MaviMelek
"Varlığı, saltık bir yalnızlığın içinde yüzen, küçük, derme çatma bir saldı. Ne yöne bakarsa baksın ufuk çizgisini görüyordu." - "Mayıs" / Türker Armaner

[Öykü]"Taş Avlu" | Deniz Akyıldız

Taş Avlu | Ayla Keskin

"KEHRİBAR TESPİHİN ŞIKIRTISI"

Denize doğru metalik bir ışık parladı, söndü. Ağır metalin suyla buluşması Boğaz'ın tenha köşesinde bir süre yankılandı. Hasan telaşla etrafına bakındı, peşindeki pos bıyıklıdan başka gören yoktu neyse ki.
Aylardır içini kemiren sıkıntılardan kurtulmanın rehavetiyle yere çöktü. 70 milletin toplandığı şehir bir anda boşaldı. Soluduğu hava, ayaklarının dibinde akan su, sert soğuk beton artık yoktu. Ansızın bütün bedenini bir sinir nöbeti kuşattı.
Histerik titremelerle sarsılırken; ışıklı caddelerden, boyalı yüzlerle yüksek ökçeli iri ayakkabılarla, rengârenk peruklarla dolu loş odalardan geçti. Bitmek bilmeyen kapılar, birbirine girmiş koridorlarla dolu bir labirentteydi. Kayboldu Hasan…
Tam o sırada birisinin elini hissetti avucunda, sımsıcak, tanıdık dostça bir dokunuş. Ağabeyi, Kadir'in avucuna yapışmış küçük bir çocuktu artık. Eskide kalmış, fesleğen kokulu aydınlık bir odada, içli içli ağlıyordu.
“Kadir Abi, tabancamı kırdılar, dizim de çok acıyor.”
“Üzülme be Hasan'ım, abin değil miyim, yarın beraber döveriz onları. Al bak benim tabancamla oyna, senin olsun.”
Koşmak istedi Hasan, yirmi sene önceki o oğlana, abisine sarılmak, haykırmak istedi.
“Affet beni! Affet!”
Boş şarap şişesinin kırılgan sesi, üstü başı çamur içindeydi Hasan'ın. Yanına evsiz bir ayyaş peyda olmuş söylenip duruyordu.
“Bu şehir yer bitirir insanı. Evim vardı, karım vardı, hepsini aldı İstanbul. Ne bağ kaldı ne bahçe. Bu şehir yer bitirir, ne ar bırakır ne namus.”
Pos bıyıklı çoktan haber etmiştir köye, bütün aşiret şimdi sevinçle karşılar onu. Peki ama ya anası?

***

“Mahmut Ağa, Mahmut Ağa! Müjdeler olsun, oğlan oldu!”
Kıpkırmızı et parçasıydı Kadir, ebe eline tutuşturduğunda.
“Zaten kucağıma verdiklerinde belliydi ne mal olduğu. Bir de aşiretin başına büyük oğul geçermiş. Ulan demedim mi, o kansızın ardından tek damla yaş dökülmeyecek!”
Mahmut Ağa, sesinden de öfkeli adımlarla dövüyordu koca taş avluyu. Her kapıdan bir çocuğun çıktığı konakta tek hâkim, kehribar tespihin şıkırtısıydı…

***

Tarihi konağın demir kapısı her zamankinden de ağır geldi Hasan'a. Çocukluğunun, ilk gençliğinin dünyasına dönmüştü işte.
Ay ışığı ne kadar değiştiriyordu her şeyi… Gece kuşları, ağaçların gizemli karaltısı, fıskiyeli havuzun billur sesi… Hint mihracelerinin, Arap prenslerinin cinlerle perilerle dolu saraylarına açılmıştı o koca demir kapı. Tek ışık, tek ses, tek nefes yoktu…
Sadece bir siluet onu bu masalsı dünyadan çekip aldı. Hasan, elinde rakı, tek başına karanlığın bir köşesine itilmiş ihtiyarın hüznüyle ezildi. O bir anlık görüntü, bütün çatışmaları, kafasında kurduğu en ağır sözleri, nefreti alıp götürdü…
“Hoş geldin oğul.”
Artık ikisi de gecenin karanlığına sığınmış; bakışları birbirlerinden çok uzakta, yan yana oturuyordu baba oğul. Ağızlarından çıkan günlük sıradan sözcükleri havada bambaşka şekillere giriyordu. Hasan'ın sormaya, babasının duymaya cesaret edemeyeceği, hiçbir zaman söylenmeyecek…
“Anam nasıl, çocuklar iyi mi?”
“Anan pek iyi değil, çocuklar da keyifsiz ama şükür yine de. İstanbul'da rahat ettin mi?”
“Sağ olasın baba, sıkıntı çekmedim…”
Tam o sırada kara bulutların arkasına saklandı mehtap. Avlu, konak, etrafındaki bağlar, uzaktaki dağlar birer birer karanlığa gömüldü. Dağlarda bir yerlerde kurtların ulumaları sardı acı acı…
Yapraklarını havuza uzatmış söğüt dalından bir puhu kuşu sordu; “Niye baba, neden ben?”
İhtiyarın yüzü gölgelendi, Hasan'ın gözleri çakmak çakmaktır.
Havuzdaki balıklar dile geldi; “Sokağa çıkamaz olduk oğul, adımıza kara çalındı, senin görevindi…”
Acı bir rüzgârla uğuldadı taş avlu, çaresizlik kadar soğuk…
“Sarıydı saçı, etek giymişti. Yine de sevindi beni görünce, sevindi Ka…”
“Sus Hasan sus, anma adını…”
Hasan öfkenin, hayal kırıklığının sesini duydu uğuldayan rüzgârda. Oysa bir damla pişmanlık belki biraz da özlemdi ihtiyar gözlerden süzülen.

Bir deli rüzgârdı savurdu geçti avludaki yaprakları. Bulutlar dağıldı, kurtlar sustu. Abisiyle beraber, hülyalı hülyalı dinlediği gizemli masal ülkelerini özledi Hasan.

İhtiyar adam usulca dokundu oğlunun omzuna, “Uzun yoldan geldin oğul, yat artık.”

~~~
Sayı: 39, Yayın tarihi: 27/07/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics