MaviMelek
"Ben bir başkasıdır. Yazık kendini keman sanan oduna; bilinç fakirleri, bir şey bildikleri yok ama dolaşıyorlar, dolaşsınlar kaç yazar!" Rimbaud

[Öykü]"Suya Yazı" | Tuğçe Ayteş

Hazan Başarır

"UÇUP GİTMEMELİYDİ BU HAYALLER"

Hazan Başarır'a…*

Büyük heyecanla beklenen 2000'li yıllar daha en başından hayal kırıklıkları getirmişti. Ne bir kuyruklu yıldız, ne onuncu bir gezegen ne de uzaylı istilası… İnsanlar bütün kötülükleri kendi kendilerine yapmışlardı. Küresel ısınma doğayı, kapitalizm insanları mahvetti. 2200'lü yıllara gelindiğinde öyle düşünceleri okuyan çipler falan yoktu. Dünyanın hemen hemen tüm doğal kaynakları tükenmiş, birçok devlet çökmüş, belirli bölgelere yerleşmiş birkaç kalburüstü grubun dışında kalan insanlar neredeyse soluyacak oksijen, tüketecek temiz su bulamaz olmuştu. Arılar yok olduğundan beri meyveler de pek bulunamıyordu. Hayatta kalan insanların birbirlerini yemeleri artık yamyamlık bile sayılmıyordu. Tarihe kara birer leke olarak geçmeyecekti bunlar, çünkü artık tarih de yazılamıyordu.

Yazlar ne kadar uzun ve sıcak geçiyorsa kışlar da o kadar kısa ve ani soğuklar şeklinde meydana geliyordu. Fosil yakıtlar tükenmiş, yakılabilecek her şey (ağaçlar, mobilyalar, kitaplar, kıyafetler) yakılmıştı. Nükleer santraller bakımsızlıktan çürümeye başlamıştı diğer binalar gibi. Çevrecilerin tüm çabalarına rağmen güneş ve rüzgâr enerjisine de geçilmemişti. Sonuç olarak ne teknoloji ne politika ne de başkaları, artık insanlık tarihini belirlemiyordu. Para yoktu, gelişme yoktu, sadece can derdi vardı. İnsanlığın fazladan bir dünya savaşı geçirmesine bile gerek kalmamıştı.

Şartlar ne kadar berbat olursa olsun, yaşamak denen şey hâlâ çok tatlıydı ve her şeye rağmen hayatta kalmak için çaba sarf eden insanlar vardı.

Su, beş altı aile birlikte kaldıkları küçük korunaktan (aslında bir binanın yıkıntısından) kafasını dışarı uzattı. İnsan nüfusu epey azalmıştı, ama hayatta kalanlar gruplaşarak birbirlerine ara ara saldırdıkları için tetikte olması gerekiyordu. Su'nun tek eğlencesi eskiden kalma binaların içlerinden geçmişe ait nesneler toplamaktı. Ailesi onun için fazlasıyla endişelendiği için yiyecek ve içecek toplamak gibi zorunlu (ve birkaç kişilik gruplarla çıkılan) görevler dışında bu kaçamakları çok sık gerçekleştiremiyordu. Bugün, bu sırada herkes derin bir uykudaydı, Su, o daha küçük bir kızken meydana gelen, zehirli gazlardan dolayı toplu ölümlerin yaşandığı bir faciayı hatırladı. Ailesinden annesiyle erkek kardeşi kalmıştı. Nefes alıp almadıklarını kontrol etti, her şey yolundaydı. Şimdi otuz yaşında genç bir kadındı, ama yine de şu koca dünyada tek değer verdiği şey olan ailesini kaybetmekten deliler gibi korkuyordu. Diğerleriyle iyi geçinmesine rağmen onların hayatta kalıp kalmaması çok da umrunda değildi.

Su, felaketler zincirinin iyice etkisini göstermeye başladığı bir dönemde dünyaya gelmişti. O sıralarda hâlâ yenebilir yiyecekler bulunabiliyordu, ama içilebilir su kaynakları epey azalmıştı. Bütün hükümetler alternatif su elde etme veya suya yakın içecekler üretme yöntemleri üzerine kriz planları yapıyordu. Su, o dönemde dünyaya gelen ve adı "su" konan bebeklerden yalnızca bir tanesiydi, yani ileride birçok şeyi aynı ismindeki gibi sadece kelime olarak duyacak ve belki de bir geleceği olmayacak insan yavrularından biri… On yaşından beri bu fare deliğinde yaşamaya çalışıyordu. Annesi kardeşine burada hamile kalmıştı, Su'nun babası hâlâ hayattayken. İkicanlı eşini doyurmak isteyen zavallı adam, yiyecek temin edebilmek için dışarı çıkmış ve bir daha dönmemişti. Muhtemelen ava giderken avlanmıştı. Bedenini bulmak bile mümkün olmamıştı.

Her yer çok öncelerden bu yana yağmalandığı için Su, keşif gezilerinden genelde eli boş dönüyordu. On sene kadar bizim bildiğimiz manadaki medeniyeti deneyimlediği için bulduğu şeylerin ne olduğunu az çok bilebiliyordu. Sonra da bunlardan bihaber olan kardeşine uzun nutuklar çekiyordu: "Bu bir kapı kolu…" Yağmadan kurtulan parçalar, genelde gerçekten gereksiz şeyler oluyorlardı. Ama Su, bunları bulabildiğine şükrettiği için çok da fark etmiyordu. Koleksiyonu genişledikçe daha da mutlu oluyordu. Bir defasında, çocukluğunda her şeye sahip olup da bir türlü tatmin olamayan bir arkadaşının, ailesi ona fazladan bir cep bilgisayarı almadı diye koparttığı yaygarayı hatırladı; gülüp geçti. Koleksiyonundaki parçaların her birine kendi uydurduğu bir öykü vardı. Bunları arada kardeşiyle ve bazen annesiyle de paylaşırdı. Anlattıkları sadece sözde kalırdı, bazen aklından bile uçup giderdi.

Su, ürkek bir tavşan gibi küçük ve hızlı adımlarla etrafına baka baka ilerlemeye başladı. "Buraya daha önce girdim, buraya da girdim. Evet evet, orada da her yeri incelemiştim." Yirmi sene boyunca burada oyalanabilecek ne bulduğuna şaşırdı o gün. Hayatı gün ve gece olarak geçiyordu zamanı ölçebilecek bir aletleri olmadığı için. Çoğu saat yağmalanmış veya parçalanmıştı, ama sonradan bu şartlarda bir kapı kolundan daha değersiz oldukları anlaşılmıştı. Koleksiyonunda saat de vardı bu sebepten, cep telefonu veya madeni para bile buluyordu bazen.

Eskiden bir dere olduğu belli olan, ama şimdilerde lağımın bile akmadığı, kuru otlarla kaplı bir yoldan geçti. Bir süre yürüdü, daha öncekilerden biraz daha uzun bir mesafeye. Kendini az da olsa özgürleşmiş hissetti. Her nasılsa yerinde kalabilmeyi becermiş bronz bir boğa heykelinin yanından geçerek yoluna devam etti. Eskiden deniz olan büyük boşluğu uzaktan da olsa seyretti bir süre. Sonra yukarıdaki sokaklardan birine girdi. Etrafta, insan hayatını kolaylaştırmak, hatta insana yapacak bir şey bırakmamak için üretilmiş aletlerin parçaları vardı. Su, aralarından gözüne hoş görünen birkaç tanesini topladı, giyilmekten aşınmış ceketinin ceplerine koydu. Bu sırada birkaç ünlü markanın kopuk, kırık veya silinmeye yüz tutmuş tabelasını gördü. Eskiden uzun kuyrukların oluştuğu bu mağazalarda şimdi hayaletler bile yoktu.

Su, yolun bitimini kendine hedef belirledi. En uçtaki binaya girip içeriye şöyle bir göz atacak, ardından da dönüş yolunu tutacaktı. Girdiği dükkânın eskiden neci olduğuna dair bir fikir yürütmeye çalıştı. Çocukluğunda hatırladığı dükkânlara nazaran daha eski duruyordu, burası sanki daha ilk günden beri eskiydi. Rafları ve tezgâhları parçalanmış, yer döşemeleri sökülmüş bu acınası yerden hiçbir şey bulamayacağını düşündü Su. Ama yanılıyordu. Çok fazla ellenmemiş duvarlardan birine bütün ağırlığını vererek yaslandığında duvarın bir bölümünün içeri göçtüğünü hissetti. Duvarın yıkılacağı korkusuyla hemen ileri atıldı. Uzaklaşınca duvardaki göçüğü fark etti. Çekine çekine göçüğün önünü açtı. Bilerek yapıldığı düzgünlüğünden anlaşılan bir oyukla karşılaştı. En dipte küçük bir nesne vardı. Su, adeta bir hazine bulmuş gibi sevindi. Yağmadan kurtulabilmiş bu şanslı nesneyi eline aldı. Kutu gibi bir şeydi. Buna ne dendiğini düşündü. Anneannesinin evinde vardı bunun daha büyüklerinden. Kelimeyi hatırladı: "Sandık… Güzelmiş." Açmayı denedi ama kapağı sıkışmıştı. Sandığa elinden geldiğince nazik davranarak ailesini daha fazla meraklandırmadan geldiği yoldan geri döndü.

Su, korunağa vardığında ailesi çoktan uyanmış ve başına bir şey geldiğini düşünerek korkudan ölüp ölüp dirilmişti. Su, özürler dileyip koleksiyonunun başına geçti. Koleksiyonunda belli bir düzen vardı, ama bu sandık için özel bir yer belirlemeliydi. Yerleştirmeden önce sandığın kapağını açmayı bir daha hafifçe denedi. Kapak biraz oynadı, ancak yine açılmadı. Su, merakına hâkim olamayıp kapağı biraz daha zorladı. Kapak yılların yorgunluğunun üstüne bu darbeyi kaldıramayarak sandığın geri kalanından ayrıldı. Sandığın içi boş olsaydı Su pişman olacaktı; fakat boş değildi. Katlı bir şeydi bu. Katları açarken Su yine kelimeyi hatırladı: "Kâğıt." Kâğıttaki yazılar düzgün yazılmıştı, üstelik sonunda da bir sayı vardı. "Bir kitap sayfası…" Su, bir kitabı (en azından bir kısmını) ilk defa eline alıyordu. Kitapların varlığından haberi vardı, ama gelişmiş bilgisayar sistemleri ve birçok alternatif yöntem varken kimse kitaplarla, edebiyatla, felsefeyle, kâğıtla, kalemle uğraşmaz olmuştu. Su, kâğıdı elinde tutmaktan değişik bir tat aldı. Bilmediği kelimeler olsa da yazıyı okuyabiliyor ve anlayabiliyordu:
"… Buranın en sevdiğim özelliği ne mi? Yemyeşil ağaçlar, rengârenk çiçekler, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar, şırıl şırıl akan dereler, her şeyiyle seviyorum burayı. Daha küçük bir çocukken mis gibi havayı içime çeke çeke otların üstünde top koşturduğumu hatırlıyorum. Dedemin bir bahçesi vardı, meyve ve sebze yetiştirirdi. Bir keresinde kirazlar kurtlanmıştı da inatta keçiye pabuç bırakmayan dedemin 'Ölsem de ilaç sıkmam, zehirleyemem milleti,' dediğini hatırlıyorum. Kirazlar, her nasılsa kurtçukları başlarından defetmeyi başarmışlardı. Hatta hayatının sonlarına doğru dedem, avuç avuç ilaç içerken de 'Ey gidi koca Ahmet, bi kiraz kadar olamadın,' diye kendini paylamıştı. Dedem ilkokuldan sonra okumamıştı, ama işlenmemiş, zehir gibi bir zekâsı vardı. Her iki cümlesinden birisi 'Üretmek lazım,'dı. Durmadan toprağını işler, kendi ekmeğini her zaman yeterli olacak şekilde çıkartırdı. Hiçbir hileye başvurmaz, adaletten şaşmazdı. İşte yazar olmam, bu insanın etkisi sayesindedir. Ne alaka mı? Babam şehre göç ettiğinde ben yedi yaşındaydım. Okula şehirde başladım. Dedemin 'Üretmek lazım,' demesi kulaklarımdan hiç silinmedi. 'Nasıl üretebilirim?' diye düşündüm durdum. Dedem gibi bir bahçe sahibi olamazdım. Ben de yazmaya karar verdim. Koca Ahmet'i, kiraz bahçelerini, Nazlı anneyi, yanık türküleri…"

Su, rüya görüyor gibi okudu iki sayfayı. Manzarayı hayalinde canlandırmaya çalıştı. Biraz daha uğraşsa sesleri duyabileceğini bile hissetti. Demek ki insanlar böyle bir hayat sürebilmişlerdi o zamanlarda. Su'nun içi burkuldu otuz senelik hayatında neleri kaçırdığını fark edince. Bu eksikliği nasıl giderebilirdi? Öncelikle kendi kendilerine yetecek kaynaklar oluşturmaları, olanları verimli ve sürekli hale getirmek gerektiğini, üretmenin zorunluluğunu düşündü. Hayatlarını düzeltemeseler de, düzeltmeye çabalamalılardı. Bunu aralarında konuşmalılardı. Sonra da okuduğu kâğıttaki gibi bir hayat sürdüğünü hayal etti. Ama sözler ve düşünceler gibi uçup gitmemeliydi bu hayaller. Yazarsa dönüp tekrar tekrar okuyabilirdi. Bir de koleksiyonundaki parçalar için uydurduğu öyküler vardı. Evet evet, onları da yazmalıydı. Kâğıtlar yakılmıştı, kalemler kırılmıştı, bilgisayar ve türevleri de artık çalışmıyordu. Su, umudunu yitirir gibi oldu. Ardından "Ben ne yapıyorum böyle?" diye sessizce azarladı kendini. Sandık, koleksiyonunun son parçası oldu. Bundan sonra kendini, yazacak teçhizat toplamakla görevlendirdi.

Su, bulabildiği her şeye yazı yazmaya çalıştı. Korunaktakilerle yazdıklarını paylaştı. Hep beraber daha iyi bir hayat için kafa patlattılar. Çok yorulduklarında hepsi birer öykü anlattı. Su, yetişebildikçe bunları da yazıyla kaydetti. Çok geçmeden insanlar önce çabalamaya, ardından da yazmaya başlamışlardı. Kendilerini hayatta tutan az miktardaki kaynakla olanaklarını artırmaya uğraştılar. Gündüz çalıştılar; geceleri de zayıf alevlerin ışıkları eşliğinde sürekli yazdılar, taşlara taşlarla yazdılar, nereye yazabiliyorlarsa akıllarına gelenleri yazdılar…

Kim bilir, belki de Su'nun hayalini kurduğu hayat gerçek olacak ve oradakiler uzun süredir veya hiç yaşamadıkları güzellikleri tadabilecekler… Ama o zamana kadar, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, yazmaya devam edecekler. Gönül ister ki bu süre zarfında insanlar kitapları, edebiyatı ve felsefeyi tekrar keşfetsinler. Bu da, başka bir öykünün konusu olsun.

* Usta Öykücülerle "Yazmanın Öykü Hali" röportaj serimizin 4. konuğu Başar Başarır'dı. 12 Ekim Pazar günü gerçekleşen söyleşiye dair daha önceki söyleşilerde olduğu gibi, bir özet çıkarmak yerine bu kez farklı bir çalışmayı denedim.
Söyleşi esnasında Başar Başarır'ın, iyimser bir yaklaşımla, günümüzde giderek değerini kaybeden kitapların, ileride belki değer kazanabileceğini, çünkü insanlık kötüye gitse de edebiyatın sağlayabileceklerinin en ucuz şey olduğunu söylemesiyle ve Hasan Uygun'un yine söyleşinin bir yerinde, "distopya" kelimesini kullanmasından sonra gelen ilhamla yazdım. Umarım ileriki nesilleri böyle bir gelecek beklemiyordur.

Not: Öyküde, kızı Hazan'ın fotoğrafına yer vermemize izin verdiği için, Başar Başarır'a teşekkür ederiz.

Sayı: 33, Yayın tarihi: 22/11/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics