MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"… Omuzları açık giysimi giydim -siyah- / Topaz kolyemi taktım / Göğsümün ortasına bir gül yerleştirdim / Acı, apacı bir gül / Dışarı çıktım." Edip Cansever

[Gökçeyazın]"Tanrıların Gözdesi" | Esin Coşkun

Tanrıların Gözdesi | Sybille Bedford

"BAK ŞU TRENİN İŞİNE"

Sybille Bedford, Tanrıların Gözdesi adlı romanına yazdığı giriş yazısında, bu romanın, "Bir töre komedisi tadında ciddi bir öykü…" olduğunu söyler. Ve şöyle devam eder: "Yüksek Anglosakson edebiyatında –soğuk evliliklerde ve palazzo'larda yozlaştırılmış, sömürülmüş, yoksun bırakılmış Amerikalı kadın vârislerin büyük öyküleri- aktarıldığı biçimiyle aristokrat İtalyanların aile yaşantısını hınzırca baş aşağı çevirmeye başladım. O ölümsüz eserlere saygısızlık etmeden… Benim cinaslara düşkünlüğüm kişilerin rastlantılarla harmanlanmasından doğar. Bu romanı yapan tuğlaların malzemesi, belki gülünç kaçan, ama aslında aydınlık ve mantıklı olabilecek şeyleri yozlaştıran, hayatın üç düşmanı: Kıskançlık, bir erdem olarak bağra basılan biçimiyle cinselliksizlik, kendini kandırma gibi bazı yıkıcı güçlerin acı gerçekliğine de götüren karşılıklı yanılgılardır."

Sybille Bedford, İtalyan aristokrat aile yaşantısını baş aşağı çevirirken bir kadın kahraman yaratır: Constanza! Constanza bildiğimiz anlamda kadın kahraman kalıplarına pek uymaz. Daha çok bir femme fatale izlenimi uyandırır. Ama aslında bir femme fatale değil, aksine iyi bir eğitim almış, bilinçli, duyarlı, eşitlikçi, adaletten, özgür düşünceden, barış ve hoşgörüden yana demokrat bir kadındır. Constanza için "insanlık", "eşitlik" ve "adalet" en önemli kavramlardır ve bu özgürlükçü düşünceleri hayatının temel prensipleri haline getirir. Ve bunları kazanmak için mücadele eder. Ki Bedford, Constanza'nın mücadelesini Birinci Dünya Savaşı yıllarına oturtarak bir anlamda savaşla bir bağıntı kurar. Erkek egemen toplumlar iktidar ve egemenlik için kan dökerken, kadının savaşımı başka bir düzlemde devam eder. Kadının mücadelesi kendi hakları içinken, bu mücadelenin temel bağlamı "insanlık", "eşitlik", "özgürlük", "adalet" ve "barış"tır.

Bedford, Constanza'nın mücadelesini doğumunda başlatır ve bu mücadele annesinin ölümüne kadar devam eder. Otuz beş yıla yayılan bu süreçte Constanza'nın aile yaşantısına, nasıl bir çevreye doğduğuna şahit oluruz. Annesi Anna Amerikalı zengin bir kadındır; Anna'nın ailesi Amerikan siyasi ve kültürel yaşamında söz sahibi, Amerikan anayasasının yılmaz savunucularından ve uygulayıcılarından, savaş karşıtı, özgürlükçü ve eşitlikçi bir aile olarak sunulur. Anna da ailesinden aldığı eğitimle insanlık, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi kavramlara son derece bağlı erdemli bir kadın olarak karşımıza çıkar. Diğer yandan, Constanza'nın babasının ailesi bunun tam tersi bir portre çizer. İtalya'nın soylu ailelerinden biri olan Prens Rico'nun ailesi muhafazakar, eğitimsiz ve bilinçsiz, Katolik Kilisesi'ne son derece bağlı bir ailedir. Ancak bu "görünüşte" muhafazakar yapının arkasında büyük bir sahtekarlık ve ikiyüzlülük yatmaktadır. Katolik Kilisesi "boşanmayı" yasakladığı ve bu durum gelenek ve göreneklerle perçinlendiği, "töre" tarafından dayatıldığı için toplumun tüm kesimlerine yayılmış büyük bir ahlaksızlık söz konusudur. Aile kurumunu ve bu kurumun saygınlığını tehdit eden ve hem kadını, hem de erkeği, bütününde "insanı" yozlaştıran, sevginin ve özgürlüğün yanlış anlaşılmasına davetiye çıkartan böyle bir düzen ise kitapta Constanza'nın baş düşmanı olarak karşımıza çıkar.

Bedford, bu baş düşmanı ortaya koyarken çatışmalardan yararlanır. Anna, Anna'nın kaynanası Prenses, Anna'nın kocası Prens Rico, Prens'in metresi Giulia bu çatışmanın kaynağını oluşturur ve bu dörtlü arasındaki çatışma Constanza'nın yaşamında somutluk kazanır. Esas hikâye ise Anna'nın kocasını terk etmesiyle başlar. On yedi yıl boyunca kocasının metresini ve diğer kadınları görmezden gelen Anna, sonunda bu durumun çevresindeki herkes tarafından bilindiğini öğrendiğinde, bu durum artık "görmezden gelemeyeceği" bir hal aldığında ve artık bu "hakarete", kadın ruhunun, insanlığın bu şekilde "aşağılanmasına" daha fazla dayanamadığında kocasını terk etmeye karar verir. O dönem için son derece aşağılayıcı bir durum olarak kabul edilen "boşanma" ise Katolik dininde kesinlikle yasaktır. Ama Anna sınırları zorlayarak, herkese karşı çıkarak ve tüm İtalya'nın diline düşmeyi göze alarak "yasal ayrılma kararı" çıkarttırır ve kızını alarak İngiltere'ye yerleşir. Çünkü kızının İtalya'da, böyle bir ortamda yetişmesini istememektedir. Oğlunun velayetini ise baba tarafına bırakmak zorunda kalır. Anna'nın "boşanmasında" ona yardımcı olan avukatın bu sırada söyledikleri son derece anlamlıdır: "… Principessa –hukuki danışmanınız sıfatıyla burada bulunuyorum, o bakımdan yapmak üzere olduğunuz fedakarlığı tekrar iyice düşünmenizi istemek zorundayım; öte yandan, bir duygu adamı, insan doğasına sevdalı biri olarak, Romalı bir ailemiz adına, İtalya adına da size teşekkür etmeliyim."

Anna ve Constanza'nın İngiltere'ye yerleşmesinden sonra ise yaşamları tamamen farklı bir yön alır. Anna kızı vasıtasıyla uzaktan uzağa kocasından intikam alırken, Constanza'nın hesaplaşması ise hem annesi, hem de babasıyla olacaktır.
Bu süreçte Constanza içten içe annesine kızar, babasının tarafını tutar gözükse de, aslında her ikisine de büyük bir öfke duymaktadır. Annesine duyduğu öfke babasını bağışlamadığı, onu babasından ve İtalya'dan ayırdığı içinmiş gibi gözükür. Ama Constanza aslında annesine uzun yıllar boyunca bu şekilde "aşağılanmasına" göz yumduğu için öfke duymaktadır. Onun gözünde, son derece iyi eğitilmiş, bilinçli, eşitlikçi, özgürlükçü, insancıl bir kadın olan annesi, zamanında babasına karşı çıkmadığı, ondan ayrılacak iradeyi gösteremediği için suçludur. Babasına ise daha insaflı davranırmış gibi gözükür. Onu yetiştiği çevrenin, "töre"nin bir ürünü ve kurbanı olarak görür ve bu yüzden de tüm öfkesini bu konuya yöneltir.

Constanza'nın başkaldırısı otuz beş yıl, yani annesi ölünceye kadar devam eder. Bedford, Constanza'nın geçmişiyle hesaplaşmasını bir trende, ailesi için bir simge ve manevi anlamda çok değerli olan bir yüzüğün kaybolmasıyla başlatır ve hikâye geri dönüşlerle devam eder; hikâye sona yaklaşırken Constanza'nın aslında hayatının dönüm noktasında olduğunu öğreniriz; ya geçmişin kölesi olmaya devam edecek, ya da geçmişi ardında bırakarak kendi yaşamının efendisi olacaktır. Artık ergenlik çağına gelmiş kızı Flavia bu konuda asıl yardımcısı ve destekçisidir. Diğer yandan, Flavia'nın en büyük destekçisi de annesidir. Kitabın sonunda Flavia ve Constanza arasında geçen şu diyalog ise kitabın ana temasını aktarır:
"Constanza bir nefes aldı. 'Paris'e gideyim diye düşünüyorum.'
'Paris mi, Constanza?'
'Bu yaşıma geldiğim halde orayı hâlâ doğru dürüst bilmemem biraz tuhaf kaçıyor.'
Flavia annesinin kahvaltı tepsisinden bir parça meyve aldı. 'Hem de çok tuhaf,' dedi. 'Ee-e, Calais Ekspresi ne güne duruyor: Onu senin için koydular, Constanza.'
Fakat Constanza, 'Aslını istersen oraya arabayla gidebileceğimi düşünmüştüm. Taşrayı görmek hoş olur.'
'Çok doğru! Ayrıca o üstü açık arabalar bunun için biçilmiş kaftan.'
'Michel büyük nezaket gösterip beni götürmeyi önerdi. Biz yokken kulenin anahtarını sana bırakmamızı ister misin diye sordu. Evinde birkaç kitap bulacaksın.'"

Tanrıların Gözdesi
Sybille Bedford
Çeviren: Suat Ertüzün
Can Yayınları, 2008, 352 s.

Sayı: 28, Yayın tarihi: 21/07/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics