MaviMelek
Hermes Kitap
"Âşık olmayanlar, mükemmel bir erkeğin sıradan bir kadın yüzünden niçin ıstırap çektiğini anlayamazlar." Marcel Proust

[Deneme]"Sonuna Kadar Masumiyet!" | Mahmut Temizyürek

Masumiyet Müzesi | Orhan Pamuk

"MASUMİYETİN YİTİMİ"

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi, Yeşilçam türü melodramsı bir aşk romanı. Yeşilçam hikâyelerinden derlenmiş bir pembe roman da denebilir. Öykünme tarzı bakımından arkaik bir karasevda ile kavuşma ve sonra ebediyen ayrılma (Kerem ile Aslı) hikâyelerini andıran bir roman da dense uygun olur. Bu tanım da yetersiz kalabilir; arabesk şarkılardaki aşk hikâyelerinin bir benzeri demek de mümkün. Şu şarkıdaki gibi: "Bir zamanlar benim sevgilimdin / Yanımdayken bile hasretimdin / Şimdi başka bir aşk buldun / Mutluluk senin olsun / Dertler benim, çile benim / Hayat senin, senin olsun."

"Roman mı, gerçek bir yaşam öyküsü mü?"

Romanda da sözü edilen bu Orhan Gencebay şarkısının ve aynı içerikteki filminin, bunun dışında birçok Yeşilçam filminin konusunu paylaşan, bunları romanın bir bölümünde uzun uzun anlatan bu kitabı, içine aldıklarından, dalga geçtiklerinden, içselleştirip sürdürdüklerinden farklı kılan nedir? Bunun bir film değil de edebi bir metin olması mı? Bu ise ayrıcalığı, bu da yeni değil. Kerime Nadir, Güzide Sabri, Muazzez Tahsin Berkant, Cahit Uçuk, Peride Celal, Esat Mahmut Karakurt ve daha birçok popüler yazarın işlediği konulardı bu türden aşklar. Bu yazarların hikâyeleri daha çok yalılarda geçerdi, bu kitap Nişantaşı'ndaki apartmanlarda ve Çukurcuma'da bir evde geçiyor, bu bir fark oluşturur mu? Bu yapıtların ve filmlerin bir parodisi ya da yeni bir dönüştürümü sayılır mı bu roman? Pek sayılmaz ama öyle denebilir de. Dramatik bir dille anlatılan kitapta parodi dili belirmiyor pek ama bir alaya alma çabası var. Ama hepsinden gerçek bir farkı var: Roman mı, gerçek bir yaşam öyküsü mü, bizi kuşkuya düşürüyor hemen her şeyiyle. Çünkü, kitabın sonunda elle tutulur, gözle görülür bir somutluk var. Romandaki tüm nesnelerin bir araya getirilip sergilendiği müze, "Masumiyet Müzesi". Bu müzede sevgilinin içtiği sigaranın izmaritleri bile var, hem de fazlasıyla. Farkı buysa eğer, anlatılan gerçekten de yaşanmış bir hikâye, bu bir roman değil özyaşamöyküsü ve yine kitapta anlatıldığı gibi, "Orhan Pamuk Bey" de Kemal Basmacı Bey'in kiraladığı bir "hayalet yazar". Yoksa bir kurgu değil mi?… Kuşkusuz ki kurgu, ama…

Hepsini doğrulayan ama hepsini de yanlışlayan bir metin var ortada. Bu metni söz konusu filmlerden ve benzeri romanlardan ayıran da bu olsa gerek. Hem yaratılmış edebi ve sinemasal gerçekliği taklit ediyor hem de yeni bir metinmiş gibi beliriyor. Roman adına, yapılanın bir simülasyon "gibi yapma" ediminden daha öte ne olabildiğini düşündüren bir kitap mı Masumiyet Müzesi? Bu soruyu yanıtlarken, Orhan Pamuk'un ve Türk edebiyatının bu alanda ulaştığı konumla kıyaslanmayacak düzeyde edebi kuşkular uyandırıyor metin. Kanaatimiz böyleyse bu kuşkuyu tartışmaya açmak gereksiz; ama yalnızca reklam ve medyanın değil, kimi önemli eleştirmenlerin (Jale Parla, Necmiye Alpay) abartılı övgüleri nedeniyle, kuşkumuzu sorgulamayı mecbur kıldı Masumiyet Müzesi.

"Evin bir başka sakini"

Kuşku, neden mi? Baştan başlayalım, hikâyesinden. Gerçi roman devam ediyor, müze henüz açılmadı çünkü; ama esas hikâye 1975- 1984 yılları arasında geçiyor. Tekstil zengini ailenin küçük oğlu Kemal Basmacı (30) adlı iş adamının uzak akrabası yoksul aile kızı Füsun Keskin (öykünün başında 18 yaşına henüz basmıştır) ile Nişantaşı'da kullanılmayan bir aile dairesinde başlayan yaklaşık iki aylık yasak aşkıdır sorun yaratan olay. (Kitaptaki bilgilere göre, "tam 44 kez" sevişirler ve Füsun kendini "sonuna kadar" verir Kemal'e.) Bu yasak aşk Kemal'in Sibel ile nişanlanmasıyla birden son bulur. Sosyetenin davet edildiği ve Füsun'un da katıldığı Hilton'daki görkemli nişan töreninden sonra Kemal Füsun'u bir daha göremez, bulamaz, ondan haber alamaz olur. Bir gazetenin magazin ekinin güzellik yarışmasında derece almış olan "güzel" Füsun'un kaybı, çok geçmeden ağır bir takıntıya ve derin bir aşk tutkusuna dönüşür Kemal'de. ("Güzel" sözü, saymadım ama belki bin kez yineleniyor romanda.) Füsun'un Kemal'deki efsunu kayıpla başlamıştır. Kemal, önce eski çevresinden sonra yemeden içmeden kesilir ve kendi sınıfından, iyi eğitimli, görgülü Sibel ile nişanını bu ruh haliyle bitirir. Babasının kendisine teslim ettiği şirketi yönetmeyi sürdürse de aklı Füsun'da kalan Kemal, Füsun'u bulacağı hayaliyle İstanbul'da aylarca döner durur. En sonunda şirketinde çalışan emekli bir komiser aracılığıyla bulur Füsun'u. Uzak akraba kimliğini kullanarak gittiği adreste Füsun, ayrılıktan sonra hemen evlenmiş, kocasıyla ve anne babasıyla sakin, huzurlu bir hayat yaşamaktadır. Kemal bu eve gittiği günden başlayarak evin bir başka sakini oluverir. Çukurcuma'daki yoksul evin içgüveysisi yetmiyormuş gibi, bir de uzak akraba yerleşmiştir eve. Kemal, haftanın dört ya da beş günü her akşam sofrada hazırdır çünkü. Çukurcuma'daki bu eski, yoksul evde yer içer (her akşam rakı vardır sofrada), birlikte tek kanallı televizyonu seyredip sohbet ederler. Gecenin bir saatinde Kemal Bey zor bela yerinden kalkıp ("yerinden kalkma" bir soruna dönüşecektir) annesiyle yaşadığı Teşvikiye'deki zengin evine döner. Her gelişte aynı hayatın yaşandığı geceler, sekiz yıl boyunca çoğunun yineleme duygusu verdiği bir detayla anlatılacaktır. Kapıdaki Chevroledeyse Kemal'in yaşlı şoförü Çetin Efendi beklemektedir onu her gece. Damat Feridun, (Damat Ferit gibi) "şişman" bir senaristtir (adamcağız her fırsatta şişmanlığıyla anıldığı için böyle tanımlamak zorundayız) ve ideali Füsun'un baş rolde olduğu bir film yapmak ve onu yıldızlar katına çıkarmaktır. Ama elbet parasız olamaz bu yüce hayal. İşadamı Kemal Bey, damadın sanatsal ideali için mükemmel bir fırsattır. Kemal de bunu Füsun ile sürekli görüşebilmenin fırsatı sayıp Feridun'un yönettiği ve her ay iyi bir maaş aldığı bir film şirketi kurar. Füsun'un annesi Nesibe Hala (terzi), aslında kızının bir gün Feridun'dan boşanıp Kemal Bey ile evleneceği günü hayal ederek Kemal Bey'in evde bulunmasını sağlayacak her durumu kolaylaştırır. Baba Tarık Bey (emekli öğretmen) ise, her şeyin farkındadır ama hiçbir konuyla yüzleşmeyecek kadar sessiz ve vakurdur; bu garip ilişkiyi kabullenmiştir. Füsun, ayağına getirmeyi başardığı eski aşığından bir yandan intikam alırcasına hiçbir şey yaşanmamış gibi davranır ve "Kemal Ağabey"liğe dönüştürür ilişkiyi, bir yandan da küçük aşk rüşvetleriyle (bakışlar, dokunuşlar vb) Kemal'i oyalayacak kadar fettan bir güzel olarak iki erkeğin ve anne babanın arzu merkezinde eşsiz bir tahtta bazen mutlu bazen mutsuz yaşar durur.

"Masumiyet" ile "masumiyet hilesi"

Tam sekiz yıl böyle geçer. Pamuk'un, söyleşilerde, "yaşadığımız toplumun nasıl bir aşk yaşayışı var, bunu anlatmak istedim" dediği hikâyede Çukurcuma'daki evde kurulan sessiz uzlaşma, "masumiyet" ile "masumiyet hilesi" arasındaki derin bağı da sergileyecek niteliktedir. (Ama bu kitabın eleştirdiği bir durum değil, bizim kötülüğümüz. Fesatlık işte!) Kemal'de daha önce az çok var olan, Füsun'u kaçırdıktan sonra iyice azgınlaşan bir çalma hastalığı başlar. Yoksul evde ne var ne yok bir zamanlar bu yasak aşkın yaşandığı Merhamet Apartmanındaki garsoniyer işlevli eve taşınır. Ev nerdeyse bir "çöp ev"e dönüşür zamanla. Çalınan eşyalar içinde ayva rendesi bile vardır, sıkıyönetim yüzünden gece dönerken çevrilip arandığında az kalsın rende yüzünden başı belaya girecektir Kemal'in. Bereket o anda da Çetin Efendi yardımına yetişir.

Sekiz yıl sonra ne mi olur? Feridun bir Yeşilçam yıldızına aşık olur, Füsun da kocasından ayrılır. Tarık Bey bankerlere kaptırdığı paranın acısına dayanamaz, kalpten ölür. Nesibe Hala, artık Füsun'a kavuşma zamanının geldiğini şirkete gelip Kemal Bey'e bildirir. Kemal'in annesi yoksul hısımlarından kız istemeye gider. Aşıklar, maiyetleriyle birlikte uzun süredir arzuladıkları Avrupa seyahatine çıkarlar. Kimler mi? Şoför Çetin Efendi, Nesibe Hala, Füsun ve Kemal. İki aşık, Babaeski'de konakladıkları otelde nişanlanırlar. O gece Füsun ile Kemal yine "sonuna kadar" sevişir ve içmeye devam ederler. Bir ara inip arabaya binerler. Arabayı Füsun kullanır ve 100 km hızla gidip "105 yaşındaki ceviz ağacına" çarpar. Füsun ölür, Kemal iki ay sonra çıkar hastaneden.

O günden sonra kendini Avrupa seyahatlerine verir Kemal. Tam 5723 müze dolaşarak incelemede bulunur ve Masumiyet Müzesi'nin kurulması için çalışır. Ama bir sorunu vardır: Bu müzeyi gezeceklerin hikâyeyi iyice anlamasını sağlamak için Nişantaşılı, aile dostu meşhur romancı Orhan Pamuk Bey'i hikâyesini yazmak için ikna etmelidir. Pek zor olmaz, bunu da başarır. Bu anlaşmadan bir süre sonra İtalya'da bir otel odasında kalpten ölür Kemal Basmacı. Orhan Pamuk Bey'se, Kemal Bey'in ağzından hikâyeyi tamam eder.

"Türk filmlerinden bir öykü kolajı"

586 sayfalık kitabı bitirdiğimizde aklımızda bildiğimiz Türk filmlerinden bir öykü kolajı, içinde az çok neler bulunduğunu bilebileceğimiz bir müzenin bileti ve bir türlü anlamını bulamadığımız "masumiyet" gibi bir kavram kalmıştır. Ne yapabiliriz? Önce, belki yanlış biliyoruz kuşkusuyla sözlüklere bakabiliriz: "Masumiyet: "Masum olma durumu". "Masum: Hiçbir günahı, hiçbir suçu olmayan" (Püsküllüoğlu). Yeterli değil. Birçok kavram gibi, sözlük tanımından değil de yokluğunda ortaya çıkan durumdan anlamak daha doğru bir yol olsa gerek. "Masumiyet yitimi"nden gidelim, günaha, suça bulaşmış olmaktan. İnsan oluşun en başlangıç mitolojilerinden bu yana gelenden… İlk suç: Adem ile Havva arasındaki cinsel suç.

Peki bu kitapta hiçbir günahı ya da suçu olmayan kim? Kemal mi, Füsun mu, anne babası mı, Feridun mu, ötekiler mi? Okuduk ve anladık ki, hiçbiri. Şarkıdaki gibi: "Masum değiliz hiç birimiz" diyor her bir kahraman. Ama bu bayat hakikat için bir roman yazılır mı?

Bu soru önyargılı olabilir. "Günah", "suç", "doğru", "yanlış" gibi bir ahlaki tartışmaya yönelten kavramdan uzak durmanın ve "masumiyet" diye yazarın kastettiği şeyi tam olarak anlamanın bir yolunu bulmalı.

"Masumiyet ile günah arasındaki ayırıcı çizgi"

Bulabildiğimi söyleyeyim: Kitaba göre, henüz kız-oğlan-kız biri ile sevişmiş olmanın öncesine masumiyet denir. Arayı "kızlık zarı" denilen biyolojik bir zarla örten dünyanın içine "sonuna kadar" girmek, masumiyet ile günah arasındaki ayırıcı çizgidir; romanda böyle. Bunu kötü niyetimle çıkardığım düşünülüyorsa, yazıyı okumaya devam edilmemesini öneririm. Şu "sonuna kadar" diye adlandırılan sevişme biçimine dair ısrar, kitapta bu denli fazla olmasaydı, ve "masumiyet" adına söylenebilecek başka bir veri ya da veriler olsaydı böyle bir ortaçağ sınırını modern bir romanda hiç düşünmeden geçebilirdik. Ama o kutsal masumiyetin Adem ile Havva'dan bu yana ihlali burada da masumiyetin yitimi olarak karşımıza çıkıyor.

Peki burjuva çağında bu arkaizmin işi ne? Beş yüz yıllık çağ bir yana, kahramanı Amerika'da okumuş, ülkenin en zengin ailelerinden birinin işadamı oğlunun bu arkaizmle ne alışverişi olabilir? Belki yazarın bir önermesi varsa o da burada yatıyordur, biraz sabırlı olmalı. Söyleşilerde,"yaşadığımız toplumun nasıl bir aşk yaşayışı var, bunu anlatmak istedim" diyordu yazar. Toplum, yoksulundan zenginine, köylüsünden kentlisine, aynı ruh hallerinin değişik figürlerini yaşayan, aynı ahlakın türlü temsillerini içermiş, hiçbir farklı sınıf ve zümre kültürünün oluşmadığı bir ülke mi gerçekten? Devleti monist ama toplumu, kültürü de mi öyle? Henüz homojen bir toplum, ayrışmamış, farklılaşmamış; sınıf, ulus, ülke, hayat, acı, aşk, dram, birey, trajedi, iç içe ve iyice amorf bir anomi içinde mi yaşamaktadır bu toplumda insanlar? Yazarın söyleşilerinde olduğu gibi, kitapta da bu bakış var. Kültürel gözlemler ve betimlemeler, kimi eleştiriler, her fırsatta bu yönde bir düşünceyle biçimleniyor. Yazarın tezi buysa, Kemal Tahir'in bile savunmayacağı bu tezi ciddiye alıp tartışmaya neden gerek duyarız?

"Masum kim, masumiyet ne?"

Diyelim öyle, Orhan Pamuk'un kastettiği gibi hep bir hallı turhallı bir toplum, bu toplum. Ama herkesin "tüccar" olduğu bir romanda "masum" olan kimdir ve masumiyet nedir? Kemal, aşkı için rüşvet veren bir zengin ve hırsız; Füsun, evdeki ve çevresindeki herkesi narsisizmi ve artist olma hayalleri için kullanan fettan güzel; Nesibe Hala, evli kızını başka bir adama peşkeş çekmeye çalışan tüccar terzi; Tarık bey, "rakıma ve keyfime dokunmayan bin yaşasın" diyen bir hazcı; Feridun, olan biteni bildiği halde sanatsal film yapma uğruna Kemal'e katlanan içten pazarlıklı ve her durumda kazançlı bir şişman Keloğlan. O halde masum kim, masumiyet ne? Bu esas kahramanlar dışında geriye bir tek masum kalıyor. Onca sert ölüm kalım ortamında (1975-1984) Kemal'i Çukurcuma'ya getirip kapıda saatlerce bekleyen şoför Çetin Efendi olmasın masum? Onunki de, "ne yapsın ekmek parası" masumiyeti mi yoksa?

"Kuşkulu bir gerçeklik duygusu"

Yazara sorarsanız Türkiye'de sınıflar yok demez. Zenginler ve fakirler var kuşkusuz; Gelgelelim bunlar adeta birer akraba, aynı büyük ailenin değişik katmanları gibi. Sınıfları tanımayan, önemsemeyen ya da anlamayan bir "kültür" diliyle dönem betimlenmeye çalışıldığında, ortaya artık iyice klişeleşmiş "doğu-batı" ikilemli bir dil çıkıyor. Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye'si daha sahiciydi bu kitaba göre. Tuhaf bir durum var; Nişantaşı-Çukurcuma ikileminde kalmış Kemal Bey, kendisinin de içinde olduğu Nişantaşı'nın zenginliğinin kaynağı şaibeli burjuvasındansa, Çukurcuma'nın yoksul ama haysiyetli, Türk müziği terennüm etmeyi seven, kendi yağıyla kavrulmayı tevekkül edinmiş küçük orta sınıfını mı yeğlemiş oluyor? Bu insanlarsa romandaki ünlü köşe yazarımız Celal Salik'in deyimiyle, "yoksulluğun, para kazanmakla unutulacak bir suç olduğunu sanacak kadar masum" mu gerçekten? Bu sınıfın ya da sınıfsal kültürün hali böyleyse, bu yaklaşım bildiğimiz oryantalist yaklaşım değil mi? Öyleyse hiç de yeni değil. Kitapta Avrupailik ile Alaturkalık ikileminde kalmış bir kültür eleştirisi var. Bu eleştiri de en sert haliyle şu: Aşk deyince kızlık zarının ağlarına takılmış, zengini bile modernleşememiş, yeni zenginlerin her şeye hükmettiği bir toplum. Böyleyse bu toplum insansal bir toplum olamaz, olsa olsa maymun bir toplum olur. Orada aşktan söz edilemez. Bu türden belirsizlikleriyle, epeyce kuşkulu bir gerçeklik duygusuyla yazılmış bir roman Masumiyet Müzesi.

Öykü zamanı Türkiye'de sınıf savaşlarının en şiddetli zamanlarından birinde geçiyor, 1975-1984 arası. Üzerine 12 Eylül faşizminin bindiği, bilinçle azdırılmış bir şiddet dönemidir kitabın zamanı. Yoksulların "yönetilmek istemiyoruz" demenin yüzlerce dilini bulduğu bir dönem aynı zamanda. Ama kitapta sadece Yeşilçam filmlerindeki tiplerden söz edilirken anılıyor "yoksul" ve "zengin". 600 sayfalık kitapta, sokaklarda kıyamet koparken dışardan içeriye yansıyan, bir iz, bir yankı, bir işaret bırakan hemen hiçbir şey olmuyor. "Dışarıda sağcı geçlerle solcu gençler birbirini öldürüyor, kahveler taranıyor, okullarda kavgalar oluyor, sokaklar tehlike dolu" sözleri dış atmosferin anlatımının bıkmadan tekrarlanan mazmunları olarak kullanılıyor. Kemal Bey, sınıfının tek tek bireylerinden, tatsız, sevimsiz, kültürsüz bir burjuva betimliyor her buluşmasında ama bu olguların hemen hepsi Avrupalı olamayışın, modernleşmenin oturmamış ve bir taklitten öte gidememiş oluşunun, alaturka kalmanın halleri ona göre.

Yazarın toplumsal bir analiz kaygısı olmayabilir, yazar bunu anlatmak istememiş olabilir. Peki, Orhan Pamuk "masumiyet"i mi anlatmak istemiş bu romanda? Masumiyet, kız-oğlan-kız kalma ya da günah bu hali kaybetme meselesinde mi, aşka (hangi aşka) sadakatte mi, tutkuyu bir yaşam biçimine dönüştürme tutarlılığında mı? Yoksa Füsun'un ailesini kastederek kitabın alınlığına alınan şu tuhaf anlayışta mı? "Onlar yoksulluğun, para kazanmakla unutulacak bir suç olduğunu sanacak kadar masum insanlardı." (Celal Salik, Defterlerden). Yukarıda andığımız gibi, Celal Salik, romanın kahramanlarından ünlü köşe yazarı. Kara Kitap'ta, Yeni Hayat'ta da karşımıza çıkan (Pamuk'un benlik ideali mi) bu ünlü yazarın sözü, kitabın ilk alınlığı.

"Proust özentisi cümleler"

Romanda "zaman" kavramı, kitabın kimi bölümlerinde deneme üslubuyla işleniyor. Tanpınar'ın ve Proust'un taçlandırdığı bu kavram, bu kitabın da ana damarlarından biri oluyor; sık sık kaç gün, kaç sene, kaç saat hesaplarıyla okur bilgilendiriliyor. Peki, bundan öte bir zaman anlayışı var mı kahramanımız Kemal Bey'in? İşte bu konuda nefret ettiği entelektüellere özeniyor ve Aristoteles'in Fizik'inden alıntılar yaparak konuyu anlatmaya çalışıyor durup dururken. Ama asıl Proust özentisi cümleler insanın kanını donduracak yapaylıkta, sık sık karşımıza çıkıyor. Örnekse şu: "Füsun'un sıcaktan ve sevişmekten ter içinde kalmış omzunu öpmüş, onu arkadan yavaşça sarmış, içine girmiş ve sol kulağını hafifçe ısırmıştım ki, kulağına takılı küpe uzunca bir an sanki havada durdu ve sonra da kendiliğinden düştü. O kadar mutluyduk ki, o gün şekline hiç dikkat etmediğim bu küpeyi sanki hiç fark etmedik ve öpüşmeye devam ettik." (s. 11)

Kitapta neden yazıldığını bilemediğimiz durumlar, betimlemeler, haller, resimler var, şunun gibi: "Yemekten sonra Sibel'i evine götürürken elimi onun sağlam omzuna aşkla atıp sarılmış, ne kadar mutlu ve talihli olduğumu gururla düşünmüştüm ki, …" Sibel'in sağlam omzunun karşıtına dair bir bilgi ya da işaret olmadığı halde, bize zavallı kızın kırık kalbi yetmezmiş gibi, bir de sakat omzu olduğunu hiç gereği yokken neden düşündürüyor yazar? Omza el atılınca sarılmış olur muyuz? Sarılmak için kol uzatmak gerekmez mi? Elle avuçlar, kolla sarmaz mıyız yoksa? Bununla kalsa iyi. Bir sonraki sayfada "yoksul" ama "güzel" Füsun'un bacakları için şu betimleme yer alıyor: "Mayıs gelmeden, şimdiden güneşten yanmışlardı." Füsun bu güneşi nereden bulmuş Mayıs gelmeden? Bulduysa Füsun nasıl bir hayat yaşıyor. Güneyden mi, Maldiv'den mi, Miami'den mi, Etopya'dan mı geliyor? Daha çok var böyle cümleler. Bir de tuhaf mı tuhaf diyaloglar var. Kemal'in Füsun'la ilk karşılaşmasındaki diyalogsa şöyle:
"Ee, ne yapıyorsun?
"Üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Buraya da her gün geliyorum. Yeni insanlar tanıyorum dükkânda."
İlerde ilk buluşmalarında, Kemal'in öpüşme isteğini şu sözle durduruyor Füsun:
"Öpüşmeyi çok severim. Ama şimdi, sizinle tabii hiç olmaz."
"Çok öpüştün mü?
"Öpüştüm tabii. Ama o kadar."

Her sayfada en az bir ya da iki cümlede bu tarz takıntılar yaratan yazara sabırla katlanmamızı sağlayan nedir acaba? İçimize gizlenmiş pembe roman okuma özlemi mi?

Kitapta bu türden yapay cümleler, özellikle ilk 150 sayfa boyunca sürüp gidiyor, öyle ki, inatçı değilseniz okumaya engel olacak boyutlarda bu sakar ve yanlış cümleler, yapmacık anlatımlar. Yanlışlar, daha ikinci cümlede çıkıyor karşınıza: " Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?" Ve hemen altında bir başka hata. "26 Mayıs 1975 Pazartesi günü, saat üçe çeyrek kala civarında bir an, …" (s. 11)…

"Müzecilik hırsızlıktır"

Sonuçta, postmodern edebiyatın "gibi yapmak" oyununu bu denli abartıp gerçeği kopyalamak boyutunda taklide dönüştürmeyi denemek (Müze ile), insanı azdırılmış bir hipergerçeklikle karşı karşıya bırakıyor. Proudhon, özel mülkiyeti kastederek, "Mülkiyet hırsızlıktır" demişti. Bu tez çok tartışıldı ama konu müze meselesine gelince, "müzecilik hırsızlıktır" demek yanlış olmayacak galiba. Her bir nesneyi kleptomani saplantısıyla yürütmüş bir adamın açtığı müze, öbür müzelere dair de bir kuşku uyandırıyor. Hangi müze var ki, hırsızlama bir nesne olmasın sorusunu sorduruyor. Haksız da olmayabilir bu kuşku. Gelgelelim, bu müzenin bir romandan çıkıyor olması, sayfaları kapansa da hikâyenin müze haliyle devam ediyormuş havası yaratması, postmodernizmin her ne pahasına olursa olsun simülasyonu bu denli abartıp "hipergerçek" boyutuna çıkması, sevinç değil, kaygı verici olabilir benim gibi kimilerine.

~~~
Sayı: 36, Yayın tarihi: 30/03/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics