MaviMelek
"Başını çevreleyen, aklı sarılı gümüş şakımanın ortasında milyonlarca insan yüzünün oynaştığı tek bir kabartma gibiydi yüz." - "Bunak" / Leylâ Erbil

[Öykü] "Gözlerini Kaybeden Soytarının Hikâyesi" | Sultan Yavuz

Gözlerini Kaybeden Soytarının Hikâyesi | Yunus Kocatepe

"YAZMANIN CEHENNEMİNE
HOŞ GELDİN"

Yine o tepedeydi. Aşağıya, kayalıklara doğru gözünü dikmişti yine. “Okyanusu sevmek mi istiyorsun? Uzaktan sev. Yakından sadece kuralları kendisinin belirlediği şu sert oyuncuya bakarsın.” Kaya olmadığına şükretti; çünkü şu an kapıldığı cazibeye bir kayayken asla sahip olamazdı. Kayalıklara çarpan o güçlü sular, bu korkunç mavi ve asi yükseklik.

Her gün aynı saatte, aynı yerde bu ölümcül zevk için oradaydı. Tehlike her zaman neden bu kadar cezbedicidir? Neden derin maviler hep davetkâr bir fahişe gibidir? Eğer yeterince izlersen seni ele geçirebilir ve atlamakla atlamamak arasında bir fark kalmaz.

İşte son an: gözlerinle tek olan deniz, sana ihanet eden anarşist ruhun ve başını döndüren kölelik isteğin. Bu gürültülü sular, bu kadar sessiz olmayı nasıl başarabiliyor ki? “Sen! Dikkatimi dağıtan sefil martı! Kanadını başıma gölge yapmasaydın tutkumun peşinden gidebilecektim.”

Yüzlerce martı. Çatılarda, masalarda, caddelerde, çöplüklerde... İlk gördüğü günü hatırladığında gözleri yine doldu. Bu kendisiyle hesaplaştığı son tarih olmalıydı. Onlarca martı boş bir tarlada toprağın içinde aranıp duruyordu. Kahverengi martılar, kirlenmiş martılar, vazgeçmiş ve ruhsuz martılar. İşte o gün martılarla birlikte kendi kanatları da can verdi.

“Giden tren mi, yoksa ruhum mu?” Ruhu trenin bacasından çıkan bir duman gibi onu terk etti. Boş bedeni küçük bir sahil kasabasına vurdu.

“Şimdi bana şu okyanusun üstünde uçtuğun için sakın martılık taslama tamam mı? Seni aptal, lanet kuş! Ne diye tepemde dönüyorsun ki? Balığa benzer bir halim mi var!” Bu iri martı her seferinde yanına geldi, tepesinde döndü durdu; ta ki o kasabadan ayrılacağı sabahın erken saatlerine kadar. Onunla son vedalaşması alacakaranlıkta, boş bir otobüs durağında oldu. Martı geldi ve boş ana caddede ileri geri yürüyüp, bu soytarıyla göz göze geldi durdu. Belki de geriye yalnızca soytarılığı kalan bu eski martıya hoşça kal demek istedi. Kör soytarı “ hoşça kal kuş” dedi. “Bana ne anlatmaya çalıştığını anladım.”

Gözlerini ufka çevirdiğinde güneşin son ışıklarında kendi gözlerinin yansımasını gördü. “Sana ne oldu sefil kuş? Bakışlarını nerde dondurdun ki? Senin gözlerin ölmüş olmalı! İkisi de ölmüş. Artık göreceğin tek yer kendi iç organlarındır.” Yansımada gözlerinden akan tuzlu şeyi de gördü.

“Kanatlarını kör gözlerime sürmek için mi gelmiştin yoksa? Git başımdan! Yine görmeyi başarsam bile asla aynı olmayacak. Bakış açım kaybolmuş olmalı. Sen sana ait olmayan gözlere sahip olmanın ağırlığını bilir misin? Bu seni ölümden beter eder. Kendi sonsuz cehennemin olur. Peki, bu büyük cezayı hak edecek kadar ne yaptım?”
“Sahip olduğun merak duygusu seni öylesine korkusuz kıldı ki; sonunda kör olacak kadar ileri gittin. Bunu tanrılar değil, sen yaptın.” Konuşan Agatha Christie'ydi.

“Neden burayı seçtiğini, neden hep buradan ilham aldığını anladım,” dedi sefil kuş. “Karşılığında senden gözlerini istedi çünkü” dedi Agatha'nın tamamı buz mavisi göz çukurlarına bakarken. Korkunç bir kahkaha atarak, sefil şeyin yapamadığını yaptı. Gitti kendini maviye gömdü. Agatha Christie'nin arkasından bakarken: “Tüm o kitaplar bu kasabaya ait aslında; dünyadaki tüm öykülerin yalnızca tek bir yere ait olması gibi. Benden alınan bu gözler, öykülerimin köyüne mi taşıyacak beni? Yazmak için kör olmak gerekiyor demek ki? Kanatlarım beni terk ettiğinde ben de kör olacağım.”

Sonra kuzeyi bilmeyen Koreliler geldi. Birinin adı Hwan'dı ve bir balıktı. Bu kasabada her şey tersineydi. Balıklar en çok martı eti severdi. Hwan farklıydı; o domuz severdi. Böylece “Old Boy”u Kore İngilizcesiyle anlatırken ağzı hiç de sulanmadı. Birlikte belki de arkadaş olabilirlerdi, çünkü ikisinin de rengi yoktu. Renkli masalara siyah beyaz oturduklarında, Hwan'ın çenesine yumruk atan büyük albatroslar ikisinin de canını hiç yakmadı, çünkü kafalarındaki kanın kodlaması kırmızıydı. Oysa Hwan'ın dudağından siyah bir mürekkep akıyordu yalnızca. Sefil martı, kanatlarıyla bu balığın ağzını sildi. Balık da ona kendi grubunun yanında eti parçalanmadan dolaşabilsin diye koruyuculuğunu verdi.

Albatroslar balıkları yemekten değil ama parçalamaktan haz alırlardı. Güçlü yaratılışları onlara tüm hakları veriyordu ve martıların kanatlarını koparmak da onlar için en büyük eğlenceydi. Onlar yalnızca bu kasabaya değil, tüm dünyaya hükmedebilirdi ve sanki tüm balıklar, tüm martılar onlar tarafından parçalanmak için onların dilini öğreniyordu.

Soytarı martı, Balık Hwan'ın ağzını silerken Hwan ona, "Senin gözlerin çekik olmadığı için benden daha şanslısın. Sen biraz onlara benziyorsun ama bu, senin kanatlarına duydukları açlığı dindirmeye yetmeyecek asla" dedi.

Bazen güneş yeterince gülümsediğinde ya da yağmur çok sıcakkanlı bir rüzgârla geldiğinde ikisi de okyanus kenarına giderdi. Birbirlerine hikâyelerini anlattıklarında, Hwan bu sefil martının dışlanmadığını ama artık martı olmaktan vazgeçtiğini anladı. Vaktinden önce yaşlanmış kanatlarını çıkarıp atarsa, artık hür bir soytarı olabilirdi. Ama çıkaramıyordu bir türlü. Ne zaman bedeninden atmaya kalksa, canı müthiş yanıyor ve sonunda vazgeçiyordu. Balık Hwan eğer yufka yürekli olmasaydı, bu sefil kuşu kanatlarından ayırır ve ona özgürlüğünü verebilirdi. Martıya dedi ki: “Kanatlarını kimler bu hâle getirdiyse, onları senden tamamen ayıracak olanlar yine onlardır. Bu kez sen git ve kanatlarını onlara sun. Bu kez korkma, sonunda özgür kalacaksın unutma!”

Özgür olmak. Soytarı martı anladı ki; özgür olmanın tek yolu ondan vazgeçmekti. Albatroslara ve tüm yırtıcılara boyun eğmekti. Kanatlarını terk etmeyi öğrendiğinde kör olmayı da kabul etmiş olacaktı. “Kanatlarıma ve gözlerime karşılık özgürlüğüm. Gözlerim içimin köyüne bakacak ve orada gördüğüm ne varsa onları anlatacağım.”

Bundan yıllar önce yaşlı bir soytarı, “yazmanın cehennemine hoş geldin” dediğinde, sefil kanatları bunu anlayamamıştı. Yazmak; ruhunu albatroslara vermek demekti. Yazmak; gözlerinden vazgeçmek demekti. Yazmak özgürlükten vazgeçerek ona ulaşmaktı. Kanatlarını terk etmekti yazmak. Yazmak bir gün belki de albatros olmak demekti. Kendini terk ettiğin her an yavaş yavaş kendi nedenin olmaktı.

Tüm bunları anlamak için onca zamanın geçmesi gerekiyordu demek ki. Balık Hwan bunu hemen anlamayı nasıl da başarmıştı? Hwan dedi ki: “Sessizce merak etmeyi öğreneceksin. Korkusuzluğunun seni götürdüğü tüm düşsel ve gerçek şehirler, sesine tek tek kilit vuracak ve sessizliğin seni kelimelere götürecek. İşte senin hayatın boyunca kalacağın ve durmaksızın izleyeceğin yol kelimelerin olacak. Bunun için sakın üzülme; her yaratıcılıkta bizden çalınanlar gizlidir.”

Soytarı martı, balık Hwan'ın dediklerini yaptı ve her gece o koca albatrosların yanına gitti. Yavaş yavaş ve hem nasıl bir acıyla o yaşlı kanatları, ondan aldılar. Her bir çekiştirmecede, bedeninden ayrılan her bir lifte, acı çektikçe arınıyor ve yavaş yavaş hafiflediğini hissediyordu. Albatroslar onu önce sarhoş ediyor sonra da koca gagalarını kanatlarına geçiriyorlardı. En ünlü albatros bir İrlanda pubında yaşıyordu ve son darbeyi vurabilmek için, tüm açlığıyla pusuda bekliyordu.

“İşte bu da son” dedi, bulanık gözleriyle soytarı martı. Artık griye dönen kirli kanatlarını sadece birkaç lif tutuyordu. Kanatlarını son bir kez açtı ve bar masasına serdi onları. Bu en zoruydu. Kocaman albatros gagaladıkça, karşıdaki şömine de kanatlarının yandığını gördü. Soytarı martılığının son anında gözünden akan tuzlu sıvı, tavanı cam olan barda görebildiği aynı martıyı selamlamak içindi.

Bu gönüllü av olma, kanatlarını her geçen gün azaltırken, ortaya genç bir soytarıyı çıkardı ve gözleri de kanatlarıyla birlikte gün be gün onu terk ederken, hatırladığı son görüntü, aynada tamamen kanatsız, bulanık bir siluet oldu.

Artık gerçek bir soytarı olmuştu. Gözlerinin körlüğü onu bazen hırçın yapacaktı şüphesiz ama Agatha'nın da dediği gibi: “Kim tanrıları suçlayabilirdi ki?”

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 12/12/2010

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics