MaviMelek
Hermes Kitap
"Gün batacak, sonra akşam, sonra karanlık, sonra gece, dikenli adımlarıyla dünyaya çizik ata ata, ıssızlığı kanata kanata yürüyecek." Jale Sancak

[Öykü]"Tersten Okunduğunda" | Jale Sancak

Tersten Okunduğunda | Kara Çizme

"ÇÜNKÜ SENİN DUDAKLARIN ISIRILMIŞ"

Ada rüzgâra doymuyor.
Sesler…

- Canımsın, canım! Nasıl seviyorum seni!
- Karın dönüp geldi ama. Kabul ettin onu!
- Bir seni seviyorum ben!
Sesler… balkondan, asırlık ağaçların altından, sokak aralarından. Rina, Vasili, Giritli Emina'nım, baban… Seval sonra… Bir de Ligor. Hep Ligor.
- Deniz… iyi ki bu deniz, alıp götürüyor… püüfff, yorgunluk işte, uçup gitti.
- Seval, bak Ligor geldi, bir kadeh daha koyuver masaya karıcım.
- Ah iyi ki bu rüzgâr var, gecenin bu ışığı…
- Gel kucağıma be çocuk, gel, hiç sevdirmezsin kendini.
- Yabaniler soyundandır o Ligor, bilmez misin?
- Şarkı söyleyeyim mi Adnan?
- Söyle ya karıcım… güzel sesinle…
- Rumca söyleyeyim, ne zamandır söylemedim…
Sesler, uykunu kaçıran, içini acıtan, ürküten…
"Eh güzel bir kadındı doğrusu .
Simsiyah saçları vardı…
Onu öldürmek gerek…
Çünkü çocuklarını ve kocasını terk etti."
- Aaa o nasıl şarkı öyle be kızım? Nerden çıktı bu şimdi?
- Hiççç öyle işte… şarkı öyle n'apiyim… Kimse seni istemiyor diyor, çünkü senin dudakların ısırılmış, öpülmüş…
- Tövbe tövbe! Çocuğun yanında!
- Aman anne, Rumca biliyor mu o?
- Ne bileyim ben, unutuyorum işte her şeyi…
- Daha içer misin Ligor?
Ligor daha içerdi. Bir yenisine geçmeden kadehin dibinde kalanı bahçeye dökerdi, toprağın da hakkını vermeli derdi. Emina'nım şarkıyı unutur, kendi dünyasına dalar, bağ bozmaktan, kekik toplamaktan dem vururdu, kocamaktan. Rina, çocukluk aşkın, kıkırdardı arada bir; sözleri kulağına Türkçe fısıldardı. Seval, Ligor'a bakmaksızın gözlerini Adnan'a dikip pürüzsüz sesiyle bıraktığı yerden sürdürürdü. Şarkıdaki kadınsa tepeden tırnağa aşk, buram buram ihanet. Emina'nım damadına sormadan edemezdi.
- Bir Haralambo İliyadis vardı hatırlar mısın Adnan?
Ligor'a dönerdi sonra.
- Ah adanın eski ağaçları Ligor, babanın şarapları hani? Eski komşularım?
Seval'e bir tuhaf bakardı, anlamıyormuş gibi.
- Nereden öğrenirsin bu şarkıları be kızım?
- Nereden mi? Ah anne, eski komşuların söylerdi, unuttun mu?

Arayan Rina'ydı. Sesi titriyor, zor konuşuyordu.
- Anneni kaybettik…dün akşam…
- …
- Cenazeye gelecek misin?
- …
- Gelmelisin artık!... Yalvarırım gel!

Onu iskelenin bitişiğindeki çay bahçesinde bırakmıştın, akşamüstleri oturduğu masada. Gemi az sonra kalkacaktı, birbirinizi bir daha kim bilir ne zaman görecektiniz, her şeye rağmen vedalaşmalıydınız. Öpmek için eğildiğinde başını çevirmişti. Uzaklara kilitlenmiştin, gidecektin, yapayalnız kalacaktı, güç aldığı tek insan terk ediyordu onu, küskündü, o da seni bağışlamayacaktı. "Anne… hoşçakal anne…" Ağlamamak için susmuştun. Çayı üstüne dökmüş, sigarasını yakmak için rüzgârla boğuşup durmuştu. Bir daha görüşemeyeceğinizi biliyordu sanki. Yok, belki de kederden değildi bu el titremesi, o geceden kalmıştı. Baban oda kapısının önünde, sesi çaresizlikten yorgun.
- Seval tabancayı bana ver demişti o gece.
Ada içine işliyor.
Çok hırpalamıştınız birbirinizi. Günlerce. Gitme diye çok yalvarmıştı. Bırakma beni! Ne olur!

Adanın boz sureti, ıssız yanı usul usul yaklaşıyor. Güvertede rüzgâra bırakıyorsun kendini. Silme yeşil bağlardan Seval'in gizlice Ligor'a sunduğu bir sap buğulu üzüm, ince kekik dalı, sabaha açılan pencereden havalanan kumral saç telleri boşluğa karışıyor. Savrulup dağılıyor bütün eski görüntüler. Öylesine kaybolmuşsun ki hiç üşümüyorsun.

Ada sırf kuzeydi. Yalnızca poyraz, yel, ayak sesleri, koşuşmalar, ürkütücü bir ağlama… sonra durmak bilmeyen bir yağmur. Birden karanlığa düşmüştünüz.
- Işığı yakın, ışığı! Çocuğu alın, getirin buraya!
Ligor'un dudaklarında donup kalan utangaç gülümsemeyi görmemiştin, kana batmış bedenini, kurşun yaralarını, koltuktan sarkan elini… Rina da görmemişti, gene de görmüşçesine anlatmıştı.
- Seval, çocuğu da mı düşünmedin hiç!
- Anne bırak artık beni, bırak, yalvarırım!
- Ben vurdum diyeceğim, hırsız sandım diyeceğim, anladınız mı, kimse tek kelime etmesin artık!
- Adnan, yalvarırım!
- Sus Seval, sus!
Sonra kısa aralıklarla sabaha kadar yağmur.
Kabzada annenle babanın parmak izleri…
Ada'da hiç hırsızlık olmaz ki!
Ada'da hiç…

Senin yolculuğun kimselerinkine benzemiyor.
Senin adan. Boz bir sessizliktir şimdi. Bu mevsimde gidilmez artık oraya. Bir tek yabancı, tek bir tatilci kalmamıştır. Bütün bir yaz dinleyip de anlamadıkları bir özlemin şarkılarını, göç hikâyelerini, dağın, denizin, ayrı düşmelerin seslerini bırakıp uzak, hoyrat şehirlerine dönmüşlerdir. Şimdi ıssızlık başattır adaya. Dalgalar kumsala, rüzgâr bağlara durmaksızın vurur, kuzeyin başatlığı büyür, yalnızlık giderek koyulaşır. İçeridekilerin, buğulu fincanlara sığınmış o üç beş suskun yolcunun seni yadırgadıklarını biliyorsun. "Delibozuk mu ne? Yol boyunca orada, güvertede dikildi, rüzgârla konuştu, taranmamış saçlarını iyice dağıttı rüzgâr, yüzünün çizgilerini bozdu, iyice tuhaflaştırdı, bir kıpırdamadı mübarek." Besbelli tayfa da anlamıyor. Suya tutkun eski tayfa değil bu. Eski tayfa bilirdi ki adalılar esip savurana dayanıklıdır. Sonrakiler boz toprağın tabiatından habersizler. Hem sen ateşini alsın diye başından anlaşmıştın uğultusu çılgınla. Estikçe hırçınlaşacaktı. Kar altında mezarlıklarda yatıp kalktığın günlerde, şehrin izbelerinde tekmelenip tükürüldüğünde, her yerden kovulduğunda o sağaltmıştı seni. Hem belki de Seval rüzgâra doğurmuştu seni, kim bilir… Belki yalnızca seni değil, her şeyi.
Günlerce çalkalanmıştı ada.

Ligor üşenmeden yokuşu tırmanır, bir sepet dolusu balık bırakırdı bahçeye. Islığı geldiğini haber verince Seval etekleri tutuşarak kapıya koşardı. Emina'nım eski komşuluklarına yorardı, Adnan çocukluktan beri arkadaşlığa, Seval… ne kadar olmuştu Ligor'a tutulalı? Belki karısının Atina'ya kaçıp gittiği yazdı, kırılışı belki Ligor'un, çaresizliği, suskunluğu… belki çok daha öncesi. Ligor'un akordeon çaldığı gecelerden birinde belki. Yerlisi yabancısı bir araya toplaşıp balıkçının ezgilerine dalarlardı. Gene de bilmezdi yazlıkçılar adanın öteki yanını. Hiçbirisi kuzeyine sığınmamış, ıssızlığına gizlenmemişti. O coşkulu geceler, Rumca şarkılar, şarabın verdiği esriklik, Seval'in dansı, hepsi birer yaz anısıydı. Yazlıkçılar adanın hayatını bilmezlerdi. Göçle gelenleri, göçün söküp aldıklarını, acıyı, yanıp tutuşmaları, ırakta kalmayı, babanı nasıl kelepçeleyip götürdüklerini, onun birkaç yıl sonra içeride…
Ligor'un ıslığı bir daha yokuşun başından duyulmayacaktı.
Baban bir daha hiç…
Ada… günlerce.
Bir intihar söylentisiydi içini acıtan.

Ada ıssızlık. O kadar yıl sonra ırak hâlâ, duruk. Rina'ya yazları sordun, Seval'e kışları. Biri acıyı uzak tutmak istercesine yabancı kalabalıklardan söz etti, bağ bozumu şenliklerinde uçuşan eteklerinden, ayazma panayırının neşesinden, kumsaldaki ateşlerden. Diğeri kalenin üstünde dönüp duran kuş sürülerini, ömrü tükenenleri, gidip de dönmeyenleri anlattı. Uzun kış gecelerinden, denizin çığlıklarından yakındı. Tetiği çeken parmakları o geceki gibi kasılıp kalıyordu ama senin umurunda değildi. Oysa bağını asla koparmadın, terk etmedin Seval'i. Etseydin şehirde tekmelenip tükürülmeyecektin, usul usul inen şu karanlığı andıran tutku teslim alamayacaktı seni, bir olmazın peşinden sürüklenmeyecektin.
Ağır ağır yanaşıyorsunuz, taş evlerde tek tük ışıklar, dar sokaklar kımıltısız, iskelede birkaç karaltı… Onlardan biri Rina olabilir mi? Çay bahçesinde kimsecikler yok, Seval'in masası boş… Sahi Rina bekliyor mudur? Bekleme demiştin, ne zaman varırız bilmiyorum. Seval bir telefon konuşmasında onun saçlarını kestiğini, bir daha da uzatmayacağını söylemişti. Sahi o güzelim kumrallığa nasıl kıydı? Buğulu ela gözleri, beyaz, ince elleri, kısık gülüşüyle Rina… bütün bir çocukluğun, yaralı ilk gençliğin. Bağların zamansız bozuluşu, ekşimiş pekmezler, çok erken düşen sonyaz renkleri, ağrıyarak sevişmek, hemen ardından kuzeyin yeğinliğiydi paylaştığınız. Ödenmesi imkânsız bir ceza.

"Bu yolculuk bitti!... Buraya kadar! Anla artık, yalvarırım anla. Bırak beni!"
Ardından sürüklenip durduğun böyle haykırmamış mıydı? Bitti demişti. Anla! Sonrasında şehir uzun bir karabasandı. Bilmediğin sokaklara vurmuştun, kayıp mekânlara, tuhaf, ürkütücü, tarifsiz yerlere girip çıkmıştın. Her yerde, her yerde, belanın farklı yüzlerinde aramıştın onu. Melek tozunun uçuştuğu, şırıngayla paranın değiş tokuş edildiği, birinin ânında eline silahı tutuşturduğu her yerde. Sırtındaki bıçak yarası henüz iyileşmeden bulduğunda onu öldüresiye hırpalamıştı seni. Sonrası hesaplaşma, yüzleşme, öç ve ödeşme zamanıydı. Hayır, bazı yolculuklar hiç bitmiyordu. Bitmiş gibi görünse de sürüp gidiyordu.
Kaçmıştın, Seval'den, adadan… bitmiş miydi?
Biri beni bırakma diyordu, babanı öldüren kalp krizi değildi, korkuyorum diyordu, ödedim ben, Adnan da, sen de ödettiniz bana diyordu, öteki var gücüyle direniyordu, bırak beni!
Sonra başka yolculuklarda sürüyordu, kıran kırana.

Hadi gir içeri artık, kimsecikler kalmadı bak, in ve devam et. Bazı yolculuklar hiç bitmiyor.
Mendirek, kayalıklar, fenerin ışığı… karanlık kuzey, yanık ağaç kökleri, sessizlik… bıraktığın gibi. Hepsi. Ne tuhaf, ada hiç vazgeçmiyor, direniyor.
Kış çalılarının, yırtıcı dikenlerin, çıplak ağaçların karanlığında yavaşça yürüyüp mezarlığa tek başına gideceksin. Rina'ya "Sen kal" diyeceksin, "ada'yla yalnız bırak beni. Döndüğümde uzun uzun konuşuruz." Gözlerinden bir şaşkınlık geçecek, "Gece vakti korkmaz mısın?" Ona mezarlıklarda sabahladığından söz etmeyeceksin. Belki daha sonra.
Babanın fırtına yüzünden geciktiği, Emina'nımın komşuya gittiği, Seval'in Ligor'u oyuna getirdiği o gecenin yıkıcı anısıyla ağır ağır tırmanacaksın yokuşu.

Su istemişti. Umutsuz görünüyordu. Karısı kalmaya karar vermişti. Borçluydu karısına. Merdivenleri usulca çıktım. Camın önündeki koltukta ellerini sıkıntıyla ovuşturarak oturuyordu. Yere bakıyordu. Omuzları düşmüştü. Bakamıyordu yüzüme. Parmaklarım bir an kabzanın üstünde kasılıp kaldı. Duraksadım. Acıyor, ağrıyordu parmaklarım.
Oynatamıyordum onları, canım korkunç yanıyordu. Hâlâ yerdeydi bakışları. Artık üzülmemesini söyledim. Utangaç gülümsedi. Nasıl olduysa bir an çözülüverdi içim. O zaman tetiği çektim. Sonra oturup onu öldürdüğüme ağladım. Bir daha da o kasılma bırakmadı beni.

Sen kuzeye doğru yürüyüp sesleri dinleyeceksin…

~~~
Sayı: 37, Yayın tarihi: 02/05/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics