıl bulaştığını düşünürdü. Hayatta kaybedeceği tek varlığını da çoktan kaybetmiş, güven duygusuna hiç sahip olmamış biri için, fazla derin, fazla anlamlı bakışlarıyla şu andaki gibi geceyi dinlerdi.
Pencerede durmuş, rüzgârda oradan oraya savrulan yaprakları izliyor. Hayatın herkesi bir köşeye itmişliğine içten içe kalbi acıyor. Rüzgârın şarkısına, yağmurun şehirden alacaklı sesiyle pencereleri dövüşündeki sızıya, puslu havanın geride bıraktırdığı mevsimlerin gelip geçişinin ağırlığına, insanın içini, bir yarayı kanatır gibi ezip geçen çaresizliğe küfre duruyor. Küfür ettikçe bu karşı koyamadığı yürek burkulmasını, bunca yıllık hayatında birdenbire içinden kükreyerek uyanmaya niyetli sonbahar travmasını bastırabileceğini düşünüyor. Neden şimdi? Neden yıllardır derin bir kuyuyu kapatır gibi üzerine beton döküp bastırdığı tüm duygular birden bire açığa çıkmaya başladı? Sabah ziyaret ettiği mezar, acısını tüm damarlarına yayan zehir, içine işleyen gece, birdenbire sarı sıcakları solduran sonbahar… Hangisi kalbindeki volkanı patlatmak için bir kıvılcım, bir devinim yarattı?
Geceyi dinliyor. Hiçbir insan kulağının duyamayacağı sesleri duyabilen son derece hassas kulakları var. Gözleri tıpkı bir tilki gibi karanlığın içindeki en ufak kıpırtıyı o saniye içinde fark edebilir. Gözleri bağlıyken bile etrafındaki tüm nesnelerin varlığını hissedebiliyor. Tüm bu özellikleri daha yetiştirme yurdunda küçücük bir çocukken fark edildi. Daha sokaklarla, tacizci polislerle, çocuk kaçakçılarıyla, organ tacirleriyle tanışmadan, hayatı paslı bir demir gibi elinde tutmaya başlamadan çok önce. Biri ona bir gün bütün bunları sadece hayatta kalmak için kullanmak zorunda olmadığını söylese, bir umut, bir ışık, bir yol gösterse, belki şimdi çiçekleri solan, üzeri sonbahar yapraklarıyla kaplı bir mezardan daha fazla, daha başka, daha yaşamaya hevesli bir şeyler bulabilecekti elinde. Hayat tüm kanalların tıkandığı karanlık bir tünelin ucunda bir ışık olmadığını bile bile aldığı bir yol olmayacaktı.
"Olmuyor" dedi kendi kendine… Olmuyordu.
Bir kiralık katil: Başkaları için başkalarının kanını dökmeye gönüllü, ilk önce kendisinden, sonra bütün dünyadan vazgeçmiş, inkârın ortasında gecenin küfrü gibi duran, ellerinden kan sızan bir zavallı.
Bir kiralık katil: Çocuk gülüşleri gördüğünde içi ezilen, güz yaprakları gibi dalında titreyip yerlere savrulan kalbini nereye vuracağını bilemeden, bir aşk uğruna kendini duvarlara çarpan isimsizlikle lanetlenmiş bir sürgün göçebe. Birilerinin kırık dökük bıraktığı hayatının, avuçlarına yapışıp kalmasına şaşkınlıkla bakan, acıya hükmü geçmeyen bir sürgün adamı.
Bir kiralık katil: Ne zaman gülümsemeye kalksa dudakları un ufak dağılan, yüzü kaskatı kesilen bir hayat özürlüsü.
Bir kiralık katil: Geçmişleri için gözyaşı döken, anılarını düşüp mutlu olan, yarın ne giyeceğini, nereyi gezeceğini, hangi yola akacağını düşünerek bir ömür geçiren insanlara, ilk defa ateşi gören insanoğlu gibi hayretle bakan bir yabancı.
Bir kiralık katil… Kökü toprağından sökülmüş bir ağaç, kederi bile kendisine çok görülen, yağmalanmış bir mahalle sancısı…
Bir kiralık katil işte; kiralık… İnsanların korkudan yaklaşmaya bile cesaret edemedikleri kaskatı kesilmiş bir yüzü, kaç kelime anlatır?
Anlatamıyor Tilki… İçinden geçenleri kendine anlatamıyor. Bu ansızın içine çöreklenen duygusallığı anlatamıyor. Yarın sabah bir tetik daha çekecek… Yarın bir kişinin daha bu dünyadan eksileceğini biliyor olmanın yükü altında eziliyor yüreği… Elleri titreyen bir cerrah mı oluyor yoksa? Kalbi yeniden insanca bir şey için mi atacak? Kirinden arınacak tertemiz bir su mu bulacak yarın? Kirli kalpleri arındırmak için suların temiz akması değil, kiri sökülse bile iz kalmayacak kadar şeffaf bir yürek gerekir. Sonra geçen zamanın, gidenin, eksilenin, kırılanın telafisi var mıdır? Bütün bunları aklıyla değil, kalbiyle biliyor. Sadece bildiğini kalbinden saklıyor. Bir kez başlarsa, bir kez yumuşarsa kalbi, yıllardır yarasının üzerini kaplayan kabuk bir açılırsa, içinden fışkıracak cerahati zaptetmek mümkün olmayacak. Vicdan denen yumruk bir kez kıpırdanmaya başlarsa insanın içinde, dönülmeyecek sürgünler, dayanılması imkânsız işkenceler başlayacak. Yıllardır uyuttuğu yanı, aslında bunları da biliyor.
Dışarıda savrulan sarı yapraklardan biri penceresinin önüne düştü. Yağmur damlaları alnına çarpıyor. Sokak lambası az önce söndü. Gece sessiz. Ama o bir şeyler duyuyor. Duyduklarından korkuyor. Pencereyi kapatmalı… Yarın için hazırlanmalı. Son kurşunun kimin vücuduna saplanacağına bir an önce karar vermeli. Elini kalbinin üzerine koydu. "Burası çok uygun" dedi. Pencereyi kapatırken uzaklardan gelen o ses hâlâ duyulmaktaydı.

----------000----------

Hiç vakti yok insanların. Bir güz yaprağının dalından yere düşerken yarattığı şarkıya, rüzgârın sesini dinlemeye, sararmış yapraklarını bütün ihtişamıyla taşıyan bir ağacın o sarı rengi alırken, güneş ışığının onu nasıl da şeffaflaştırdığını görmeye hiç vakitleri yok. Bu büyük şehirde denizin şarkısını duymadan yaşayıp giden milyonlarca insan var. Bu daracık dünyada kalbini küçültüp birilerinin kirli ellerine teslim etmeyi iş edinmiş hayatlar yaşanıyor. Bu uzun ve zor geceleri yapayalnız geçirmek zorunda olan bir sürü yürek, yıldız izinde kaybedilen bir şeyleri arayıp durmakta. Kötü şarkıların, kötü gecelerin kötü mevsimlerin, kötü ilişkilerin sonu gelmiyor. Belki de insanların hak etmediği kadar güzel olan şeyleri görebilmesini engelleyen bir kudreti var hayatın. Bir şeylerin kırık dökük ellerimize yapışmasının bir sebebi var. İmkânsızın şarkısını söyleyebilecek kadar cesur yürekler düşürmedikçe hayatlarımıza ne gelen mevsimin, ne geçen günün ne de yağmur sonrası bekleyip durduğumuz gökkuşağının esamisi okunmayacak. Bunu kaçımız biliyoruz? İyilerden daha iyi, erdemlilerden daha erdemli, yücelerden daha yüce olduğumuz yalanına bir yerlerde gözü kapalı inandırdılar bizi. Birileri hurafeler sıçrattı zihinlerimize. Birileri gözlerinde dikenler büyüterek geçti bakışlarımızın üzerinden. Mor kaldırımlı sokaklarda ağlaya ağlaya unuttuğumuz hikâyelerimiz bizi yılların arasından dönüp bir kez daha vururken, iyi insan olmanın ölçüsünü değiştiriverdik birden. Vicdanımızın çığırtkan sesiyle tırmalanan kulaklarımız yaşayan yanımızı törpüledi. Kötülük yapan herkes kötüdür dedik. Fark etmeden kendi ellerimizle kötülük tohumları ektik toprağımıza. Bir gün o toprakta bitiveren dikenlerin ilk önce kendi kalbimize batacağını hesap edemedik. Oysa her şey kum tanelerinin rüzgârda savruluşu kadar basit ve bir anlıktı. Biz başkalarının mutlu sonlarını çalıp, sahneyi darmadağın etmeden kendi masalımızı yaşamayı beceremiyorduk ve her şey gitgide bir kum fırtınasına dönüşüyordu. Adına doğru dediğimiz iki noktayı birleştiren yolun bir yerinde çok yorulduk. Başka birinin sınırına geçiverirsek, yolumuz kısalır sandık. Kısacık hayatlarımıza kocaman doğrular, yanlışlar, değerliler, sıradanlar, sınıflar, sınırlar koyduk. Yolumuz uzadı sadece ve biz çok yorulduk. Oysa bir güz yaprağının titreyen dalından kopup bir kum fırtınasına dönüşen aşk, gözlerimizde kendisini görebilse… Sadece denizin durgun şarkısıyla, çılgın feryadı arasındaki zaman diliminin tadını çıkarabilerek yaşasak, yolumuz ne kadar kısalacak…

----------000----------

Güneş doğmaya başladığında, kızıl ışıklar yavaş yavaş kaybolur. Bütün gece sokaklarda deli gibi sahipsiz, hıncahınç dolaşan çığırtkan keder, suç, çığlık, feryat ve acı kendini güç bela sakinleştirmiştir. Yoksul ve zengin, iyi ve kötü, kararlı ve umutsuz gözler tek tek açılır. Kaybedecek bir şeyleri olmayanlar, sırasını kaybedecek bir şeyleri olduğunu sananlara bırakır. Sesler hızlanır, adımlar hızlanır, taşıtlar hızlanır, trafik ışıkları ve bacaların dumanları, asansörler ve kapı zilleri hızlanır. Gazeteler baskıya yetişir, paranın dolaşımı hızlanır, savaş hızlanır… İnsanlar hızlandıklarını sanıp bir düdük sesiyle deli gibi koşturmaya başlarken kaybederler. Ruhlar mor ışıklarını yitirir, gri kazanır.

Tilki yüzünde aslını yitirmiş bir kırık ayna taşıyarak bu sabahlardan birine uyandı. Bu sabah ilk defa kalbinde yanık acısı var. Fakat o bu duyguyla henüz tanıştığından yabancılık hissediyor. Henüz evden çıkıp yeni avının peşinden koşmaya başlamadı. Günlerdir izlediği avını bugün yakalayacak. Yine uykusuz ama dikkatli. Yine içinde uyanan yepyeni bir duygudan mustarip evden çıkıyor. Yine yeni bir işe çıkarken büründüğü o dalgın ruh halinde. Bugün birini daha eksiltecek bu dünyadan. Tanrı onu terk edeli çok oldu. Rüyalarını hançerleyen bir yüz daha eklenecek gecelerine.

İnsan neden ait olmadığı yollarda inatla yürür? Kapıldığı dehşet bu kadar mı büyülüdür? Onu bir gün ansızın durduracak, kullanılmamış bir düşe tutunduracak beyazlık bu kadar uzak mıdır? Vazgeçmeyi bilmez insan. Sadece hayatın zorla vazgeçirdiklerine razı olur. Bu ruhun ağırlığını gün geçtikçe artıran en büyük boşluğumuzdur bizim. Vazgeç diyor Tilki kendine, vazgeç… Ölüm o kadar da korkunç değil. Ölüm Tilki'nin hayat çizgisi. O çizgiyi hep kendinden yana sürdürdü. Bu kez değişse çizginin yeri? Yaşamı bu kez bir başkası, ölümü kendisi alsa? Bu işleri bırakırsa huzur dolu bir gül bahçesinde sessiz sakin yaşlılığın keyfini çıkaramayacağını biliyor. İnkâr ettiği kurşun er geç gelip kendisini bulacak. Ama renkli bahçeleri gözden çıkaralı çok oldu zaten. Onun için hayat karanlık bir gecede elektrik direklerini yerinden söküp, köprüleri yağmalayan, evleri sessizleştirip, insanların sindiği duvarlara korkularını kustuğu amansız bir fırtına. Ötesi yok. Kara gri bir akşamda çıkmaz sokaklara sapmadan yürümeye çalışırken gölgesini izleyen pis kokulu bir nefes var. İçinde gecesini gündüzüne karıştıran, durmaksızın yanan bir orman besliyor. Yanan ağaçların çatırtılarını, cehennemi sıcağı, dumandan boğulan nefesini ve hayvanların yanarak can verdikleri son dakikalarda çıkarttıkları öfkeli çığlıkları içinde taşıyor. Ormandan en son tilki çıkıyor. Çıkardığı yangını izliyor alevli bakışları.

Bu sabah bir binanın çatısına mevzilenecek, evinin kapısından çıkıp, kirli de olsa bir hayata dahil olmak, var olmak isteyen bir kadını ilk adımlarını atarken kalbinden vuracak. Kadının solgun yüzünü, yüzündeki kiri, kirindeki günahı, günahındaki hâlâ masum kalmış vicdan kalıntısını hedefine alacak. Herkes kirlenir yaşarken. Herkes neye alet olduğunun farkına vardığında şiddetli karın kasılmalarıyla, kusarak, böğürerek, inleyerek ve ağlayarak günahını içine almaya çalışır. Gidecek yolu, ağlayacak kucağı kalmadığını fark ettiğinde kendini lanetlemeye başlar. Bu kadın da onlardan biri. Saçlarının kirli sarısı, gözlerinin kaybettiği masumiyetini arayan ebruli gölgeleri, elinde normal görünmek için taşıdığı alışveriş poşeti ve şemsiyesi, üzerinde tüm hatlarını saran süet pardösüsü ile biraz yaşlı, biraz cazibeli ve biraz güzel. Yürüyecek. Kapıdan çıkıp bu gün de hayatta kalmak için başkalarının hayatını zindana çevirecek. Belki henüz bütünüyle bataklığa saplanmadığını fark edip, silahını bırakacak. Ömrünü temize çekmeye çalışacak herkes gibi. Belki hiç görmediği kentleri görmeye karar verip peşindeki karanlık gölgelerden kurtulacak. Nereye kadar kaçabileceğini görmek isteyecek bu gün. Beyazın siyahın içine ne kadar girebileceğine dair yürütmeler yapacak zihninde. Belki bir çocuk doğurup, onu iyi bir insan yapacak kadar kendini temizleyecek. Eğer Tilki vazgeçerse, çizginin sonunu getirebilecek kudreti tetiğin ucunda değil de ellerinin arasında bulabileceğini hissederse.

----------000----------

Bir silah sesi… Kalabalığın ortasında kulakları sağır edercesine patlayan tek bir el silah sesi… Tek bir barut parçası, yalnızca bir kez basılan tetik… Sonra kanlar içinde yere düşen biri… Telaşla oradan oraya savrulan kalabalık… Çoğu zaman dehşet, merak ve korkuyla, ama en çok da "Ben iyi miyim hâlâ hayatta mıyım? Çok şükür ki bana bir şey olmadı" telaşına kapılan yüzler. Bazıları bu düşünceden inceden inceye utanç duyar, bazısı apaçık utanır, bazıları ise apaçık utanmaz, umursamaz. Etrafında ne olduysa olmuştur ve şimdi yapılacak ilk şey oradan hızlıca uzaklaşmaktır. Aslında kurşun hep bu insan türünü bulmak ister. Fakat insanoğlu kendi adaletini kendi eliyle dağıtmaya ve gerçek iyiliği gözden kaçırmaya pek meraklıdır. O kadının yüzünde her gece ziyaret ettiği mezarlığı görmeseydi, orada yapmak isteyeceği tek şey buydu. O mezarda yatan acı kanına yürüdüğü anda bastı tetiğe. Bir el silah sesi ve sonra bir el daha… Yere yığılan bir beden ve bir beden daha…

Doğrularımız gibi yanlışlarımızı da seçmek için fırsat bulamayız çoğu zaman. Hayat tesadüfleri öldürüp, belirgin çizgiler koyar önümüze. Birileri bizim yerimize taşları yerine oturtur. Bazıları buna kader der, bazıları ilahi adalet, bazıları eşyanın tabiatı… Ne dendiği değil, ne olduğu önemlidir. Tıpkı orada olanlar gibi. Kurşun yemiş iki beden bazen her şeyi bir çırpıda anlatabilir.

Sayı: 34, Yayın tarihi: 20/01/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics