MaviMelek
"Biri suyun üstünden suret alıyor, ölümü öteliyor, diğeri sözcüklerle çiziyor suretleri, yaşamı kucaklıyor." - "Kadırga" - Jale Sancak

[Gökçeyazın] "Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar / Jale Sancak" | Melek Öztürk

Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar

"İSTANBUL'DA ÖFKE BİR LEKE,
HERKES KENDİNE SÜRGÜN"

“Yarışı bırak. Yarış senin yalnızlığını ve deliliğini ortaya çıkarır.”
Ford Mach 1 / Sevim Burak

Pek çok şehir dünyada, nice nice şehirler, göz alıcı, can yakıcı, kimi zaman da yok edici, sonu olmayan bir savaş oyunu. Ne ki her şehrin bir İstanbul'u yok. Yüzeye dahi çıkmaya umudunu çoktan yitirenler, onlar dipteki hayatlar… Bir dokunan olsa belki bin ah edecek olanlar, işte onlar “Tanrı Kent”in Yitik Şarkıları… İnsan çelişki yumağıdır yine de, karanlıkta ölenlerin acısı yürekleri yaksa da her yeni gün unutmaya uyanır. Çünkü küsemez, gidemez, en fazla küstüğünü sanır. Sus pus olur, kimse sormasın ister, uyur öylece, sonra bir akşamüstü uyanır yine yalnızlığına, yokluğa, yoksunluğa.

Yakınlarda bir yerde, kuyudaki ses Şahmeran'ın sesi, hilekâr insanoğlu minicik menfaati uğruna büyük zararlarına razı olur. Oysaki eşi benzeri olmayan çiçeklerle dolu bahçe keşfedildiğinde Şahmeran kollarını açıp tüm yemişlerinden sunmuştu karşılık beklemeden hepimize, ne ki efsaneyi tüm krallar duymuştu artık. İmparatorluklar, saraylar, savaşlar, dökülen kanlar… Şehri birileri mi basmıştı, Şahmeran'ın çığlıklarını bir duyan olmuş muydu?.. Krallar, sultanlar, şövalyeler, evliyalar, aziz ve azizeler mi duymuştu bir tek bu sesi, yoksa bir kan davasından, törelerden, silah seslerinden, çaresizliklerden kopan / koparılan yürekler mi?..

Öyküler temposuyla boşluk ve anlamsızlığı parçalıyor…

Sıkıntının, özlemenin öteki adı, bunalımın orta yeri, dünyanın merkezi, nefretin ve ihanetin simgesi, ikiyüzlü İstanbul, Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar'da bu kez belgesel öyküleriyle karşımıza çıkıyor. Öykücü Jale Sancak'ın dilinden İstanbul büyülü, büyüleyici halleriyle değil, birbirinden çok farklı, sarsıcı kimi zaman da kışkırtırcı sokak hikâyeleriyle dile geliyor. Semtlere, sokaklara, mahallelere yapılan yolculuklar, bazen susan, bazen de çığlık çığlığa içini döken siluetler “şiirin uzun saçlı kız kardeşi” öykünün dilinden on sekiz farklı öyküye varıyor. Belki bu yolculuklar bir İstanbul gezi kitabı olduğu kanısına vardırabilir okuru veya 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti kapsamında bir çalışma olduğuna da. Ancak kitapta yer alan hiçbir öykü İstanbul'un gül yüzünü anlatmıyor, hiçliğin sesleri, kalabalık yalnızlıklar şarkılarını dev bir sağırlar topluluğuna söylüyor, bu bağlamda da bir alt kültür temasının öne çıktığı apaçık görülebiliyor. Öyküler temposuyla boşluk ve anlamsızlığı parçalarken öte yanda şiirle, imgelerle işleniyor tüm cümleler.

“Ladino şarkılar mezarlığı”

İlk öykünün içinden yürüyor “Galata”dan geçen kahramanlar. Galata Kulesi Sokağı, Kule Meydanı, Galip Dede Caddesi ve Zürafa Sokağından birbirine teğet geçiyor ürkek, kalık yürekler bozguna uğramış düşleriyle. Martılı öykünün yaralı, yalnız ve tiryaki kahramanı kovgun Gökyakut, yorgun kanatlarında binlerce kanat, kulenin etrafında dönüp durmakta. Çünkü “Karaköy'deki limanda bıkıp usanmadan sevdiği adamın dönüşünü bekleyen genç kadına âşık olmuş”tu. Konservatuar mezunu genç kemancı, yok etme hırsıyla yanıp tutuşan sevgilinin peşinde. Umarsız aşklar bir araya geliyor “Tuhaf bir eylül rüzgârı”nda, Galata söze başlıyor, “Bizanslı güzeller, Leh yosmalar değildi artık, Yahudi dilberler değildi, uzak, tenha, yalnızlığa mahkûm edilmiş şehirlerden kopup gelen kızlardı Yüksekkaldırım'ın orospuları. Yoksulluk, yalnızlık, çaresizlik kokuyordu sokaklar. Bozulmuş düşler, darmadağın hayaller, şehirden ürken kalık yüreklerdi Zürafa Sokağı.” Galata görkemli, Doğan Apartmanı, ikiz Kamando merdivenleri ve Kule meydanındaki sokak şenlikleriyle. Şenliklerde tiyatroyu ilk kez meydana kurulmuş uyduruk bir sahnede izleyen çocuklar renkli tebeşirlerle meydanın taşlarına düşlerini resmederler. “Kirli giysileri başkalarının eskisi. Ana babaları hoyrat, kinci.” Galata'nın öteki sakinleri, oyuncular, mimarlar, ressamlar, rejisörler, aydın takımı göz ucuyla şöyle bir bakıp teğet geçer alaycı bir gülüşle; dantel, elişi örtülerini, nefis gözlemelerini, poğaçalarını satabilme umuduyla tezgâhını açmış kadınlara.

Eski adıyla Sykai'dir Galata; incir bahçesidir. “Sır kuyusu, kınsız bıçak, yakut dudak, lal suret, yıprak bir ikon”dur. “Soyluların, azizlerin, Cenevizli şövalyelerin, Benedikten papazlarının, haşmetli sultanların, Nakşibendi şeyhlerinin, Şeyh Galip'in, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin, Matrakçı Nasuh'un, şık Levantenlerin, şanlı bankerlerin gelip geçtiği yer”dir Galata. Yeryüzü kavgalarıydı en çok da onlarınki, bazen de uçmaya sevdalanmaktı. “Galata bugün bar, kahve zengini, bir yanıysa ladino şarkılar mezarlığı.” Öykü bizi İlhan Berk'in Galata'tasına da götürüyor, kuleyi İsa'ya benzetiyor şair. Bütün sokakları, sur kapılarını, adları, maceraları, dertleri, öyküleri kaydetmiş İlhan Berk; “Galata” öyküsü ve kitaptaki diğer öyküleriyle Jale Sancak da milenyum sonrası zamanlarını kaydediyor ve ekliyor yeni bir soru Galata'ya: “Yanık kapıyı, o binlerce yıllık Bizans kapısını toprağından söküp götürecekler mi? Geleceğin modern şehrini oluşturmak adına oradan bir yol geçirecek ve bu cinayeti işleyecek mi anakent belediyesi?” Ne ki geçmekte zaman ve hayat, martı kanatlarında binlerce kanat usanmadan hâlâ dolanmakta Kule'nin etrafında. Galata'da “hayat kışkırtan yüzüyle bir kere daha, yeniden…”

Tanrı Kent'in temposu yüksek öykülerinden “Tarlabaşı”

Beyoğlu'nun öte yanı “Tarlabaşı”. Zerdali, Sakızağacı ve Dernek Üçgeni'yle.
Özlem Turizm'den müjde!.. “Yeni Midyat Seyahat her gün 15.00 arabası Dargeçit'e kadar gidiyor. Bilgilerinize duyurulur. Mardin Midyat Dargeçit” Tarlabaşı'nda bir ilandan. Kapı önlerinde halıları yıkanan evlerin birinde, küf kokulu bir odada Mardin kokulu küçük Dilan, yalnız ve ayna karşısında ölesiye yabancı kendi yüzüne bile. “Melek tozu ve hapsedilmiş güvercinler Tarlabaşı”ında kilitli. Babası birkaç sokak ötede küflü sandık kokan bir adam, “Sözünün üstüne söz söylenmez ve ne yazık ki tezgâhı, kirli peşkire nikâhlı.”

Senegal karası hızlı zenciler, yaşlı ve üzgün bir ibne, elinde çakısıyla bir köşede dalgın bir çocuk… “Tinerci tayfası ve geceyi mekân tutan paryalar… yani ötekiler.” Oğulları dağa çıkmasın diye çöplüğe dönmüş boş bir arsada Özlem Turizm. Şehrin tüm raconlarını, yollarını çoktan öğrenmiş marangozun dükkânında eskiden otel olan binalar şimdi akort burguları biçmekte yitirdikleri ruhlarına. Fransızlar, Rumlar değil şimdi, çeteler işletiyor her şeyi.
Rum marangozu döven Balatlı bir orospuydu şimdi beş parasız mama eskisinin bir zamanlar komşusu. Saçları kınalı yaşlı mama pidecinin tozlu camekânına vuran yansısında dalgın, hatırlamakta. Bir zamanlar onun olan ve kumarcı sevgili uğruna giden Peşkirci'deki üç ev ve marangoza kiraladığı bir de dükkânı vardı. “Hoyrat erkek sesleri, din iman küfürler, çocuk ağlamaları, Kürtçe mırıltılar dolaşıyor” birer birer elden giden evlerin odalarını. Odalarda “Nusaybin, Silopi, Cizre, Şırnak kadınlar; uzak, terk edilmiş şehirler gibi kadınlar.” Kiminin kocası işsiz, kimininki seyyar satıcı. Erken büyümüş çocuklar, yıkılmaya hazırlanan evler… “Lağım kokusu, küf kokusu, yemek kokusu, kirli ten, çürümüş nefes kokusu. Aldanış, açlık, korku, öfke. Esrar, hap, eroin.” Birdenbire sıçramıştı kan, iplere asılı beyaz çamaşırlara… Dilan hadi durma, koş!.. Kimselere görünmeden hemen git al gel, sana yıllarca annelik eden yatalak kadın Meryemce'nin canı çeken pidesini. “Ortalarda dolaşma, kırarım bacaklarını” demişti babası. Uzaklarda, gerilerde kaldı annenle bir adak için gittiğin Mardin'deki Süryani Kilisesi. Ne “Giderek çoğalan sahte çüklü erotik shop'lar”ı ne de çekilen silahları, kıyımı, sonu hiçbir yere varmayan sokakları, hiçbirini düşünme. Kıymalı pideyi düşün. “İki adım ötesi Beyoğlu, beysoylu artığı. Sesler, renkler, ışıklar Dilan, hem yakın hem uzak” Tanrı Kent'in temposu yüksek öykülerinden “Tarlabaşı”, küçük Dilan'ın gözlerinden ara sokakların kaosuna, geleceği olmayan hayatlara bizleri de ortak ediyor.

“Nuray güz bulutları renginde.”

Her iki tarafıyla mezarlıklara paralel, bir gözü Galata Kulesi'nde dik bir yokuştur “Kulaksız”. Meydanı, Külhan Çıkmazı ve Nalıncı Yokuşu'yla. Hayatlar iç içe, cemaziyülevvellerini bilir herkes birbirinin. Kızların saçları burada, “Kulaksız Erkek Kuaförü Altay”da kesilir. Erkek berberleri semtidir Kulaksız. Kuzeyin öfke kesmiş karayelleri, Karadeniz ruh iklimleri eser burada. Rizeli tayfa, Giresunlu bıçkınlar… Öte yandan burada iki lira verip öksürük şurubu alacak durumu olmayanlar var. “Birçoğu yeşil kartlı, yani tescilli yoksul.”

“Nuray güz bulutları renginde.” Pembe, pul boncuklar, mavi, ebruli payetler işler şifon bluzlara, semtin pek çok kadını gibi. İki torba dolusu olmuştu, kim bilir belki bu cuma bir ödeme yaparlardı. Başına buyruk, isyankâr Nuray; ama aşk bu. Anlamaz ince, dalgın, kederli berber çırağı Ali. Nohut oda bakla sofa yeterdi onlara, ne var ki kuzeyin hem yakın hem uzak iki şehri çatışmasaydı, itişip kakışmalar, küfürler, yumruklar havada savrulmasaydı… Belki babasını dinleyip kapansa Nuray, ipeksi, uzun kumral saçlarını sırlar ve sanrılarla örtse, babası da bir zamanların Türk filmlerindeki Minür Özkul gibi olsa, başkalaşım geçirse her şey yoluna girer miydi? Belki de gitmek buralardan, tek çare…

Yalnızlaşmanın öteki adı “Hasköy”

“Cahil ve sinsi papa gelmesin! Milletçe Çağlayan'dayız.”
Hasköy”ün duvarlarında Saadet Partisi afişlerinden bir alıntı. Eski Galata Köprüsü, Aya Pareskevi Kilisesi, Piri Paşa, Aynalıkavak ve Marko bakkal, sinagog ve yaşlı Yahudiler… Şimdi geçmişi kaşıma, ansıma vaktidir. Ama önce “Kıyıya yüz süren dalgaları dinle.” Adaletsiz, suçlu ve bozuk bu dünya verdi çocukların ellerine tabancaları, oynasınlar diye. Yarım kalmış, acıklı bir şarkının içinde köşe başına dikilmiş, şehrin kustuğu zayıf, solgun, coşkusuz delikanlılar… Eylül öncesi umutlarda, inançlı yürüyüşlerde, o ateşli günlerde kurtarmak istemişti Engin, içini acıtan çoğu paltosuz, çorapsız insanların yaşadığı, taksicilerin bile korkudan müşteri getirmek istemediği bu kış denizinin insanlarını. Şimdiyse, “Yetmiş kuzeniyle övünen Pötürgeli genç adamlar, yetmişi de Hasköy'e bağlanmış, Piri Paşa'da memleket rüzgârı estirmektedirler.” Başörtülü, bazıları kara çarşaflı kadınlar, takkeli adamlar semtlerindeki dindarlaşmadan memnun, “İyi oldu, pislikler temizlendi, millet serserilikten kurtuldu.” Öte yanda Hasköy ezik, umutsuz, işsiz… Parkında esrar çekenler gece olunca denizi dinliyor, kolunda şırıngayla ölenler, kafası kıyaklar, geceleri ucuza giden kadınlar saklı yüzü Hasköy'ün, görünen yüzü kapılarına postmodern sülüs harflerle besmeleler çekilmiş, Allah'ın adı yazılı Pırlanta, Miras, Özlem apartmanları. Sokak içlerinde loş kahvelerde insanlar; “Kendi yüreğinin katili.” Düş kırıklığıydı Engin'in bir vakitler kendine dert edindiği. “Kimseyle paylaşılamayan yalnızlık, çok derinlerde gizlenen utanç ve öfke, bitip tükenmeyen bir eksiklenme…” Yalnızlaşmanın öteki adı Hasköy.

Nişantaşı, “Tam bir Avrupa havası.”

Birbirinden farklı hayatlar, tüm renkleriyle İstanbul'un coşkulu, dudaklarda gülüşleri, yaldızlı geceleri ve dahi nadide çiçeklerinden yapılmış kadın tenini güzelleştiren, albenili mağazalarıyla, tarzları farklı da olsa New York kadar güzel, Manhattan kadar çekiciydi “Nişantaşı”. Lüks mağazaların yakışıklı tezgâhtarları, bir örnek giyinmiş çıtı pıtı kızları, kibar garsonları, korna sesleri, hoş mekânlar, şık içkievleri, modern dekorasyonuyla ince bir zevkin göstergesi eski taş binalar. Geceye, sevgiliye hazırlanmalı, alışveriş yapmalıydı Asu. Nişantaşı, “Tam bir Avrupa havası.” Kim demiş ki, geri kalmışız!.. Bankamatikler nasılsa alesta, her daim hizmetinde Asu'nun. Bir de arabesk şarkıların yükseldiği konfeksiyon atölyeleri, yobaz erkeklerin oyuncağı başörtülü kadınlar olmasaydı keyfini hiçbir şey kaçıramazdı. Yalnızca geceye hazırlanmalıydı, alışveriş yapmalıydı, arada Remzi Kitabevi'ne girip Orhan Pamuk'un henüz okumadığı iki romanını almalıydı, belki yatıştırırdı onu biraz. Ve “Bir pasta cennetini andıran vitriniyle Nişantaşı”ndan yükselen üç el silah sesi, 19 Ocak'ta ne olmuştu? Kaygılardan azade bu güzel günü kimler, hangi eller siyaha boyamıştı?..

“Jiletin kardeşliğine iman edenler”

“Sigarada bir tutam ot ve içinde azgın bir od.” vaktidir şimdi küf kokan, fare yuvası sokaklarda…
Usul usul çürüyen “Fener”, evlerin ağlamaklı mırıltısı… Ahtapotlar duymuştu bu sesi ilkin, gelmişlerdi bir ev almaya. Yaralarını kendinden bile saklayan içi küfür dolu delikanlılar Müslüm Baba'ya eşlik etmekte. Yeraltından Bizanslı sesler gelmekte, Anna Notaras od içinde Fener'in karanlık sokaklarında sevdiği adamı aramakta. Eskiden sosyalist ama şimdi AKP'li Hikmet Bey, Burak, İrfan, Delikız, oto tamircisi Naci, “jiletin kardeşliğine iman edenler”, kanlı iktidarların buyrukları, fısıltılar, çığlıklar… Karşı kıyıda milenyum öncesi ciddi toplantılar, modernleşmekteydi Fener. Kimse görmedi, duymadı dibe vurmuşları, kiralarını, faturalarını ödeyemeyen paryaları. Bir başına savrulmakta “Fener”, lodos balığı gibi, kopkoyu yalnızlığı ve hiçliğiyle…

Tek boyutlu değildi gerçek

Jale Sancak gittiği semtleri, sokakları cesurca anlatıyor, kimileyin yol kesme ve tehditlerle, laf atmalarla karşılaşsa da samimiyetle, arkadaşça, yine de değer verip onları dinliyor. Kan çanağı, kin kuyusu gözleriyle Süleyman yolunu kesip, “Git başka yeri yaz!” dese de pes etmiyor, Süleyman öfkeli, çünkü dinsiz, imansız gazeteci bozuntuları günahını almıştı “Çarşamba”nın. Oysaki “Gerçek… Zamana, mekâna ve koşullara göre değişen gerçek”ti. Süleyman'ın, hiçbirini okutmadığı altı çocuğu ve üniversiteye göndermediği, peruk takmasına izin vermediği kız kardeşi Gülbahar vardı bir de. Gülbahar adı gibiydi, bahardı, yıllardır atmaya kıyamadığı bir blucini vardı, sandığın dibinde sakladığı. Tek boyutlu değildi gerçek, Libas Tesettür, Dua Giyim, türbanlı kızlar, tespih dizenler, tekkeler, takkeler, seccadeler… “Çarşamba kehribar bir tespihin tanelerinde”, son model Ford'una atlayıp, “son sürat fırlayıp çıktı sokaktan, kim bilir nereye…”

Aykırı ve ayrıksı olduğu kadar tekniğiyle kitabın, yönetmenliğini Fatih Akın'ın yaptığı 2004 tarihli “ İstanbul Hatırası : Köprüyü Geçmek” isimli belgeseli hatırlattığı da söylenebilir. İstanbul'un birbirinden farklı bölgelerinden, daha çok sokaklarından yükselen sesler yaşamları, şarkıları ve kültürleriyle bir araya gelmişti belgeselde. Jale Sancak da öykülerinde içsel maceraları, çatışmaları ve ilişkileriyle karakterlerini kendi tanımlamalarının dışına çıkmadan, yapmacıksız, abartısız doğallığıyla bir araya getiriyor.

İstanbul bilir Sulukule'yi

“Sulukule sokakları / Yerle bir / Kentsel dönüşüm kabadayıları / Çalıyor Sulukule'nin tacını / Çıkarken daha ilk nota / Başlıyor sokağın ritmi / İşte o zaman çıkıyor ortaya / İflas eden kimin ruhu, kimin kalbi…”1
Sancılı bir ruh Gırnatacı Sami… Ruhu “Sulukule*”de dolaşır bir Roman inadıyla; babası, dedesi, çocukları hepsi yağmurun altında aynı kuş kafesine doğmuşlar. Sami terki dünya eyleyeli çok olmuştu, onun kadar güzel çalamazdı klarneti hiç kimse. Bir akşamüstü “hayattayken olduğu gibi aksayan sol bacağını sürüye sürüye” geldiğini bir tek kafayı bulmuş kedileri gördü. İstanbul bilir Sulukule'yi, klarnet ustalarını, Kemancı Ali'yi, pandela2 , ut, cümbüş çalanlarını… Ne ki bir gün sakız çamaşırlar iplere dolandı, Sulukule yıkalacak, insanları da sonbahar yaprakları gibi başka başka köşelere savrulacak. Çileli insanları Sulukule'nin, yedi sülaleden beri bizim için ara olan bu yerde onlar için İstanbul var. Ve duvar afişindeki sözler şöyle bitiyor, “Hepimiz Sulukuleliyiz, / Sulukule İstanbul'dur.”

Kimimiz geçmişimizde bir zamanlar yaşadığı İstanbul'u, kimimiz de şimdiyi bulacak Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar'da. Hem geçmişe, hem şimdiye, hem de arada geçen zamana tanıklık ediyor öyküler. Öyle bir şey ki, içinize dokunuyor karakterler, gözlerinizin içine bakıp öfkeyle veya hüzünle kendilerini anlatıyor gibiler. Jale Sancak öykülerini birikim, araştırma ve gözlemleriyle bir bütünlük halinde okurun karşısına çıkarıyor. Aynı zamanda yer yer acımasızca yüzleştiriyor, içinde yaşayanları kendi öyküleriyle.

İstanbul'da öfke bir leke, herkes kendine sürgün…

Gazi, öteki'nin gri rengi

Gazi Mahallesi”nde Tarlabaşı ve Kulaksız'da olduğu gibi göç insanları yaşamakta. Burada doğdu Tayfun, korkuyla büyüdü, yabancılaştı. Bez afişleri, el ilanları partizanlarına sesleniyor, “Gerillalar ölmez”, “Kapitalizmle savaş – Dünyaya barış etkinliği. 1 Eylül'de buluşuyoruz.” İşte o gün Tayfun kimliğini soran polislerle buluştu. Tayfun asıl o gün korkuyla doldu, yabancılaştı, bir daha da hiç silinmedi içindeki acı. Gazi, öteki'nin gri rengi.

Bağdat Caddesi” gençliğini istediği gibi yaşıyor, kaliteyi bozmayan insanları ve doygun kalitesiyle. Jale Sancak bu öyküde çok sevdiği, kimselere benzemez diliyle Sevim Burak'ı Ford Mach 1 romanıyla anıyor. Belki o zamanlar da bugün gibi uzaktı Bağdat kendine, birbirine yabancı hayatlar o gün de şimdiki gibiydi. Yarış otomobillerinin en güçlüsü, en intikamcı, kanlı ve acımasız olanı Ford Mach 1'de Sevim Burak, geceye beyaz bir perde çekiyor, son gençliğine sesleniyor, “Yarışı bırak. Yarış senin yalnızlığını ve deliliğini ortaya çıkarır.”

Kadıköy'de, telaşla sokaklarında koşturanlar biraz yukarısındaki “Yeldeğirmeni”nden ve onun Süpermeni Yahudi evliya terzi Salomon'dan bihaberdir. Yeldeğirmeni, ellili yıllardan sonra doğudan özellikle Karadeniz'den insanların göçüp geldiği bir yer. Müslüman, Yahudi, Rum; hepsi bir yaşayıp gidermiş burada. Sonra bir bir eski sakinleri Erenköy ve Moda'ya taşınınca Yeldeğirmeni kendi yalnızlığına, terk edilmişliğine gömülüyor. Her gün kapısının önünü süpürdüğü havrasının etrafındaki duvarlar korkuyla örülü Salomon'un, kimseler uğramıyor buraya, arada bir çişe gelenler hariç tabii. Anadolu yakasında ikamet edenlerin dahi adını pek duymadığı semtlerimizdendir Yeldeğirmeni.

“Perihan Abla”, “Ekmek Teknesi” “Kuzguncuk”da çekilen en namlı dizilerden. Haksızlığa, sömürüye, ayrımcılığa, silahlanmaya, küresel ısınmaya, savaşa karşı bir dünya vatandaşı Tilbe, her gün Kuzguncuk'tan İstiklâl Caddesine gelip arkadaşlarıyla Kürtçe, Lazca, Ermenice her dilden halkların kardeşliğiyle şarkılar söylemekte. Uğur Yücel'in çocukluk anıları ve Tilbe'nin şarkıları Kuzguncuk setinde pardon semtinde bir araya geliyor.

Bir kırık dökük hikâye

Kuzguncuk'tan Boğaz'ın karşı kıyısına “Ortaköy”e geçiyoruz. “Bir Meyhane Garson”unun dilinden Edip Cansever'in dizelerini gönderiyor yazar, öyküsünün kahramanı Nizam'a. Sihirli bir el dokunduktan sonra Ortaköy'e nur yağıyor, duymayan kalmıyor. Nizam da tam bu sıralarda Siirt'ten havalanıp garson olarak iniyor Ortaköy'e. Ne ki Nizam kırk yıl önce de havalanıp gelmişti buraya, keşfedilmemiş, dağı tepesi kondu yapmaya müsait bir yermiş o zamanlar Ortaköy. Madam'ın bahçesindeki incir ağacının tepesinde bir kız çocuğu incirleri götürmekte. Madam'ı aniden aşağıda görünce kızacağını sanır önce, bana da biraz topla deyip bir kap uzatınca içi rahatlar küçük kızın. Çok sever o günden sonra Madam'ı, yıllar sonra Marika ve kızı Anita'nın nerede olduğunu bilmese de hiç unutmaz onları. Ve Anita'nın acı hikâyesini de unutmaz. Delikanlı Anita için şiirler yazmakla hiç uğraşmadığından mıdır bilemiyorum, Madam olmaz deyince Nizam elinden tutup memleketine kaçırır Anita'yı, aylar sonra genç kız annesinin kapısında işkence görmüş vücudunda yanıklarıyla ağlarken bulur kendini.

Zaman zaman doğup büyüdüğümüz, belki hâlâ ikamet ettiğimiz semtlere kendi hikâyelerimiz de ekleniveriyor. Henüz Ermeni, Rum ve Yahudilerin yaşadığı zamanlardan, annemin çocukluğundan, anneannemin gençliğinden bana da aktarılan bir kırık dökük hikâyedir Madam Marika ve Kızı Anita. Ne yazık ki ben doğduğumda onlar gitmişlerdi.

Etiler” zar tutuyor uzun bacaklı manken kızlara, kokain partilerine sosyetik ve hızlı uçuşlarıyla… Hemen yanı başında “Yoksulluk Bizim Suçumuz Değil” pankartıyla “Küçükarmutlu”. Kendini yakanlar, yoksul gecekondularında ölüm orucuna yatanlar Direniş Mahallesi'nde. Gökyüzü zehir kusuyor Küçükarmutlu'da. Canan ve Zehra kardeşler bir kasırgada beyinleri sarsıyor.

Lili Leyla'nın kanına girmiş İstanbul. “Çok sevdim ben seni. Hadi nazdrovya!” Sıcak para, ticaret, şık vitrinler, iştah açıcı cansız mankenler demek “Laleli”. Bütün Rus kadınları Nataşa… Gizlice ağlıyor geceleri Lili Leyla odasında, “karanlığa, tutkunun yırtılmazlığına.”

Bıçak yarasıyla Hacıhüsrev

Çöpleri eşelerdi Turan bütün bir gün. Babalığı Adem'le akşamdan sabaha uzun uzun susarlardı “Hacıhüsrev”de bir mangalın başında. Ot kokusu her yanı sardığında, “yavaş yavaş öteki İstanbul olurdu; çöp, çürük nefes, kan kokusu, çığlık, ihanet, korku, hınç, yalnızlık… sessizce.” Uzun sarma sigarasının geriye kalan zıvanasından çıkan öfkesiyle Cambaz tastamam jargonun adamı. “Merkeze iki adım, merkezin piçi…” Kaybolmaların, kaybetmelerin sırtındaki bıçak yarasıyla Hacıhüsrev.

Jale Sancak son öyküsünde kahramanıyla birlikte dokunuyor binlerce yıllık “Kadırga”nın kuytu yüzüne. İkisi de artık kimselerin yolu düşmeden uğramadığı bu semtte düşlerinin, yaratılarının peşinden gidiyor, “biri suyun üstünden suret alıyor, ölümü öteliyor, diğeri sözcüklerle çiziyor suretleri, yaşamı kucaklıyor.”

~~~
1 Gogol Bordello'nun “Sulukule” isimli şarkısından.
2 Pandele: Roman dilinde darbuka.
~~~
* Kitapta yer alan "Sulukule" isimli öykü buradan okunabilir.

Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar / Öykü
Jale Sancak
Turkuvaz Kitap, Temmuz 2009, 160 s.

Sayı: 40, Yayın tarihi: 11/09/2009

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics