MaviMelek
"Sağır, sağır, sağır bir toplumdu ve her şey bireyin kendi dünyasıyla çerçevelenmişti. Kaypak, dönek, vurdumduymazdı her şey." - Demir Özlü

[Deneme] "Demir Özlü'nün Ben'den Sen'e Yolculuğu" | Arzu Eylem

Demir Özlü

"BELKİ DE SADECE BU: İNSAN OLABİLMEK"

Hiçbir şey düşünmüyordum… hiçbir şeyi gözden geçirmiyor, hiçbir şeyi çözümlemiyordum. Bilincim gövdemin dışında ayrı, ağır bir varlık olmaktan çıkmış, varlığıma karışmıyordum.
Bir Uzun Sonbahar / Demir Özlü

Bir eseri okumak yazarın gözlerini ödünç almaktır. Üstelik bunun için izin de istemeyiz. Eser yazarının ellerinden çıkmış, okura emanet edilmiştir. Demir Özlü de kitaplarını okura teslim eden, onlar hakkında konuşmayı sevmeyen bir yazar. Pek çok kitabında sürgünlüğün ve yolculuğun edebiyatını yapan Özlü yaşadıklarından yola çıkarak hayatını, hayatını geçirdiği ülkeleri ve İstanbul'u yazar. Bu yanıyla metinlerde kurguyla anlatının, anlatıcıyla yazarın iç içe geçtiğini, yazarın güncelerini konuşturduğunu hissederiz.

Albert Camus, hayatın mantıklı bir izahı olmayacağını, insan davranışlarının salt akılcılıkla açıklanamadığı dünyada bir yabancı olarak kaldığını ve insanların da birbirlerini gerçekten bilemeyeceğine inanmış bir yazar olarak, gerçeği örtük biçimde ortaya koymaya çalışmıştır. Olayları bağlantısız ve kopuk yansıtmıştır. Özlü de varoluşçu edebiyat akımının etkisiyle kaleme aldığı romanlarında, gerçek olayları fantastik ve düşsel öğelerle buluşturur. Geriye dönüşler kullanarak, olaylar arasına boşluklar yerleştirir. Gerçeği anlatırken gösterme yöntemini kullanır ve kişilerden çok durumları ortaya koyar. Kişiler bu durumların içinde davranışlarıyla kendilerini oluştururlar.

Yazar, hayatın izini sürerken, bireyi sorunsallaştırır. Roman kişilerinin nerede, nasıl davranacakları olayların akışına bağlıdır. Hepsi arayış içindedir ve değişime açıktır. Kişiler tercihlerini kendi kararlarıymış gibi, kapitalizmin bunaltısı altında yaşarlar. Yalnız belirtmek gerekir ki Özlü'nün romanlarında seçtiği kişiler gerçek kişilerdir. Fakat Bir Yaz Mevsimi Romansı'nın son sayfalarında anlatıcının da belirttiği gibi kimisi ölümü seçer, kimisi yalnızlığı. Yapıp ettiklerinden kendileri sorumludur. Bu yüzden varlık sebeplerini yine kendileri oluşturur. Bu kişiler dünyada olan biteni de yadsımaz. Karanlığın içinde aydınlığı ararken kendi özlerini bulacak ya da kaybolacaklardır.

Özlü, romanlarında anlatımı kurarken anlatıcı dışındaki kişilere eşit mesafede durur ve bunu da diyaloglar yoluyla verir. Romanlarda varoluşçuluğun dışında, biçimsel gerçekçiliğin ve izlenimciliğin etkileri görülür. Eşyalar ve dışarıda yaşanan olaylar kendi nesnel gerçeklikleriyle ele alınır fakat önemli olan kişilerin bunları algılayışıdır. Dışarısı, iç yaşantıyı ve duyguları işaret eder. Gerçekle bağ kurmanın bir yolu olarak yazar mekânlara başvurur. Mekânlar kişilerin özlemleri, beklentileri, yaşayış biçimleriyle ilintilidir.

Adına postmodern dönem dediğimiz belirsizlik çağındayız. Karanlıkta gerçeği aradığımız bir zamanda varoluşçuluğun sularında yüzmek kolay değil. Sular bireyi ummadığı kıyılara sürükleyebilir. Günümüzde varoluşçuluk etkisinde yazılmış pek çok eser, bireyciliğin ve yalnızlığın savunusu olarak algılanıyor. Kişilerle kurulan özdeşimler, yazarın niyetinden bağımsız, eseri başka yerlere sürüklüyor. Bu yüzden Demir Özlü eserlerini okurken ödünç aldığımız gözleri, o gözlerin baktığı dönemi unutmadan; nesnel açıdan ele almalıyız. Varoluşçuluğu, aydınlanmanın karanlık yanını görenlerin felsefesi olarak tanımlayabiliriz. Oysa şimdilerde içimiz dışımız bir. Beyazla siyahın evliliğinden olma gri hâkim dünyaya. Bu yüzden varoluşçuluk günümüzü ne kadar tanımlıyor ya da yol gösteriyor tartışması başka bir yazının konusu. Demir Özlü ve 1950 Kuşağı yazarlarının pek çoğu toplumsalın içinde eriyen birey kavramını, Freud'un psikanalizini keşfetmiş olmanın, gerçekliğe farklı açılardan da bakılabileceğinin ayrımına varmış yenilikçi yazarlardır. Bu anlamda Demir Özlü'nün romanları farklı bir tarih ve mekân okuması olarak görülmelidir.

Bu yazıda ilk romanı Bir Uzun Sonbahar ve üçüncü romanı Bir Yaz Mevsimi Romansı üzerinde durmaya çalışacağız. Bir Uzun Sonbahar'da yaşadığı olay zamanıyla kaleme aldığı zaman arasındaki yakınlık, yazarın benanlatıcı dilini seçmesine neden olur. Bir Yaz Mevsimi Romansı'na geldiğimizde ise “ben”in kurgulanmış hali olarak senanlatıcıyla karşılaşırız. Anlatıcının seslenişi değişse de, durum kişisi aynıdır. “Sen” hitabı karakterin kendisine zamansal ve mekânsal olarak uzaktan bakışı gibi durur.

“Senin çekmeye çalıştığın fotoğraf çoktan unutuldu. O kadar uzaktasın ki, yoksun artık sen.” (Bir Yaz Mevsimi Romansı, s. 173)

İki roman arasındaki bağı yazar açıkça ortaya koyar. Özlü'nün pek çok eserinde rastlanan bu göndermeleri ortak kişiler ya da önceki/sonraki romana atfedilen cümlelerle çıkarabiliriz. Örneğin Bir Uzun Sonbahar'da tanıştığımız Güngör ve Nazan, Bir Yaz Mevsimi Romansı'nda da karşımıza çıkar.

“İnsan belki de çabuk ölmeyi bilmelidir. İnsan yaşamı için bir romans, gerçekten içten-duyarak yaşadığı bir romans yeterlidir, ondan sonrası yeniden, yeniden yaşamaktır.” (Bir Uzun Sonbahar, s. 122)

Bir Uzun Sonbahar | Demir Özlü Kopuş: Bir Uzun Sonbahar

On dokuz bölümden oluşan romanda mevsim ruh halinin ve öznel zamanın temsili gibi durur. Mevsimlerin takvimlerden haberi yoktur sanki. Bu yüzden uzun geçen sonbahar, yaprakların ağacını terk edip yeryüzüyle buluşmasını, kopuşu ve savruluşu çağrıştırır. Kitapta ismi geçmeyen anlatıcı 1964 yılında İşçi Partisi'nden uzaklaştırılmış biridir ve romanın asıl odak noktasıdır. İnandığı mücadeleden uzak düşmesi onu yalnızlaştırır ve yaşamı yeniden sorgulamasına yol açar. Bu sorgulamalarda varoluşçuluğun etkisi olduğunu anlatıcının kendisi söyler.

“Gençlik yıllarında gerçeküstücülükten, varoluşçuluktan etkilenmiş, bizi belirleyen kurallar dizininden kopmuştuk.” (s. 17)

Yaşam bu savruluşu desteklemektedir anlatıcıya göre. Yalnızdır, hiçbir şeye bağlanmadan yaşar. Partinin tutumuysa bu yalnızlığı büyütür, sürgünlük başlar.

“Önce mesleğinden çıkarıyorlar, işsiz kalıyorsun, karın varsa ondan da ayrılıyorsun o sırada. Sonra partiden de atıyorlar kapı dışarı.” (s. 75)

Yine de partinin gelişeceğini düşündüğünden, bunun için çabalamayı ister. Anlatıcıya göre güneş doğudan doğar ama ışıkları batıya vurur. Bu da gelişme sözcüğünün batıyı işaret ettiğini gösterir. Zaman zaman Paris'ten İstanbul'a bakan anlatıcı, İstanbul'u tarihi birikimiyle gözden geçirir ve onun kozmopolit yapısına her fırsatta dikkat çekmeye çalışır. Sanki İstanbul'a ve içinde bulunduğu sol mücadeleye bir şeyler anlatmaya çalışır.

Kişiler

Romandaki diğer kişiler anlatıcının ilişkide olduklarıdır. Erkeklerin hemen hepsi sanatçı, öğrenci, yazar, şair ya da avukat gibi “küçük burjuva” olarak nitelendirilen kişilerdir. Güngör, Hüseyin, Erten ve Tan en çok adı geçen erkek kişilerdir. Tan intihar eder. Diğerleri ise kendilerini mutlu edecek bir kadın arkadaş arar. Romanda kadınlar ikincil ve burjuva hayata mensuplardır. Cinsel kimlikleriyle öne çıkarlar. Yazarın kadınlarla ilgili tutumu gerçek hayatta karşılaştığı kadınların portresi olabileceği gibi, cinselliğin tabu olmasına erkekçe bir tepki olarak da görülebilir. Kısacası Özlü'nün anlatıcısı kadın dünyasına uzaktır. Kadınların ruhsal ve kimliksel sorunlarını aktarmaz. İlişkileri yalnızca dürüstlük ölçüsünde ele alır. Aşk ona göre “ten” demektir. Adına sevda denilen şeyse fiziksel bir arzulamadır. İçgüdüseldir. Özel hayatla toplumsal hayatı ayırmamak gerektiğini söyleyen anlatıcının, o dönemdeki ilişki anlayışına gönderme yaptığı düşünülebilir. İnsanın bunaltısının bir nedeni olarak bu ayrımın saçmalığına vurgu yaparak, Freudyen bir yorum getirir ilişkilere. Fakat bu yine de anlatıcının kadını nesneleştirdiği gerçeğini değiştirmez. Tüm bunları, ilişkilere dair yaptığı yorumlardan, duygusuzlukla bağlanma korkusu arasında gidip gelen diyaloglardan çıkarabiliriz. Romanda en sık adı geçen kadın, “iyice güzel” diye tanımladığı, sürekli Vague dergisi okuyan Gülgün'dür. O, varlıklı bir ailenin kızıdır; sevgili arama, alışveriş yapma dışında eğlencesi olmayan sıkıntılı biridir. Romanın sonlarına doğru ortaya çıkacak olan Nazan ise eşini anlatıcıyla aldatır ve sonra sol mücadeleden tamamen kopmamış anlatıcıya karşın burjuva hayatı temsil eden eşini tercih eder.

Kelimeler

Romanda bazı sözcüklerin kalın harflerle belirtilir. Sıkıntı, düşüş, zihin gibi kelimeler özellikle vurgulanır. Tam bu noktada anlatıcının varoluşçulukla kurduğu bağ batıdakinden ayrılır. Erken yaşlarda tanıştığı bu akım toplumsal hareketi birey açısından değerlendirmesine yol açar. Özellikle belirtilen bilinçaltı, şiddetli Oedipus gibi tanımlamalarla anlatıcının Freud okuduğu anlaşılır. Fitzgerald ve Boris Vian'ın isimleriyse özellikle belirtilir. (s. 70) Anlatıcının solla ayrışması diyaloglar yoluyla ortaya konur ve yorumsuz aktarılır. Düşüncelerini ise düzene ilişkin sözleriyle ifade eder.

“Bir yapı kurulmuştu, ben kendimi kurmadan önce de, başladıktan sonra da, yapı nasıl kurulursa kurulsun, boşlukları vardı; çürük yanları, çürük tuğlaları, taşları vardı, bir zaman gelince o yapı sarsılıyor, boşluklar yerine oturuyor, eskiden daha sağlam bir yapı ortaya çıkıyor, sarsıntıyı atlatınca.” (s. 66)

Olaylar

Dönemin tarihsel olayları, öğrenci eylemleri, İş Bankası soygunu, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Filistin'e gidişi, şehir/kır gerillası tartışmaları, silahlı mücadeleye geçme süreci olay akışının içinde yer alır. Anlatıcı bu olaylar karşısında izleyici ve tarafsızdır. Fakat hâlâ mücadeleye bir şekilde yakındır ve sürekli kendi öğrenciliği dönemindeki olaylarla o günleri kıyaslar.

Anlatıcının partili bir gençle tartışması ve gencin anlatıcıya okuduklarının modasının geçtiğini söylemesiyle beraber, anlaşılamama ve arafta kalma durumu belirginleşir. Anlatıcı ne geçmişe dönebilir ne de geleceğe yürüyebilir. Kimi zaman ruhsal karmaşa anlatıcıdaki kabullenmişliği gösterirken, kimi zamansa nesnelere ve mekânlara bakışıyla siyasal duyarlılığın sanatsal duyarlılıkla çatışması gibi algılanır. Anlatıcıya göre solda yaşanan ayrışmalar düşünsel nedenlerden çok kişisel nedenlerden kaynaklanır. Bir yanda kadınlar diğer yanda toplumsal olaylar. İkili bir hayattır anlatıcının yaşadığı.

“Değişik gergin bir dönemde yaşıyorduk. Toplum gittikçe arttırıyordu devinimini. Köylüler köylerde, ağaların devletten zapt ettikleri toprakları işgal ediyorlardı. Ama en devingen kısım öğrencilerdi. Öğrenciler polisle çatışıyorlar, fakülteleri boykot ediyorlar, gösteriler düzenliyorlardı. Bir yandan bu olaylarla ilgiliydim, öte yandan da Gülgün'le geçirdiğim zamanlarda tümüyle bu olayların dışındaydım. Böylece ikili bir yaşama oluyordu: birisi çalışmaysa, diğeri kaçış ya da dinlenmeydi.” (s. 57)

Anlatıcı mutluluğu kadınlarda ve sekste arar. Fakat vakit geçirdiği tüm kadınlar da bunaltılıdır. Bunun nedenini de toplumda, sinirsel buhranda görür.

“Güngör'ün bana yıllar önce: ‘Yaşantımız bunaltılı kızlarla geçti' dediğini anımsıyordum.” (s. 16)

Yersizyurtsuzluk

Bir Uzun Sonbahar'da, Özlü'nün diğer metinlerinde de olduğu gibi sürgünlük işlenir. Sürgünlük romanda daha çok anlatıcının Muş'ta yaptığı askerliğe verdiği addır. Sürgün, anlatıcının ideolojik nedenlerle sakıncalı sayılması üzerine on sekiz ay sürer. Muş'tan yola çıkarak kent yaşamıyla köy yaşamını da karşılaştırır. Yaşamında önemle vurguladığı bir başka olaysa tutukluluğudur. Hatta bir tutunamayan olan anlatıcıya arkadaşı batıya gitmesini söyler ama anlatıcı kendi topraklarına olan bağlılığından söz eder. Böylece yersizyurtsuzluk hali ortaya konur. O artık bir yaprak gibi yeryüzünde savrulup duracaktır.

“Her şeyi birden elden kaçırmış olduğumu düşünüyordum (…) her şeyden tiksiniyordum (…)” (s. 71)
“Gülünç, ilk gençlik yıllarının varoluşçu bunalımlarına döndüm sanki. Oysa bütün o bunalımlar aştığım bir şeydi. Ama bu defa daha da gerçek tabii.”
(s. 23)

Böylece gençlik yıllarındaki kimlik sorgulaması artık farkındalığa dönüşür. Sonbahar bir türlü bitmek bilmez. Fakat kopuş da tam olarak gerçekleşmez. Çünkü çelişkilerin gitgide keskinleştiği toplumsal olaylar buna izin vermez.

“1970 yılı sonbaharı çok uzun bir sonbahardı. Çok uzaklarda, başka yerlerde, görünmez bazı çarklar gümbür gümbür dönüyordu. Yaralıydım. Suç bende değildi. Çılgın bir toplumdu. Yaralı olduğumu unutmayı kararlaştırdım.” (s. 139)

Dönüş: Bir Yaz Mevsimi Romansı

İklim Sandi. İklimler… Gerçekten en önemlisi buymuş.” (Bir Yaz Mevsimi Romansı, s. 22)

“Başka bir aşkın yaşandığı dönem” diye tarif edilir romanda yaz mevsimi. Sıcak günlerdir. Mevsim yine soyuttur ve değişen ruh halini simgeler. Zamansa nesneldir. Yazar-anlatıcı tarihleri altını çizerek verir. Buna rağmen olaylara zamansal ve mekânsal uzaklıktan bakar. Benanlatıcının kurgulanmış hali gibi duran senanlatıcı, geçmişi yazarak unutmaya çalışırken, onu yeniden kurgulayarak yazar. Güneşin batmadığı söylenen Kuzey Avrupa ülkesinde, bir kahvede başlayan roman, İstanbul anıları eşliğinde sürer gider. İlk hatırlanan 1974 Eylül'üdür. Kıbrıs savaşının yeni bittiği zamanlar...

Kitap, roman değil romans olarak nitelendirilmiştir. Romans özellikle 18 yy.'da yaygın, genç kadınlara yazılan bir türdür. O dönemde varlıklı kişilerin eğlencesi olarak görülür. Genel anlamdaysa romans bir aşk şarkısıdır. Bu şarkıda dram ya da trajediye yer yoktur. Tamamen seçkinlere yöneliktir. Romansın bir yönü de fantastik öğeler içermesidir ve genellikle benzer hikâyelerden oluşur. Özlü'nün kitaba romans demesinin nedeni türe ilişkin birkaç neden içerebilir. Fakat bunlardan belki de en göze çarpanı daha önce anlatılmış bir hikâyenin açı değiştirilerek yeniden kaleme alınmış olmasıdır.

Bir Yaz Mevsimi Romansı'nda başkişi yorgun bir dönemin ardından nefesini düzenlemeye çalışan biri gibidir. Yitiriş romansın asıl temasıdır. Anlatıcı olumsuz anlamda değişmiş bulduğu Paris'tedir. Böylece yersizyurtsuzluğa yitiriş ve özlem eklenir. Geçmişi, dostlarını ve geriye dönme şansını kaybetmişlik. Daha ilk sayfalarda karşımıza çıkan Sandi, karakterin sürekli konuştuğu ölmüş arkadaşıdır. Sandi'yle yapılan sanrısal konuşmalar karakterin şimdiyle geçmişi arasındaki değişimlerini ve yalnızlığı gösterir.

Kitapta Bir Uzun Sonbahar'da bahsi geçen bazı konular da aydınlığa kavuşur. Örneğin burjuva kadınlarla yaşanan ilişkiler üzerinden verilen sıkıntı, Bir Yaz Mevsimi Romansı'nda Türkiye burjuvazisinin neşeye uzaklığı ve toplumla arasına koyduğu mesafeyle buluşur. Buradan yazarın burjuvaziye bazı roller atfettiği çıkarılabilir. Ayrıca arkasından koşulan kadın imgesi, romandaki erkek kişilerin ideal dünya ile var olan dünya arasındaki sıkışmışlıklarının temsili gibidir. Bu kez Bir Uzun Sonbahar'daki Gülgün ve Nazan'ın yerini Belkıs alır. Belkıs aşk mıdır, yoksa burjuva hayatın temsili midir? Belkıs sıkıntılı olmasa da kendini beğenmeyen bir kadındır ve eninde sonunda o da evlenir. Böylece yazarın sınıfsal farklılıklara rağmen sığınacak bir liman arayan ve kendisini tamamlaya çalışan kişilerine, kadınlar da arzulanma ve sahiplenilme isteğiyle katılır. Belkıs'ın babası üzerinden Türkiye burjuvazisine göndermeler yapılır. Burjuvazi, Çanakkale Savaşı sonrasında arsa spekülasyonlarıyla doğmuş, kültürel anlamda iç zenginliğe sahip olmayan bir sınıf olarak gösterilir. Buna rağmen romanstaki kişi burjuva kadınlardan uzak duramaz. Zengin kızlarla sevişmek; parfüm kokuları, fanteziler ve tutku demektir onun için. Yazarın burjuva kadınlara olan vurgusu cinselliğin ötesinde, sınıfsal bir kimlik de taşır. Sık sık bahsi geçen “küçük burjuva” olma meselesiyle içsel bir hesaplaşma var gibidir.

Tüm bunların yanında Bir Uzun Sonbahar'daki gibi daha geniş bir zamana yayılmış toplumsal olaylara değinilir. Taylan Özgür'ün öldürülmesinden, 1 Mayıs 1977'ye uzanan tarihsel olaylara uzanır zaman. Bir yanda yıkılan sinemalarıyla, Beyazıt'ta idam edilen siyasi ölüler, suikastlar, salgın hastalıklar ve egzos dumanlarıyla kalabalık İstanbul; diğer yanda eskisi gibi olmayan, yaz mevsimine rağmen güneşin yağmurla görüldüğü Paris. Ama aslında hep İstanbul ve sürgünlük… Türkiye'ye faşizmin geldiği yıllar. Solcuların silahlanması. Varoluşçulukla sol idealler arasındaki ayrım. İnsancıllığın bittiğine dayanan inançların yeşermesi. Ve insanın özünü bulup bulamayacağına dair şüpheler. Belki hep dışarıda aranan sorunlar. Anlatıcı ses nesnelliği korumak adına iç içe verilen bu durumları ve durumların içindeki kişileri kendi sesleriyle konuşturur. Ama kendi düşüncesini de Belkıs'a söyler:

“Bilmem sadece insan olmak istiyoruz biz. Belki de sadece bu: insan olabilmek.” (s. 91)

Türkiye'de olan bitenler, sıkıyönetim hepsi bir şakadır kişi için. Fakat bu şaka pek çok insanın ölümünü getirecektir. Bu da varoluşçuluğu doğuran İkinci Dünya Savaş'ı gibi kişilere kendi varlıklarını sorgulatır. Anlatımda bazı yerlerde olumsuzlama kullanır yazar. Gözaltındaki kişinin ruh halini aktarırken, aynı zamanda olaylara bakıştaki farklılığını sezdirmeye çalışır bize. Böylece belki de diğer insanlardan ayırır seslendiği kişiyi. Geri dönüşsüzlüğü vermeye çalışır.

“İç avluya bakıyorsun ve bu kentte akşamüzerleri bir sürü kuşun bağrışarak ağaçlar üzerine konmadığını, sonra ağaçlardan havalanarak havada çemberler çizerek başka bir ağaca doğru uçmadıklarını düşünüyorsun.” (s. 97)

Metin sanrısal ilerler çoğu yerde. Bu da sonradan hatırlamanın kurgusal yanı gibi durur. Adı geçen kişilerden biri olan Rafael'le ilgili anlatıcı, “Orada Rafael'in bir an kollarını havaya kaldırdığını sandın. Belki de büsbütün sanrıydı bu” (s. 58) diyerek anlattığı bazı şeylerin zihninde uydurdukları olabileceğini söyler. Rafael de karısı tarafından ezilmiş bir adamdır ve para karşılığı kadınlarla yatar. Yazar böylece ilişkilerdeki sevgisizliği varoluşsal problemlerin önemli bir parçası kılar. İnsanın ulaşılmayan yerlerine, eksik kalmışlığına ve tamamlanma arzusuna gönderme yapar sanki.

“Yeryüzünde insan çok azdır, dedi Sandi. İnsan da aşk da. Şu gördüklerinin hepsi makettir bunların. İnsan figürleri. Dostlar varsa, bir kent, gerçekten bir kenttir.” (s. 16)

Romansta iki farklı kadın çıkar karşımıza. Biri “Saklananlar” bölümünde saçlarının rengini değiştiren, polislerden kaçan kızdır. Başkişinin onunla diyalogları kısa ve saklanmanın ruh hali üzerinedir. Anlatıcı kızı korumaya çalışır. Diğer kadın ise Twiggy Cânân'dır ve o geçmiş dostluklara duyulan özlemin simgesidir. Bu kadınlar saygıyla bahsedilen, cinsel kimlikleri gizlenmiş kadınlardır. İdealleri olan, sanatla ya da siyasetle ilişkilidirler. Hikâyeleri başka bir yerde anlatılmak üzere saklanmış gibidir.

Bakış:

Demir Özlü'nün romanlarında tümevarım yöntemini kullandığını söylemek sanırız yanlış olmaz. Parçalardan bütüne ulaşma çabası gerektirir metinleri. Eserler arasında bağlılık olduğu görülür. Bu nedenle konudan çok söylenecek sözler, portreler ve mekânlar ön plandadır. Olaylardan çok durumlar, karakterlerden çok gerçeği yansıtan kişilerdir kurguya ortak olan. Kurgusallık ise düşsellikten ve sonradan hatırlananlardan alır gücünü. Az cümleyle çok şey anlatma çabası görürüz. Aynı olayı farklı farklı açılardan değerlendirme, bazen bunaltıyı yansıtmak için yapılan tekrarlar. Yaşanılanı olduğu gibi yazma, diğer bir değişle otobiyografik anlatım metinlerde baskındır. Gerek dönemin siyasi olaylarına, gerekse de edebiyata bakışı, doğrudan dillendirilmeden, yazarın gölgeleri gibi duran anlatıcılarla dile getirilir. Her ne kadar anlatım nesnel olsa da, Özlü'nün öznelliği ve özgünlüğünü içerir.

Tümevarım tümdengelime göre daha zor bir yöntem. Parçaları birleştirip bütünü oluşturma işi okura kalır. Eğer Özlü bize sadece o dönemin olaylarını anlatmak isteseydi, kişilerini karakter haline getirme ihtiyacı duyardı. Ya da olay örgüsü kesintisiz olurdu. Yazar dönemin edebi ve siyasi tartışmalarına, inandığı felsefeyi metinlerine yansıtarak ortak olmaya çalışmış gibi. Her ne kadar yazarın gözlerini emanet alsak da bu yazıdaki her bir cümle başka gözlerle okundu. Anlatılarında mecaz kullanmadığını söyleyen bir yazarın özgeçmişi kendi anlam ve beklenti dünyamızla buluştu. Belki de bu yazı okunduktan sonra kendisini yok etmelidir. Ya da Demir Özlü'nün gözlerini sizlere emanet edip, aradan çekilmek en doğrusudur…

arzueylem@mavimelek.com

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 21/03/2011

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics