MaviMelek
"Elveda / İstasyon Solaris / Sıfır nokta sıfır / Kapsül indi / Çıkabilirsiniz." Can Yelekleri Tavandadır / Özdemir İnce

[Öykü]"Sinek Kızı" | Armağan Altay

Sinek Kızı | Sinan Çakmak

"KULE ZATEN YIKILIYORDU"

Önceleri bu maceranın sonunu merak ederdim. Şimdi, ılık bir akşamüstü, güzel gibi görünen bir günün içinde, gitmem gereken bir yere giderken, sonun neden böyle olduğunu merak ediyorum. Her şey nasıl bu hale gelmişti?

Yüzüme bakanlar dalgın olduğumu fark edebilirdi. Kendimi iyi hissetmediğimi anlayabilirlerdi. Hatta kaybedecek hiçbir şeyim olmadığını da tahmin edebilirlerdi. Adımlarımın hayatım boyunca bu kadar emin olmamasının nedeni, herhalde kaybetme korkusuydu. Artık korkularım da yoktu. Sadece yürüyordum. Öğrenciler çimenlere serilmişler, güzel havanın tadını çıkarıyorlardı. Yüksek sesli kahkahalar duyuyordum. Ben burada, bırakın böyle kahkahalar atmayı, dişlerim görünecek şekilde ağzımı açıp, gülmemiştim bile. Anımsadığım sadece acı tebessümler... Filmlere yakışacak cinsten. Adımlarımı hızlandırdım.

Fakülteye girerken, aklıma dışarıda sabahladığım bir gece geldi. Gündüz vakti öğrencilerin yürüdüğü, oturup sohbet ettikleri bu yerleri sevdiğimi o gece fark etmiştim. Ben insanları sevmiyordum. İnsanları sevmek, iskambil kâğıtlarından kule yapmaya benziyordu; iyi yerleşmemiş yamuk bir kâğıt, bütün kulenin yıkılmasına sebep olabiliyordu. Asıl ilginç olan da, istediğiniz yükseklikte bir kule inşa ettiğiniz zaman, içinizde peydahlanan o yıkma isteğiydi. Elinizin bir hareketiyle bütün kâğıtları yerle bir edebilirdiniz. Bunu biliyor olmak, bunu istemek, nedenini bilmiyorum ama sanırım özel insanlara ait bir histi.

Bir kule inşa etmiştim. Ama sinek kızı… Sinek kızı…

Yanımdan geçenleri fark ediyor ama görmüyordum. Kimisinin bakışları benim üzerimdeydi; gözümün ucuyla görebiliyordum. Umurumda değildi, olmamalıydı. Çok düşük bir ihtimaldi ama her şey mahvolabilirdi. Sinek kızı hain bir şekilde çekilmiş ve yanında birkaç kâğıdı daha götürmüştü. Kule zaten yıkılıyordu ve ben, o yıkma hazzımın elimden alınmasına izin vermeyecektim.

Gireceğim odayı çok iyi biliyordum. Günlerce prova etmiştim. Kapılardaki güvenlik görevlileri beni az çok tanırlardı. Hal ve hareketlerimi birazcık kontrol edebilirsem, olan bitenden sonra benimle kesinlikle ilgilenmeyeceklerdi. Yani zamanım çok olacaktı.
Aklıma bir şey geldi. Gülümsedim. Bu okulda çok şey öğrenmiştim. Bazılarını öğrenmek istiyor, öğrenmeyi bekliyordum. Bazıları ise, buraya gelmeden önce, aklımın ucundan bile geçmeyen şeylerdi: Bir susturucu, bir milyar Yeni Türk Lirası değerindeydi.

* * *

Merhaba falan demedim.

Döner koltuğunda oturan ve burnunun ucundaki gözlükle, önündeki bir şeyleri okumaya çalışan kadın, başını kaldırıp bana baktı. Göz göze geldik. Gözlerimi kaçırmak için arkamı döndüm ve yavaşça kapıyı kapattım. Mavi, sulu gözleri. Kırışıklıklarla dolu gözleri.

"Sana kapı çalma, içeri girme adabı…" diye başlayacak oldu.
"Kes lan!" diye bağırarak sözünü kestim.
Yüzündeki şaşkınlığı görünce, peygamber görmüş kadar sevindim. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Her şey çok etkileyici olsun istiyordum. Ama bu isteğim elimi ayağımı dolaştırıyordu. Bilincimin sahnesini, içimde giderek büyüyen ve çılgınlaşan öfkeme bıraktım.
"Sen ne yaptığını sanıyor…"
Bu sefer onu susturan, alnına dayanmış bir namluydu.
"Sus! Bir kelime daha edecek olursan, seni hiç umursamayan ve senin de umursamadığın Allah'ına kavuşursun. Gerçi ondan da emin değilim ya, neyse. Sadece sus, ben konuşacağım!"
Koyu kahverengi bir ceket, yırtmaçsız bir etek giymişti. Saçlarının sidik sarısı boyası silinmeye başlamış, diplerindeki griler, iğrenç bir şekilde ortaya çıkmıştı. Sarkık yanaklarını, iyice sulanan gözlerini ve titreyen dudaklarını görünce, tiksintim bir kat daha artmıştı. Kadının içinde kıvranıp bükülen, yılansı, kapkara ruhunu görebiliyordum.
"Gerçi Allah'ına kavuşursun dedim ama sen kendini Allah sanıyorsun sanırım. Kapı açma, içeri girme adabı ha?" Namluyu kafasına iyice bastırdım, ağzını açtı, çığlık atacak gibi oldu.
"Şşşşt!" Diğer elimin işaret parmağını dudağıma götürdüm. "Ölmek istemiyorsan sesini çıkarma!"
Odasına baktım. Daha önce bu odaya hiç girmemiştim. Sanırım bu da son girişimdi.
"Sen kendini Allah sanıyorsun ama burası yedinci katın üstüne falan benzemiyor. Üstelik bir bok yarattığın da yok. Tek sıfatın not vermek. Onu da öğrencileri aşağılamak, buruşuk götündeki egolarını tatmin etmek için kullanıyorsun. Sen Allah'ın boku bile olamazsın. Duydun mu, hocam! Sen Allah'ın boku olamazsın boku!"
Korku dolu gözlerle bana bakıyordu. Dişlerimi sıktım. Hayatımda hiç bu kadar öfkelenmemiştim. Dayanamadım. Suratına tükürdüm.
"Haydi! Şimdi de konuşsana! Dilini yuttun şimdi değil mi? Senin Allahlığın bir namluya bakıyor işte. Konuşsana lan kaltak!"
Hıçkırmaya başladı. Ağlıyordu. Konuşmak istediğini hissedebiliyordum. Ama konuşmadı. Kesileceğini anlayan bir kurbanlık gibiydi.
"Seni yaratanla beni yaratan aynı ya, işte benim gücüme giden o. Sırf bu yüzden evrim teorisine inanmak istiyorum. Sen ve senin gibi insanlar yüzünden."
Gözlerimi kapadım. İçimden tanrıma beni affetmesini söyledim.
Tetiği çektim.
"Cıv" diye bir ses duyuldu. Yüzüme sıçrayan kanın sıcaklığını hissettim. Gözlerimi açmadan arkamı döndüm. Bakamazdım.
Silahı belime soktum. Kâğıt mendille yüzümü sildim.
Kupa karısını çekip almıştım ama hala çok öfkeliydim.
Kule hızla düşüyordu, acele etmeliydim.

* * *

"Nerede?" diye sordum önümdeki kıza.
 Konuşurken "r"leri söyleyemiyordu. Dilindeki piercing, akşam güneşiyle kızıl kızıl parlıyordu. Kırmızı ruju dişine bulaşmıştı. Saçlarının bazı telleri maviydi.
Soruma cevap verdi. Sonra başka bir şeyler söyledi. Ama ben dinlemiyordum; cevaptan sonra çoktan yola koyulmuştum. Alttaki kâğıtlara doğru ilerliyordum.

* * *

Takibim fazla uzun sürmedi. Üç numara saçıyla, küpeli ve keçi sakallı çocuk, sonunda tuvalete girdi. O an, bundan daha güzel bir şey olamazdı benim için. Tanrının benimle olduğunu hissettim. O da benim istediklerimi istiyordu belki. Hatta onun kiraladığı bir katil olabilirdim. Neden olmasın?
Oldum.
Kafeterya tamamen boş değildi. Gürültü yapan ve sigara içen birkaç öğrenci vardı. Ayrıca müziğin sesi de gayet yüksekti. Bütün bunlar işimi kolaylaştırıyordu.
Ben de tuvalete girdim.
Üç kabin vardı. İki de pisuvar. Kabinlerin ikisinin kapısı açıktı. Benden başka kimse de yoktu.
Kapısı kapalı olan kabinin yanındakine girdim. Klozetin üstüne çıktım. Bir ayağımı, sifonun borusu üzerine atarak yerden yükseldim. Kollarımı kabinin plastik duvarına dayadım. Onu görebiliyordum. Kıllı, zayıf bacaklarını, ölü bir solucana benzeyen penisini.
Sesi duymuştu. Korku dolu gözlerle bana baktı. Gülümsedim.
"Herkese annene yapılan muameleyi yapamazsın. Evet, annen orospu olabilir, bu yüzden babanı tanımıyor da olabilirsin. Ama buradaki dişi insanların hepsi (aslında çoğu yaptığını hak ediyor) fahişe değil. Aileleri onları buraya okumaya yolluyor, ama sen annenin inleyerek kazandığı parayı, onları kandırmak için kullanıyorsun." Silahımı çektim. "Büyük ihtimalle Allahsızsın. Olsun. Ben yine de onun elçisi olduğumu sana söylüyorum. Bu elimde gördüğün de mucizem oluyor."
Gözlerimi kapadım. Tetiği çektim.
Bakamazdım. Bakmamaya özen göstererek, yüzümü buruşturarak sifonu çektim.
"Temizlik imandandır."
Maça valesi de devrilmişti.
Hâlâ öfkeliydim.

* * *

Karo kralı babamdı. Çoktan ölmüştü.

 * * *

Sinek kızı…
Bütün kulenin yıkılmasına sebep olan hain kâğıt. Yanında başkalarını da götürmüştü. Sevgilerimi, inançlarımı çalmıştı. Ah, aptalca bir iyimserlikle, bütün bunları bilmeden, istemeyerek yaptığını düşünüp, uzun bir süre onu sevmeye devam etmiştim. Biraz daha dursaydı, çok değil, birazcık; kule bitecekti.
Sinek kızı… Onu hâlâ seviyordum. Bu kötüydü, üzücüydü. Ama içimde bir yer, sevgiyi, aşkı, güzel inançları, anlamlı işleri istiyordu. Küçük bir çocuğun masum hayat planlarını istiyordu. Sinek kızı… Hepsini almıştı.
Sinek kızını, zengin piçlerinin şımardığı bir kafeteryada bulduğumda, polisin beni arıyor olabileceğini düşündüm. Ama onun haberi yoktu. Beni görünce şaşırdı, yüzündeki kevaşe gülüşü, yerini öfkeli bir somurtmaya bıraktı; ama nedeni benim bir "çok seri" katil oluşum değildi. Henüz bilmiyordu.
Nedeni benden nefret etmesiydi. Beni görmek istememesiydi. Oysa ben onu seviyordum.
Yanında arkadaşları vardı. Kolundan tuttum. Gözlerinin içine baktım.
Benden korkmuşlardı. En çok da sinek kızı. Gözlerimdeki çılgınlığı görüyor olmalıydılar.
Yanında oturan tipik üniversite öğrencisi kılıklı (uzun kafa ve yüz kılları, küpe, kolye, rock grubu tişörtü, çizik kaş) çocuk bir şey diyecek, yapacak gibi oldu. Ona baktım.
Sinek kızı ona "Bir şey yok, tamam" dercesine bir işaret yaptı. Çok sinirlendim.
"Bir şey yok değil, bir şey var. Az sonra çok şey olacak. Sizin de şahit olmanızı isterdim ama çok özel. Gerçekten çok özel."
Dışarı çıkarken "Ne var?" diye sordu. "Yine ne var?"
"Bir şey yok" dedim. "Burası tanışmamızın ilk zamanlarında, saatlerce öpüştüğümüz, mıncıklaştığımız yer değil mi? Özlemişim. Cidden. Özledim."
Dışarı çıktık. Hava iyice kararmıştı. Sokak tenhaydı. Kolundan nazikçe çektim. "Dışarıda konuşmayalım, arabayı şuraya park ettim."
Pis pis gülümsedi. "Aaa, araba mı aldın? Paran yok sanıyordum."
"Yakın bir arkadaşımdan bugün için ödünç aldım. Senin o baba parası yiyen ibne arkadaşlarının arabaları kadar lüks değil. Ama eğer çok istersen, arka koltuğunda sevişebiliriz. Bu yapılabilir. Bu imkâna sahibiz."
"Haddini aşma istersen."
"Olur".
Ön kapıyı açtım. Oturdu. Ben de şoför koltuğuna geçtim. Arabayı çalıştırdım.
"Hey, nereye ya?" dedi. "Ne söyleyeceksen burada söyle."
"Peki" dedim. Kontağı kapadım. Bir süre dışarı baktım. Söyleyeceklerimi toparlamaya çalışıyordum.
"Eee?" dedi.
Yüzüne baktım. Alaylı bir gülümsemeyle elini ampul takar gibi salladı. "Ne var?"
"Sen… Her şeyi mahvettin. Ama sanırım bunların ilahi bir anlamı var. Bundan öncesinde ne olduğunu biliyorum ve bundan sonra da ne olacağını kestirebiliyorum. Hiçbir şeysin. Zaten bozulmuş, deforme olmuş bu varlığa zarar veriyorsun. Küçük zevklerinden, anlamsız isteklerinden, iflah olmaz zayıflığından ve körlüğünden tiksiniyorum. Seni tanımasaydım, sevmeseydim de bunu yapacaktım."
"Artık bu saçmalıkları dinlemek…" diye başladı, bir yandan da kapıyı açmaya yeltendi. Hızla ensesinden tuttum ve son gücümle bastırdım. Kafasını torpido gözünün altına kadar soktum ve çığlık atmasına fırsat vermeden tetiği çektim.
Bakamazdım.
Çok değil, birkaç ay önce, uğruna sahip olduğum ve olacağım her şeyi feda edebilirim dediğim, hayatımdaki birçok arzuyu ve başarıyı anlamlandıran insan, boş zamanlarında aynı şarkıları dinleyip duran ve uyurken dişlerini gıcırdatan bir arkadaşımın arabasında, ön panele domalmış ve ölmüştü. Onu ben öldürmüştüm.
Gerçekten bu maceranın sonunu merak etmiyordum artık. Önemli olan neden böyle olduğuydu? Neden? Nasıl? Niçin?
Sinek kızı da devrilmişti.
Ve ben hâlâ çok öfkeliydim.

* * *

Arabayı, geçen bahar piknik yaptığımız ormana sürdüm. Orada sevişmiştik. Yapraklarını dökmüş upuzun servilerin arasında. Kızıl ve kahverengi tonlardaki yaprakların içinde. Arabayı oraya sokamazdım. Ama aynı yerde olsun istiyordum
Sinek kızını kucağımda taşırken çok zorlandım. Bakmak istemiyordum. Midem bulanıyordu, titriyordum. Acıyı hissetmeme engel olan, narkoza benzeyen öfkemin etkisinin yavaş yavaş geçmeye başladığını duyumsayabiliyordum. Yine de taşıdım, başardım.
Soğumaya başlayan bedenine girip çıkarken ağaçlara bakıyordum: Geceye uzanan, yıldızların arasına sokulmuş gibi görünen, saçak saçak dallar, doğa… Dünya.
Siren sesleri geliyordu. Sonunda beni bulmuşlardı.
Polisler gelene dek işimi bitirdim. Her zamanki gibi içine boşalmadım. Ama bu sefer diğerlerinde olduğu gibi sağa sola da boşalmadım.
Yüzüne. Parçalanmış, kana bulanmış yüzüne.
Bakamadım. Bakamazdım.
Kuru yaprakları çıtırdatan ayak seslerini ve kısa melodilerle cızırdayan telsiz seslerini duyduğumda, bir keyif sigarası yakmıştım; ormanın derinliklerindeydim, tabancam/mucizem elimdeydi ve bekliyordum.
Sinek üçlü, maça beşli, karo altılı… Diğer kâğıtları da dağıtacaktım. Yapabildiğim kadar.
Doğal olarak en sona sinek ası kalıyordu.
Yani,
Ben.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics