MaviMelek
"Her şey yarım yârim." – Behçet Necatigil

[Gökçeyazın] "(H)iç Sesle Yolculuk"* | Arzu Eylem

Kâmuran Şipal | Sırrımsın Sırdaşımsın

"İNSANI İNSANA YENİDEN DÜŞÜNDÜRMEK"

Sır / Sırdaşlık

Sırrımsın sırdaşımsın
Hocada yoldaşımsın
Niçin kolumu çimdikledin
Sen benim kardaşımsın

Sırrımsın Sırdaşımsın / Kâmuran Şipal

Sırrımsın Sırdaşımsın, kendisine uzaktan baktığını söyleyen bir yazarın; Kamuran Şipal'in son romanı. Kitap, günümüz yaşamında yeniden dışarıya çıkmaya karar veren bir adamın, hiç hesapta yokken, geçmişe doğru giden, uzak ama mesafesiz yolculuğunu anlatır.

Bilindiği üzere “sır” ilk elden aynayı akla getirir. Saydam cam, arkasına ince bir metal tabaka sürülmesiyle ayna halini alır. Madde olarak sır, cisimlere parlaklık kazandırır ve kimi nesneleri dışarıya karşı korur. İçerdekinin de dışarıya sızmasını engeller. Sır olmak ile sırdaş olmak arasındaki müthiş bağ belki de bu tanımdan gelmektedir.

Bu yüzden romana adını veren sır-sırdaşlık ilişkisi, gizli bir ayna metaforunu çağrıştırır. Ayna; insanın içine bakma halini, yüzleşmeyi, anlamayı ve görmeyi simgeliyorsa eğer, romanda bu anlamıyla bir değil iki ayna var: Anne ve oğul.

İki ayna birbirine dönük olduğunda, ortaya nasıl sonsuz sayıda görüntü çıkarsa; geçmişe ve annesiyle olan ilişkisine bakan adam da sonsuz görüntüler içinde kendini arar. Çünkü aynaya bakanla aynanın yansıttığı sonsuzluk, arayışın başlangıcıdır. Niyet, aynanın karşısında duran kişiye ulaşmaktır. Bu arayış ya da yolculuk, ayna olma niteliğini kazanabilen ilişkilerle mümkündür.

Bu nedenle romanda başkarakterin anılarında gezinen her bir kişi onun aynası ve bize karakter hakkında ipucu veren sırdaşlarıdır. Anlatı da tamamen bunun üzerine kurulur. Anne geçmişi simgeliyorsa eğer, geçmiş ve anılar bugüne ayna tutar. Bu sırrı çözmekse okura bırakılır. Kahraman sırlarını, zihninden yüreğine akıtmaya başlar. Böylece anlatıcı-yazarın seçtiği “sır” yürekte kalır. Kahraman dışarıyı anlatırken, kendisini anlatmayı sürdürür.

Hız / Yavaşlık

Anlatıcı-yazar ilk sayfada, hızla kahramanını sokağa bırakır ve onun gözlerinden çiçekçileri, kitapçıları, eczaneleri vb tarif etmeye başlar. Bunu yaparken de okurun dikkatini, günümüz tüketim kültürüne, reklamlara ve afiş kirliliğine çevirir. Romanın ilk otuz yedi sayfasında, hızın hâkim olduğu günümüz yaşamı, karakterin bugünü olarak resmedilir. Bu sayfalar okuru başka bir zaman ve mekâna hazırlar.

Hızlı hızlı yüründü, geçildi hep. Koş! Koşuldu(s. 20)

Karakterinin duymazdan geldiği iç sesin sıklaşması ve “fildişi tarak” imgesiyle birlikte ritim düşmeye başlar. Tam olarak ne anlattığını anlamadığı, kulaklarının dibinde uğuldayan bu sesin ziyareti, isimsiz kahraman yavaşladıkça netleşir. Bakışlar dışarıdan içeriye doğru kaymaya başlar. Anılar dile gelir. Buna rağmen dışarısı uzun uzun betimlenirken, kahraman gizemini korur; kişiliği ve dış görünüşü hakkında neredeyse doğrudan hiçbir bilgi verilmez. Kendisine ilişkilerden ve yaşanmışlıklardan bakar. Zaman ve mekân da bu duruma uyum sağlar; belirsiz ve bir o kadar da önemli bir yer alır.

Yazar, dışarıyı, içeriyi gösteren bir ayna olarak kurar. Çünkü Şipal, kişisel bir tarihi konu edinirken, anlatmaktan çok göstermekten yanadır. Daha romanın başlangıcında, gerçekle sanılanı buluşturmaya çalışan karakterden çok çevresiyle tanışırız. Karakterin yalnızlığını ve çoktandır görmezden geldiği geçmişle olan hesaplaşmasını manzaraların arasından anlamaya çalışırız. Ve daha da önemlisi, yapılan betimlemelerde her bir özne ve nesne sırları çağıran bir sırdaştır.

Kahramanın yavaşladığı yerde, sırlar da ortaya çıkmaya başlar. Dışarıdan içeriye yapılan bu yolculukla beraber isimsiz kahraman, elleri, yüzleri, ağaçları, meyveleri, gelinleri, damatları vb… şimdiye dek seyretmediği kadar uzun seyrederek yürüyüşüne devam eder. Fakat hâlâ yavaşlayamadığını düşünüyor olmalı ki dilinden şu cümleler dökülüyor:
Bu akşamki yürüyüşte değişik bir yol izleyecekti ve izleyeceği yol üzerinde pek çok eczane vardı. Her zamanki gibi, pek çok eczane, ilkin yavaş, sonra hızlı hızlı, pek çok eczane, yürürken neden hızlı, yürürken bir süre sonra nefesi daralır gibi olup afişler üzerinde reklamı yapılan ilaçların isimlerini okuyacak ve içlerinden bazılarını ezberlemek ister gibi bir süre eczane önünden ayrılmayacaktı.” (s. 22)

Kahramanın zihninde verdiği bu karar, romanın ilerleyen bölümüne dair ipucu taşır. İşte tam o sırada iç ses netleşir.

(H)iç Ses ve Anlattıkları

(…) Verilmek istenen mesaj ortadaydı. Ve gerilerden uzanıp gelen çağrılara daha fazla kulaklarını tıkayamayacağına – neden sonra- aklı yatmış, doğruldu (…)(s. 37) cümlesiyle kahraman anılarını kabul eder ve benliğinin derinlerine inerek, anımsamalar yoluyla, romana iki karakter daha girer: Esas kahramanın çocukluğu ve anne.

Şipal, Türkçenin sonsuz olanaklarını kullanarak, yaptığı betimlemeler, mecazlar, düşsel tanımlamalarla ortaya edebi bir şölen koyar. Fakat eser yalınlığından hiçbir şey kaybetmez. Sıradanın büyülü anlatımını üçüncü tekil şahıs anlatıma başvurarak aktarıyor olsa da, anlatıcıyı tanrısal anlatıcı seviyesine çıkarmaz. Üçüncü tekil anlatım, kimi zaman zihninde gezindiği kahramanın dışına çıkabilmek ve diğer karakterlere de aynı mesafeden bakmak ya da esas kahramanla yazar arasına mesafe koymak için yapılmış bir tercihtir. Çünkü romandaki diğer karakterlere (anne, teyze, öz baba, üvey baba, teyzekızı, komşu kızı) yine esas kahramanın gözünden bakar. Anlatıcının olgun gözü çocuk gözüyle birleşir.

Romandaki geçmiş; ağaçlardan, çiçeklerden, kuşlardan, kitaplardan, kumaşlardan, oynanan oyunlardan örülü bir dünya. Gazyağını veresiye veren satıcıdan, tulumbadan su çekilen günlerden, yerli yerinde anlatılan masallardan, ayakla çalıştırılan dikiş makinelerinden ve her şeyden önce doğayla, gökyüzüyle yakın ilişkilerden örülü bir dünya... Tüm bunları, yaşadığı hayatla yakın ilişki kuran bir annenin hikâyesiyle, asıl karakterin hikâyesi buluştuğunda anlıyoruz.

Yabancılaşma

(…) çiçekçileri olduğu kadar satıcıları da tanıyor, selamlaşıp birkaç laf etmeden hiçbirinin önünden geçmiyordu (…)(s. 77) diye anlatılan ve “Haydi, yat şimdi, yum gözlerini de uyu! Gökyüzünde ne kadar yıldız varsa sana bakıyor, senin bir an önce uyumanı bekliyor.” (s. 172) gibi cümlelerle konuşan anne, günümüzde selamlaşmayı bile unutmuş, çevresinden kopuk, yalnız ve yabancılaşmış insan figürünün çok uzağında bir kadındır. Pek çok masal bilir, oğlunu onlarla büyütür, yıldızlarla ve ayla konuşur, çiçeklerin dilinden anlar. Önünden geçtiğimiz ağaçları görmediğimiz, kimi zaman kuşların sesini duymadığımız, yıldızlara gözlerimizi çevirip uzun uzun bakmadığımız bir dönemde; doğayla kurulan böylesi bir yakınlık günümüz okuruna uzak gelebilir. Aslında anne, bundan çok da uzak olmayan yılların gerçek kişisi iken, sonradan var edilmiş, düşsel biri gibi durur romanın içinde. Belki de Şipal artık düşlerde ve özlemlerde kalan bir hayatı anne simgesiyle geri çağırır. Böylece insanı insana yeniden düşündürmek ister.

Şipal, anlatılan öyküyü odak noktası yapmak yerine, anlatılanı bahane edip başka bir yere mi varmak ister? Çünkü hikâye klasik bir konuyu içermesine rağmen hiç rahatsız etmez ve “yazar bunları niye anlatma gereği duymuş” sorusunu pek akla getirmez. Özellikle dilin büyülü gücü anlatılandan çok anlatma biçimini de ön plana çıkarınca, romanın etkisi artar. Bundan dolayı romanı, yaşlanmış olduğunu çıkarsadığımız, pek çok şeyi yaşayıp geride bırakmış bir adamın, geçmişini geri çağırması ve annesiyle olan ilişkisini yeniden gözden geçirmesini konu alan roman olarak tanımlamak oldukça yüzeysel bir yorum olur. İlla ki romanda rahatsız edici bir yan arayacaksak, sorunsuz işleyen hafızadan bahsedebiliriz. Zaman zaman “pes artık, bunca şeyi nasıl hatırlıyor bu adam” dedirtmiyor değil. Şipal, tüm bunların farkında bir yazar olarak, hafızayı zorladığını, çoğu yerde çeşitli cümlelerle itiraf eder. Bazen anımsananların gerçek mi, kurgu mu olduğu yönünde karakteri şüpheye düşürerek, bunu okura hissettirir.

Dikkat çeken bir başka nokta, annesini ihmal etmiş karakterin tersine, yazarın anneye sahip çıktığını ve hikâyenin büyük kısmını ona ayırdığını söylemek sanırım yanlış olmaz. Anneyle ilgili bir anıyı dinlerken, aniden kendimizi bir kumaş dükkânında bulup, türlü türlü kumaşların arasında hissederiz. Sonra bir anda çiçekçi dükkânındaki çiçek isimlerini sayarken… Ya da annenin anlattığı masalların sonunu merak ederken, yıldızları sayarken veya üzüm bağında uçuşan kuşları tanırken… Fakat amacın sadece anlatımı süslemekten öte bir başka yanı olduğunu görmezden gelmemek gerekiyor. Özellikle de çoğu öyküsünde yabancılaşma temasını işlemiş olan yazarın kollarındaysak.

Hafıza / Gerçeklik / Kurmaca

O akşam olup bitenleri aradan bunca yıl geçmesine karşın hâlâ iyi anımsıyordu.(s. 130)

Geçmişteki yaşantıların anımsamalarını, onu alıp bunun yanına, bunu alıp onun yanına koyarak sürekli değiştiren, onları birbirine katıp harmanlayarak yaşamakta olduğumuz an'ın havasına uygun kılığa sokup hoşumuza gidecek gibi allayıp pullayarak iç gözümüzün önüne koyan bir güç vardı sanki(…) Tüm anılar ve anımsamalar geçmişte yaşananları yansıtmaktan uzaktı. Bir yüzü ileriye, bir yüzü geriye dönük iki başına bir yaşam, 'iki başına yürümeler.' Ve yürüyorduk.(s. 158)

Sık sık tekrar eden, hatırlama üzerine yazılmış cümleler, geçmişi anımsamanın, ikiliğin ta kendisidir. Yazarın yazma anını yansıtan bu şüpheler, bizi düş ile gerçek arasında bir yerde bırakır. Şipal, anlattığı öykünün gerçek olmayabileceğini gösterir; anımsananların kişinin yorma ve yorumlamasıyla yeniden kurulmuş olabileceğini de. Aynı zamanda, geçmişi düşünürken onu yeniden kurmak ile yazma eylemi arasında sıkı bir bağ olduğunu... Hatırladıklarının gerçek mi, yoksa kendi üretimleri mi olduğunu kestiremeyen bir karakter yaratılmış olmasının nedeni belki de budur.

Yazarın öyküsü için yola çıktığı her ne olursa olsun, seçimi daha çok başka şeyleri göstermekten yana kullanır. Uzun uzadıya neden sonuç ilişkileri kurmak yerine, okuru rahatsız etmeyecek denli naif bazı göstergeler seçer. Çünkü roman kahramanının bugün nasıl yaşadığı, ne yaptığı, başından neler geçtiği okurun tahminine bırakılır. Çocukluğundaki iç monologlar, annesiyle kurduğu ilişki, cinselliği keşif süreci derinlere inilmeden aktarılır. Sonrasında çalkantılı ve sorunlu bir yaşamı olduğunu anladığımız roman kahramanı, yalnız ve pişmandır. Bu fikri bile yazar doğrudan vermek yerine, okurun çıkarmasını ister. Böylece kurmacaya okur bir yerinden ortak olur.

Kitabın sonlarına doğru başkarakterin bugününe dönmesiyle teyzekızının ağzından kuyu imgesi sayfanın ortasına düşüverir. “(…) “Çok bakma kuyunun içine” dedi teyzesinin kızı. “Başın döner. Benim bir defa başım döndü de zor ayrıldım kuyunun başından.” Biraz durup, “Bari bir şey duyabildin mi?” diye sordu. (…)” (s. 190)

Gerçekten de artık başı dönmüştür isimsiz kahramanımızın. Şahmaran, Uyuyan Güzel, Nuh Tufanı derken dönüş yoluna girmiştir. Artık o Nuh'un gemisinden gökyüzüne süzülen güvercinlerden birinin “gagasındaki yeşil bir dalcıkla” dönüp gelmesini bekler; geçmişle barışmayı… Peki, maziyi anımsamak istediği gibi mi şekillendirmiştir, yoksa hatırladıkları gerçeğe uygun mudur, bunu bilememektedir. İtiraf süreci başladığında tüm hatırladıklarına dair şüpheleri artar. Burada yazar daha önce de bahsettiğimiz sınırsız hafızanın nedenini ortaya koyar. Anlatılanların tamamen gerçek olmayabileceğini hissettirmeye çabalarken, kurmacanın rolü ön plana çıkar. Okur da bu ikiliği yaşar. Gerçekle düş ikiliğini…

(…)Pek çok şey önce düşte yaşanıyor, sonra da gerçeğe yansıtılıyor, buradan da gerçekte yaşandığı duygusu doğup çıkıyordu ortaya ve söz konusu duygu sonradan kolay kolay yerinden oynatılamıyordu(…)” (s. 218)

Gerçeğe Dönüş

Roman, kişisel olanın ötesinde başka bir yalnızlığı da verir: Toplumsal yalnızlığı. Böylece geçmişle kopuş başlar. Taşköprü, Bebekli Kilisesi, Köşkler Çarşısı'na vardığımızda kahramanın çocukluğunun geçtiği yerin Adana olduğunu anlarız.

Romanda, düşle gerçek arasında gidip gelmeler yerini, mekânın netleşmesiyle de birlikte tamamen gerçekliğe terk eder. Gerçeklik şimdiyle birleşir. Anlamlar kaybolur. Son sayfalarda karşımıza çıkan Müdire Hanım'ın çocuk karakterle konuşması bir anı olmamakla birlikte, karakterin hayatının kısa bir özeti gibi durur: Yalnızlaşma yolunda öğrenilen bir buyruk. Kimsesizliğe geçiş.

Kâmuran Şipal(…) ona sen ve siz arasındaki ayrımı öğrettiği günün yaşantısı zamanla anılar içinde rastgele bir anıya dönüşmeye karşı durdu, diretti, anı değil, hep diri bir yaşantı kimliğini korudu belleğinde. Boyuna yeniden yaşandı, onun başkalarıyla ilişkisine damgasını vurdu. Sen'den siz'e, siz'den sen'e savrulan bir yaşam yaşanıp durdu. Sen'de biraz dinlenme, ardından sarp bir yokuşa vuruş: Sen- siz (…)(s. 270 – 271)

Roman gömütlükte son bulur. İsimsiz kahraman bunca hatırlayışın ardından annesinin mezarında, anılarla neden şimdi yüzleşmesi gerektiğinin dışında bir şeyi daha keşfeder. Sonsuz uykuya yaklaştığını… Çocukluğundan çıkıp gelen ateş böcekleri eşliğinde.

Derken ateşböceklerinden bir bölümü gömütlükten kalkıp kahveye geldi, sanki onu da elinden tutup tıpkı küçüklüğündeki gibi şenliklerine katılmaya çağırıyor, yıldız yağmurunun çoktan yağdığını, annesi gibi gözlerini bir an önce kapayıp uyuma vaktinin çoktan geldiğini ona anımsatmak istiyorlardı.” (s. 279)

Ve okur olarak biz de onu çağıran sesin kimliğini anlarız. Bu ses kederli bir hayatın sonlanışının sesidir. İsimsiz kahraman yalnızlığın kollarından, ölümün kollarına doğru yürümeye başlar. Şipal yine göstermek istediği yeri gösterir okura. “Bunca telaş, bunca hız niye?” diye sorar ve (h)iç sesi bizlere yapılan bir çağrıya dönüştürür. O sesi takip edip etmemek, üzerinde düşünüp düşünmemek okura kalır. Ve şölen biter.

~~~
Sırrımsın Sırdaşımsın / Roman
Kâmuran Şipal
Yapı Kredi Yayınları, 2010, 280 s.

* Cumhuriyet Kitap, 16 Eylül 2010, S: 1074

~~~
Sayı: 48, Yayın tarihi: 16/09/2010

Satın al
Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics