MaviMelek
"Burası deli bir ülke, ama deliliği güzelleştirici değil, anlamsız ve katı, iliklerine kadar satılmış." - Leylâ Erbil

[Deneme] "Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar" | Sezer Ateş Ayvaz

Leylâ Erbil - Tezer Özlü

"YAŞAM ve YAZIN YOLDAŞI OLMUŞ İKİ YAZAR"

27 Mart 1982'de başlar Tezer'in Leylâ'ya mektupları. 13 Ocak 1986'da yazılmış son mektupla biter. Bu dar zaman, Türkiye'den Berlin'e, sonra Zürih'e giden Tezer Özlü'nün geçmişteki şimdiki zamanıdır. Tanımak, bilmek için meraklı bakışlarla yolculuk yapan bir yazar, yaşamaya, yeni bir hayat kurmaya doğru yol almaktadır.

“İstanbul'dan ayrılalı 10 ay oluyor. En çok Mehmet'in 'kız özlersin, insan memleketini özler' sözcükleri kulaklarımı çınlatıyor. Biraz kesin gibi görülen –tabii hiçbir şey kesin değil– bu ayrılık, bana oldukça güç geldi. Bu toplumu iyice gözetledim. Kitap, dergi, gazeteleri ile kavramaya çalıştım. İnsan ruhu olarak yaşamayan bir toplum. Dinamizmi de yok. Almanlar'a da hiç benzemiyorlar. Hepsi çok iyi tüccar. Almayı, satmayı, biriktirmeyi biliyorlar. Can sıkıcılar. Ama kent güzel. Bildiğin gibi mimari çok insancıl boyutlarda. Sokaklar evler… küçük alanlar insanlardan daha güzel. Ayrıca burada ilk kez, yaşamın durgunluğu ve günlük pratik yaşamın hiçbir sorun çıkartmaması nedeniyle 'zamanı' algıladım. Zamanı algılamanın çok olumlu yanları var. İnsanı biraz durgunluk düşüncesine itse de…”

Şimdiki zaman, hem anı algılamaya çalışır, hem de bir anımsama zamanını taşır kendi içinde. Türkiye'de edinilmiş içsel deneyimler eleştirel bir şekilde gözden geçirilir. Öfke de vardır, özlem de… Mektupların zamanı, geçmişin bıraktıklarını unutmak ister. Ama zihinden kovulmaya çalışılanlar, bedende birikmiştir. Unutmaz beden! Yaşananlar göğsün üzerinde sinsi bir ura dönüşür.

“Leylâ'cığım, Türkiye'den umudu kesip, burada tutucu ortaçağ kafası ile karşılaşmak bu hastalığın nedeni oldu. Ve olayların yoğun birikimi”

Tezer Özlü'nün, gün ve geçmiş arasında yorulan-yıpranan bedeni, unutmanın mutlak gecesine savrulacaktır hızla.

“Aylardır yazmadım, belki yarım yıl oluyor, yazmayı unutmuş gibiyim. Oysa senden haber almak, sana haber salmak istiyorum. Biraz durgunum. Çok uyuyorum, gündelik ilgilendiğim şeyler, şimdilerde havaların da karanlık olması yüzünden oldukça az.”

Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e MektuplarMelankolinin çağırdığı toplum dışılık

Mektuplarda öne çıkan en belirgin duygu Leylâ'ya duyulan sevgidir.

Tezer'in, Leylâ'ya duyduğu sevgi, boyutları ve derinliği olan bir sevgidir de üstelik. Çünkü Leylâ Erbil sadece bir duygudaşlığın öznesi değildir Tezer Özlü için, aynı zamanda; yaşama, yazma ve edebiyat deneyimini meşru kılma kişisidir. Sevginin yaratıcılığa açık, güç veren yanıdır, düşünür, eleştirir, başka edebiyatlar ve kendisi hakkında bakış açısı oluşturur. Mücadele eden, yazarak yaşamak, kendini dillendirmek isteyen ve haksızlıklara karşı çıkan bir paylaşımdır. Bu sevgi, bu yüzden canlıdır, dirençlidir, hayata ve onun çelişkilerine yakındır.

Leylâ'nın yazdığı her metin, Tezer'in yazma eylemine verdiği anlamı çoğaltır, yazarak ayakta kalma çabasının güdüleyicisi olur. Bu sevgi ve paylaşım, anlamayanlara, bilmeyenlere, geçmiş duyarlıklarda takılıp kalanlara karşı bir isyanı da besler.

Leylâ ile kurduğu özdeşleşim öylesine güçlüdür ki; diğer yazarlara –hadi bazılarına diyelim– önce öfkeyle, sonra giderek aldırmazlıkla bakabilmesini sağlar. Çünkü onlar karşı çıktığı değerleri daha doğrusu değersizliği temsil ederler. Leylâ ise dünyada olup bitenlerin farkındalığı, edebiyat adına girişilen cesur çabaların yazarıdır.

Oysa Tezer, mutsuz bir bilinçtir. 1960'ların nostaljisi karşısında nefretten başka şey hissedemeyecek kadar gençtir 1970'li yıllarda. Melankolinin çağırdığı toplum dışılık 1980'lerde çoğalır, gelecekten yoksun bırakılmış bir dünyanın umutsuz bilincine dönüşür.

1960'lı yıllara nostaljiyle bakamayan, 70'li yıllarda genç olan, 80'li yıllarda geleceksiz bırakılan bir kuşağın kızıdır Tezer, melankolisi ve yaşamıyla sınırları yok saymak ister. Sınır dışına çıktığında ise kimliksiz bir öznelliğe ulaşacaktır. Tek yurdu vardır artık; edebiyatın, Kafka'nın, Pavese'nin, Svevo'nun dili.

Sevgiye ve sevgiliye son yöneliş, kendisi gibi olan, kolundaki damarlarıyla bile kendisine benzeyen Hans'a olan yöneliştir. Dingin, rahat, yatıştırıcı bu sevgi, Tezer'in deyimiyle ölümüdür onun.

Leyla Erbil, kitabın giriş yazısında bu nitelemenin altını çizer:

Hans Peter - Tezer Özlü“Hans Peter'in kolunu montuyla birlikte dirseğe doğru sıvıyor, gösterdiği dokuların arasındaki damarların akışına bakıyorum, gerçekten de Tezer'inkiyle eş. Dayanamayıp kendiminkine de bakıyorum, benimki onlarınkinden değil.
Hans Peter, o tuhaf renkli montunun kollarını indiriyor. Bu montun öyküsü de ünlü. İlk kez Berlin'de bir barda, uzaktan bu tuhaf yeşil renkle adeta büyüleniyor Tezer, kalkıp bara gidiyor ve tanışıyorlar. Hans Peter, Kanada'dan o sıra tatile gelmiş. Tanıştıklarının yirminci gününde Kanada'ya dönüp her şeyini satıp savıp Berlin'e yerleşmiş oluyor genç adam. Aşkları böyle başlıyor onların; yirminci yüzyılın hızına uygun olarak. 'Bu rengi giyebilen bir adam sıradan olamazdı, zaten oradan anlamıştım' diyor sık sık, sürekli anlatıyor. 'Berlin bursunu sanki bunun için kazanmışım, bu adam için gitmişim, iki kocamda da bulamadığım o şefkati bulmak için, aldım getirdim onu işte! Ölümümü bulmaya gitmişim sanki…'
Damarları anlıyorum da, neden 'ölümüm', anlayamıyorum bir türlü. Soramıyorum da…”

Bu yakınlık, sevgi, benzerlik neden ölümüdür Tezer'in? İlginç, derinlikli olduğu kadar can yakıcı bir sorudur bu.

Geçmiş zamana bakan mektuplar

“Ayrıca Hans Peter bana karşı hep iyi, hep saygılı, hep sevgi dolu. Gerçekten tanıdığım en iyi yürekli erkek. Ama kadın kadar yüreği olan bir erkek de güç. Kendi sezgilerini, bunalımlarını, öfkelerini, duyarlıklarını iki kez yaşıyorsun…”

Şöyle de düşünülebilir belki; Tezer'in kendisi gibidir adeta Hans, mutsuz bir duyarlığın “Batı”lı karşılığıdır sanki. Donmuş, katı bir zamanın, kurallarla yaşayan bir toplumun, “normali” gözetmeyen ama uygar olan kişisidir Hans. Ve eşidir Tezer'in, adeta ikizidir. Geleceksizdir o da… Sevginin rahatlatıcılığı, yaşamın ölüme yakınlığıdır sanki. Sevgilisini anlayan, seven, ölüme benzer bir dinginliğe olanak sağlayandır.

Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e MektuplarVe ölüme istemeden koşar, Tezer.

Sorulara verilen bütün cevaplar, ölümün katı gerçekliğinde belki diye başlayabilir artık. Hans'ın ve mektupların şimdiki zamanı, bir mutlak unutuşa, yok olmaya açar kollarını. Sevginin, paylaşmanın, hayatın sonuna gelinmiştir çünkü. Son, mektupların, sözcüklerin bitmesidir ve Leylâ Erbil, sevgili arkadaşının ardından kitabı yayına hazırladığı zamanı ve gerçekliği de katar kitaba. Leylâ Erbil, kitabı yayına hazırlarken yazdığı giriş yazısıyla, Tezer Özlü'nün unutuş gecesini, anımsamanın duyarlı gününe dönüştürür.

Böylece; Tezer'in geçmiş zamana bakan mektupları, sözcükleri, şimdinin okuma zamanına kavuşur. Unutuşa açılan gece biter, zamanlar bütünler birbirini. Yaşam ve yazın yoldaşı olmuş iki yazarın zamanlarını sevgiyle birbirine bağlar. Sözcükler, anlar, duygular, mektuplar ve gerçek, geleceğe ulaşır.

İki kadın yazarın birbirlerinin dünyalarına duydukları yakınlık, edebiyatın yerleşik değerlerine karşı çıkmaların anlamlı yoldaşlığına dönüşmüştür.

Şimdi… mektupları okurken… Leylâ Erbil'in sözcükleriyle söylersek; “Çengelköy'de deniz kıyısında, caminin avlusunda o bildik yüzyıllık çınarın dibindeyiz.

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 01/12/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics