MaviMelek
"İsteklerimdir beni yaşatan; doyum, ölümdür." Kırgınlar Evi / Bernard Shaw

[Öykü]"Sonunda" | Armağan Altay

Sonunda | Jeorge Daniel

"ANNE BU OTOBÜS DURSUN"

Kafamın içindekiler attığım her ağır adımda çalkalanıyordu sanki. Ayağım yere bastığında, alnıma doğru akan ve gözlerime azgın dalgalar gibi çarpıp, görüşümde köpüklenmelere yol açan şeyler; soğuğun etkisiyle pıhtılaşan kanım değil gibiydi. Her yeni fark edişte, tanrıya küfreden ve bunu yaptığı için gökyüzüne kaçamak bakışlar atıp utanan ben, bunları o an "yaşanmışlıklar yahut yaşanmamışlıklar" olarak adlandırıyordum. Bedenimin maddeden yapılmış olduğunu biliyordum, hatta belki de bilim her şeyi açıklayabilirdi; hayatı, tanrıyı, yaradılış sebebini, her şeyi. Ama bu düşünce, yoğun kar yağışı altında, ayak parmaklarını hissedemeyecek kadar yürüyen genç, kansız ve rahatsız bir çocuk için önem taşımıyordu.

Kar, önüme bembeyaz bir sis çekmişti. Belki karanlık çökmüştü, hatta gece olmuş olabilirdi. Fakat kar, bütün dünyayı boz/pembe bir renge boyayarak, zaman ölçütlerimi de elimden alıyordu. Paltomun cebine soktuğum ellerimi çıkarıp, kolumdaki saate bakabilirdim, bunu yapabilirdim, buna gücüm yeterdi. Ama insanların kısacık ömürlerinde yaptığı gibi, önemsiz bulduğum için yapmadım. Ve mutluluğun tanımını buldum, kar suyunu iyice emmiş botlarımın çıkardığı boğuk seslerin yardımıyla: Gücünün yetebildikleriyle önemli bulduklarının uyumu…

Şoför klakson çalmasaydı, kuyruklu yıldız gibi nadiren algı sınırlarımdan geçen motorlu taşıtlardan birini kaçıracaktım. Beremi kulaklarımın üzerini örtecek kadar çekmiştim, kar da bütün sesleri boğuyordu, duymuyordum.

Tiz klakson sesini duyunca derinleşen düşüncelerimden sıyrıldım ve durdum. Dizlerim tutmuyordu, neredeyse yere düşecektim. Döndüm, arkama baktım. Birkaç metre ötemde beyaz bir kamyonet duruyordu. Tanrı bir yerlerden bana "Bin hadi, bu kıyağımı da unutma." der gibiydi.

Şoför mahallindeki pencereden uzanan kafayı gördüm. Bıyıklı, esmer bir adamın yüzünü kar tanelerinin arasından zar zor seçebildim. Sonra adamın sesini duydum, ama ne dediğini anlayamadım. Yapabildiğim kadar hızla kamyonete doğru yürüdüm, kapıyı açtım ve başka bir kâinata girdiğimi düşündüm. Artık tanrının bu oyunu sadece benimle oynadığına bütün varlığımla inanıyordum.

* * *

Beremi çıkarıp paltomun cebine koydum. Ellerime baktım, parmak uçlarım kıpkırmızı olmuştu. Zar zor hareket ettirebiliyordum. Balon şişirirmiş gibi avuçlarımı kapayıp ağzıma götürdüm, ciğerlerimden çıkan sıcak havayı en sevdiğim uzuvlarıma bağışladım.

"Hoş geldin yeğenim" dedi bıyıklı adam. Vitesi bire takıp gaza bastı. Kamyonet karları kütürdeterek ilerlemeye başladı.
"Hoş bulduk, sağ olasın ağabey" dedim adamın yüzüne bakarak. İnce, uzun bir suratı vardı. Saçları, kaşları, simsiyah ve gürdü. Bıyıklarının dudaklarına yakın olan kısmı ve bu alanın daha çok ortası sigara dumanı yüzünden sararmıştı. Aynı uygulamanın dişler için de geçerli olduğunu düşündüm. Eh, insan dış görünüşe hiçbir zaman önem vermezdi, önemli olan iç güzellikti.

Önce ne soracak acaba, diye düşünmeye başlamıştım ki, sorular ardı ardına geldi.

"Bu havada ne işin var böyle yollarda?"
"Adın ne senin?"
"Neredensin?"
"Nereye gidiyorsun?"

Bu soruları kendime daha önce defalarca sormuştum ama yanıtlayamamıştım. Şimdi de bir cevap vermek istemiyordum, tek istediğim, gitmek, gitmek ve gitmekti. Farkında olmadan yalan söylesem de, cevapladım.

Adam belli ki cevaplarımın çoğuna inanmıyordu, yüzündeki gülümsemede bana yalan söylediğimi anlatan bir parıltı vardı. Ama yine de üstelemedi, koltuğun arkasından bir termos çıkarıp çay ikram etti. "Çok sıcak değildir ama üşümüşsündür, sana iyi gelir" dedi. Kendisine de bir bardak doldurduktan sonra, arkasına iyice yaslanıp bir sigara yaktı.

"Sigara içiyor musun yeğenim?" İçiyordum, uzattığı paketten bir sigara aldım. Çakmağını uzattı, yaktım.
"Ben de nakliyeciyim yeğenim işte, ne yapacaksın, ekmek parası" diye başladı adam anlatmaya. Ben de onun anlattıklarını düşünmeden önce, adını söylemediğini düşündüm. Adını bilmiyordum adamın ve hiçbir zaman öğrenemeyecektim.
"Kuru gıda işi bizimki, burada zaten iki üç tane bakkal var, ha bir de yeni bir market açtılar. Civar kasabalardaki bakkallarda az buz bir şeyler alır. Onun haricinde arada bir uzun yola giderim. Ömrümün yarısı aha bu yollarda geçer işte. Karı, kışı, çamuru, buzu, hepsini gördük çok şükür."

Şehre ne kadar zamanda varacağımızı soracaktım ama adam onun muhabbetinden sıkıldığımı düşünebilirdi. Bardağı ağzıma götürüp soğumaya başlamış çaydan bir yudum alırken gözüm dışarıdaki sisteydi. Sis.

Haydi, dedim içimden. Bir şey verdin, hatta birkaç şey. Şimdi de bir şeyler alman gerekmiyor mu? Elini çabuk tutsan iyi edersin, yoksa borçlu öteki dünyaya göçecek.

"Aslında geçen hafta burada olsaydın, gittiğin yere kadar götürürdüm seni ama eve uğradıktan sonra tekrar depoya dönmem icap ediyor."

Cevap vermedim. Sigaradan çıkan dumanları izledim. Ağır ağır yükseliyorlar, şerit şerit dalgalanıyorlar, dağılıyorlardı.

Derken… Gördüm onu. İşte, sonunda oradaydı. Onu birdenbire görmemden midir, yoksa onu daha önce hiç görmeyiş olmamdan mıdır bilmem, kafama bir sürü ses üşüştü. Sanki bana bir şeyleri açıklıyordu, oysa hiç gereği yoktu. Ben zaten, bütün olanı biteni yaşayan kişi değil miydim?

… Bak, ben içerideyim, sen dışarıdasın. Sanma ki farkında olduğun şeyleri bilmiyorum. Sokakta gördüğün, o büyük caddelerde yürüyen öküz yığınları bal gibi biliyorlar, nasıl bir yere ait olduklarını. Ya da ait oldukları yerin nasıl bir yer olduğunu. Sana söylüyorum, onlar da biliyor. Sadece bilmezlikten geliyorlar, tıpkı benim gibi. Ve sonra… işte… ben de içerideyim…

Güneşli bir gün. Bazı insanlar hayatımdan çıkmış. Bunlar okul arkadaşlarım. Daha önce de mahalle arkadaşlarım vardı. Sanırım herkesin vardır böyle arkadaşları, akrabaları, kan kardeşleri. Eski apartman daireleri görüyorum. Kafamı bir otobüs camına dayamışım. Günebakan tarlalarının sardığı bir yolda ilerliyoruz. Kızıllaşan güneş ışığı vuruyor yüzüme. Yol boyunca dizilen büyük, kocaman elektrik direklerine bakıyorum…

Şimdi bir adam düşünelim. Bu adam doğuyor. Bir dile sahip oluyor, sonra inançlara sahip oluyor. Eğitiliyor. Bu adama bir şeyler öğretiyorlar. Ama tabi sen de hak verirsin ki adam kendisine verilen bu gibi şeylerin hiçbirini seçmiyor. Bunu seçen kim, biz de bilmiyoruz. Belki de sadece bir rastlantıdır. Afrika Kabilelerinde yaşayanları bir düşünsene. Adamın hayatı mızrakla balık tutmak ve bir totemin etrafında zıplamaktan ibaret. Peki bu küçümsenecek bir şey mi? Kesinlikle hayır. O çıplak, kara derili kardeşimizin hissedişleri, günümüzde birçok insanın hissedişlerinden daha güçlü, samimi ve kutsal. Peki bunun sebebi nedir? Medeniyet, uygarlık ve tabi kaynağında; bilgi! Evet, bilgi bir lanettir. Panzehiri sadece "daha fazlası"dır ve her zaman daha fazlası vardır. Eroin gibi. Neyse, biz adamımıza dönelim. Ne? Gerek kalmadı mı?

"Çok değişmişsin" dedi bana, gözlerimin içine bakıp.
"Değiştim" dedim. "Aslında şimdi, sen de değişmişsin, hatta belki de değişen sensin falan diyebilirim ama bu yeni bir erkek arkadaşın olduğu gerçeğini değiştirmeyeceği için susmam ve her zamanki gibi kendime fiziksel olarak zarar vermem gerekiyor. Ama yok, değiştiğimi sana değil kendime kanıtlamak için gidip çayımı demleyeceğim ve bir yandan katır katır beyaz leblebi yerken, bir yandan da kütüphanenin en ücra raflarından bulduğum adı sanı duyulmamış, sarı sayfalı eski kitapları okuyacağım. Bunu yaparken dünya üzerinde birileri farklı dillerde konuşuyor olacak, farklı şeyler düşünüyor olacak, birileri birilerini öldürüyor olacak, birileri birilerini beceriyor olacak, birileri birilerini seviyor olacak, olacak da olacak. Ve sırf bunu diyebilen bir başka birisi için, ki öyle birisi yoksa bile önemli değil, oturup ben de kendim gibi olacağım."

Hâlâ gözlerimin içine bakıyordu. Ama şaşırmıştı. Oysa ben bütün bunları şaşırsın diye söylememiştim. Muhtemelen bu konuşmayı ayna karşısında prova ettiğimi düşünüyordu. Ama ben onu da yapmamıştım. Sadece içimden gelenleri söylemiştim ve bana rahatsızlık veren bakışlarının aptallaşmasını sağlamıştım. Artık o da, güneşe bakmayan bir günebakandı.

"Ölüm var" dedim sonra, "hepimiz öleceğiz. O zaman mahşer günü ne giyeceğim diye düşünemeyeceksin. "Tanrının huzuruna çıkarken mavi bluzumu mu giysem, yoksa sarı eteğimi mi?" gibi önemli sorunlardan kurtulmuş olacaksın. Çırılçıplak olacaksın, şu an benim karşında durduğum gibi. Öleceğiz, evet. Ama gel gör ki, kulağını başka bir erkek yalayacak ve ben bunun için artık hayıflanmıyorum…
"Tanrıya inanıyor musun?"
"İnanmaz olur muyum? Kadınları ve içkiyi yaratan bir tanrıya kim inanmaz istemez?
"Anne bu otobüs dursun." diyorum. "Çünkü bütün günebakanların başı eğilmeye başladı. Ölecek hepsi." Annem başımı okşuyor. "Ölmeyecek, ölmeyecek" diyor. "Güneş battı, o yüzden başlarını öne eğdiler, sabah olunca yine başlarını dikecekler." İnanıyorum anneme. Başları ağır gelircesine boyunlarını büken, sarışın, kara suratlı şeyleri seviyorum…
"Dayı, az kenara çeksene, sıkıştım da" diye ustaca bir yalan uydurdum hemen. Adam hiçbir şey demeden durdurdu kamyoneti. İndim. Ayaklarım yere basar basmaz var gücümle koşmaya başladım. Karların içindeydi. Olmayan günebakan tarlalarının içindeydi. Uzaklaşıyordu.

Güneş tekrar doğar mı bilmiyorum, ama çok uzun zaman önce battı. Artık başım, taşıyamayacağım kadar ağır… Ve her geçen an, daha da ağırlaşıyor… Tanrım, beni ne için yarattın? Nesin sen? …

"Hey, beklesene!" diye bağırdım, soğuktan kısılmış sesimin izin verdiği şiddette. Karlar her adımımda derinleşti. Batıyordum. Dizlerime kadar geldi her birinin deseni farklı olan beyaz tanecikler. Kulaklarım tekrar soğuk rüzgârların saldırısına uğradı. Kafamda bir yer, kamyonete dönmemi haykırıyordu. " Bekle, yetişemiyorum sana!"

Onun sesini duydum. "Sen çok saygısız bir çocuksun" dedi, dönüp arkasına bakmadan.
"Seni kamyonetine alan adam şaşıracak bütün bu olanlara, hiçbir şey anlamayacak, ayıp değil mi ona? Geçmişini, bütün yaşadıklarını açıklaman gerekmez mi? Bunu bilmeye hakkı yok mu?"

Koşmaya devam ettim. Yaklaşıyordum. Yetişecektim, birkaç adım daha.

"Ama ne kadar da azimlisin! Şuraya bak! Bana yetiştin bile!"

Evet, yetişmiştim. Ciğerlerimden damağıma doğru, bakırımsı bir koku yayılıyordu. Gözlerimin içinde siyah karıncaların ürediklerini duyumsayabiliyordum. Acı çekiyordum ama bitecekti sonunda.

Kar durdu. Beyaz sis yavaş yavaş çekilmeye başladı.
Siyahtı o. Simsiyahtı. İnsan siluetindeydi ama bir insan değildi. Kokusundan anlıyordum, sesinden, hareketinden…

"Bana bak!" dedim. "Artık hiç kimse umurumda değil. Hiç kimseye bir şey açıklamak mecburiyetinde değilim. Dön ve bana bak!"
"Seni neyin beklediğini biliyor musun? Seni köpükler bekliyor. Yemyeşil köpükler. Ve köşeli bir elips, o kâinat. Kırmızı bir ses. Anlayacaksın. Yani hiç, hiç… Nasıl derler? Hiçbir şey."
"Sus! Seni dinlemiyorum! Dön ve bak!"
"Peki, dediğin gibi olsun."

Döndü. Baktı.
Gördüm onu.

Görür görmez, her yanıma huzurlu sancılar girdi. Ayakta duramadım, devrildim yere, dizlerimin üstüne. Sonra yüzüstü gömüldüm karların içine. Neye benzediğimi düşündüm. Bu düşündüğüm son şey oldu… Ve…

"Ölmeyecek… Ölmeyecek… Güneş doğduğunda yine kaldıracaklar başlarını…

Öldüm.

Sayı: 23, Yayın tarihi: 02/04/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics