MaviMelek
Hermes Kitap
"Bağlanmak gibi bağlanmamak da bir seçmedir aslında. Bağlanmamak her an yeniden kendi seçmesini yapmak demektir." Varoluşçuluk / J.P. Sartre

[Öykü]"Sessiz Ölüm" | Orhan Erbeyi

Sessiz Ölüm | Susan Allix

"HAYAT, ANLATILADURAN
KOCAMAN BİR YALAN"

Erdal Can'a

Sabah annesi becerikli bir hırsız özeniyle yavaşça kapısını açtı. Oysa, amacı uyuyan oğlunu rahatsız etmemek değil, uyandırmaktı. Odanın içine sessizce dalan anne oğlunun sıcak gülümseyişiyle karşılandı. Bir an oğlunun onu kucakladığını sandı. İçi huzur doldu. Anne, bu huzurlu âna şefkat dolu bir gülümseyiş de ekledi ve başlayan yeni günlerine ilk sözcüklerini sundu:
"Uyandın mı oğlum? Ben de seni uyandırmaya gelmiştim. Sen kalkana kadar kahvaltı da hazır olur."
Oğlu hâlâ gülümsüyordu annesine. Sonra çıktı odadan annesi. O da tembel hareketlerle yatağından çıkabildi. Odanın her köşesine yayılmış huzurlu havayı bedeninin her yerinde hissediyordu şimdi. Anne denen bir varlığın sabahları, sırrını çözemediği bir fedakârlıkla çocuğunu yeni güne çağırmasının, hayatın bakılıp da görülemeyen masum ve kutsal güzelliklerinden biri olduğunu uzun süredir düşünüyordu. Kelimelerle ifade edememe telaşını yaşadığı anne sevgisini sıcak gülümseyişiyle annesine hissettirdiğinin farkında değildi ama. Üzerinde tatlı bir hafiflik taşıyordu bu sabah. Buna emindi. Bu hafifliğin nedeni artık "ben geldim" demeye başlayan bahar olmalı diye düşündü. Her sabahki ezberlenmiş hareketlerini tamamladı. İyice kurulayamadığı yüzünün serin ıslaklığıyla kahvaltıya oturdu. Karşısında annesi oturuyordu. Pek konuşmadılar. Sadece birbirlerine gülümseyip akan zamanı yavaşlatmaya çalıştılar. Daha uzun bir süre böylece oturabileceğini biliyordu. Gerçek mutluluğun böyle bir ânı yaşamaktan ibaret olacağını düşündü. Hayattan daha fazlasını beklemenin aç gözlülük ve bencillik olacağına kanaat getirdi sonra. Tatlı sesiyle annesine kahvaltı için teşekkür ederek hazırlanmak için odasına geçti. Pencereyi açtı. Baharın yeşil ve serin kokusunu içine çekti. Rahatladı. Dönüp dolabını açtı. Bu huzurlu güne kül rengi takım elbisesini uygun gördü. Özenle giyindi. Uzun ve düz saçlarını her zamanki gibi arkaya doğru iyice yasladı. İçinde tuhaf bir şekilde ıslık çalma isteği uyandı. Hangi şarkının ıslığını çalacağına karar veremeyen dili, ezgileri birbirine karıştırdı. Islık çalmayı, dışarıda onu beklediğini hissettiği baharın içine karışına kadar erteledi. Masasına yaklaştı. Ders notlarının üstünde iki gün önce yazdığı şiiri gördü. Sevimsiz bir şiirdi bu. Bu hafif güne bu şiir çok ağırdı. Bir yerlere saklamak istedi bu kâğıt parçasını. Odada hiçbir yeri saklamaya uygun bir yer olarak görmedi nedense. Saatine baktı. Oyalanırsa derse geç kalabilirdi. Düşündü ve şimdilik ceketinin cebine koymaya karar verdi. Sonrasını düşünmek istemedi. Bu güzel havada böyle bir şiir yazmak da nerden girmişti aklına? Bir an kızdı içine kapanık haline. "Hayat çok değerli" diye mırıldandı. O an içinden güzel bir başka cümlenin geçtiğini hissetti. Kaybetmek istemedi bu cümleyi. Panik halinde ders kitabının üstüne not aldı bu cümlesini. Kurduğu cümleyi tekrar tekrar okudu. Gülümsedi. Sonra da açık duran pencereye dayandı yine: Hava, kendisine hayır denemeyecek bir sevgili kadar güzeldi ve onu kendisine çağırıyordu. Okula yürüyerek gitmeyi düşündü bu yüzden. Evet, bugün mütevazı arabasına binmemeye karar verdi. Ama arabaları olmayan öğretmen arkadaşlarını hatırladı sonra. Okul çıkışı onun arabasına binerlerdi. Düşündü hızlıca. Hayır, bugün okula giderken de ve okuldan dönerken de yürüyecekti. Bu yeşil kokulu havayı arabasıyla kirletmeye kıyamayacaktı. Böylece teselli oldu.

Yürüyerek gidebilmesi için acele etmesi gerekti. Hızlandı. Gülümsedi sonra kendine. Çünkü aklına yeni bir fikir gelmişti şimdi. Bugün, öğrencilerine en mutlu şiirleri okumalıydı. Kitaplığa yaklaştı. Kitaplık, sayıları sürekli artan kitapları taşıyacak güçte değildi artık. Fedakâr kitaplığın karşısında hangi şiir kitabını alacağına bir süre karar veremedi. Ona göre, en güzel şiirler içinde en yalan cümleleri taşıyan şiirlerdi. Öyle ya, hayat, anlatıladuran kocaman bir yalan değil miydi? Hayatı tahammül edilir kılan yalanlarla süslenmesi değil miydi? İnsanları, diğer varlıklardan ayıran üstünlükleri, hayatın çirkin yüzünü yalanlarla makyaj edebilmeleri değil miydi? Balıkçıyı heyecanlandıran deniz kızının kendisi değil de hayali değil miydi? Nihayet buldu en yalancı şairi. Keyifle kitabı raftan çekti. Bolca okuyacaktı öğrencilerine bu kitabı. İçinde acele bir yerlere varma hissi oluştu birden. Panikledi.

Çıkarken annesini öpmek istedi. Aslında annesinin onu öpmesini ve her zamanki gibi saçlarını okşamasını istiyordu, ama nedense annesi yoktu içerde. Üzüldü biraz. Gitmeliydi. Merdivenlerden inerken erkek kardeşini anımsadı. Kardeşi, odanın içinde derin bir uykudaydı muhtemelen. Onunla yeteri kadar ilgilenemediğini düşünerek suçluluk hissetti yine. Kardeşinin üniversiteye girememesine çok canı sıkılırdı. Artık dışarıdaydı. Yeşil kokulu yeni günün yanaklarına serin öpücükler kondurduğunu sandı bir an. İçinde tarifsiz bir heyecan hissetti. Arabayı almamakla da iyi bir karar verdiğine inandı. Hem yolda belki öğrencileriyle karşılaşır ve beraber okula yürürlerdi. Bu düşünce ona öğrencilerinin sınav notlarını hatırlattı. Öğretmenler odasında, düşük not alan öğrencilerinin notlarını yükseltmeyi tasarladı. Yürüyordu ve sürekli düşünüyordu. Son yıllarda sabahları yaşamayı ihmal ettiğini hatırladı. Oysa yurtta kaldığı lise yıllarında arkadaşlarıyla daha gün doğmadan ders çalışırlardı. Sabahlar bereketliydi. Bu sabah da bereketli olacaktı. Bu bereketten kendisi de nasiplenecek ve öğrencilerine daha faydalı olacaktı. Öğrencilerini hayatta başarılı kılmak için çok çabalardı. Öğrencilerinden çok ısrarcı olduğu bir isteği vardı: "Ne olur, hangi işi yaparsanız yapın en iyisini yapmaya özen gösterin. Lütfen yılmadan çalışın." Bu isteğini bugün de tekrarlayacaktı. Tam bu sırada asfaltı çatlamış yolda ayağı burkuldu. Daldı sonra, unuttu acısını. Belki bazı öğrencileri, insana dışlanmışlık hissi veren bu bozuk yolları en iyi şekilde yeniden yapabilecek bir meslek edineceklerdi. Yaşadığı toplumun ve coğrafyanın sorunları hızlıca hafızasında canlandı. Hep acı çekilmişti bu topraklarda. Unutulmuş ya da istenmemiş bir coğrafyanın çocuğuydu o. Bu yüzden "ben kırılgan bir çocuğum" cümlesinin geçtiği şiiri okumayı severdi. Burada herkes ve her şey kırılgandı. İnsanların gözlerinden her mevsim mutsuzluk yansırdı. Barutun kokusu hiç eksik olmazdı. Aşk, anlattıkları sakıncalı bulunup toplatılan çaresiz bir kitap gibi yasaklıydı. Sevişmekse elleri kolları zincirlerle bağlanmış, zindanın en kuytu yerine atılmış, etrafı zalim muhafızlarla çevrilmiş ve "ya kurtulursa" diye kendisinden çok korkulan bir hükümlü gibiydi. İnsanlar, içlerine gömülürcesine kapalıydılar hayata. Yaşam, bu topraklarda bilinmeyen ya da tanınmayan bir el tarafından hep yokluğa, ezikliğe, gözyaşlarına, keyifsiz yağmurlara, fakirliğe ve ölüme sürüklenmişti. Hastanenin önünden geçerken doktorsuzluktan ölen ya da sakat kalan insanları hatırladı. Canı sıkıldı. Doktorsuzluk iki yıl önce ölen babasını hatırlattı ona. Yürüyordu ve kollarına düşüp ölen babasının hayali ona eşlik ediyordu. Babasını yetiştirememişti doktora. Çok sevdiği bir varlığı kaybeden herkes gibi kendisini suçlamıştı. Oysa babası hemen ölmüştü. Vücudu titredi bu düşüncelerle. Sonra babasının ölümünden duyduğu acıyı öğrencilerinin samimice paylaşmasını anımsadı. Kendisini öğrencilerinin ve kitaplarının sayesinde daha çabuk toparlamıştı. Öğrencilerini de kitaplarını da çok seviyordu. Öğrencilerini de tıpkı kitapları gibi, raflardaymış gibi görürdü. Tuhaf bir istekle daha önce okuduğu kitapları raftan çeker ve altını çizdiği yerleri okuyup kitabı tekrar yaşamış olurdu. Derslerde de raflardaki yerleri belli kitapları gibi daha önce sözlerinden etkilendiği öğrencilere söz verip, yaşamaya ve bazen ölmeye dair görüşlerini sorardı.

Yürüyordu; ama umduğu gibi öğrencileriyle karşılaşmamıştı. Biraz erken çıkmıştı. Bu sabah hissettiği huzurlu hafifliği öğrencileriyle paylaşmak geçti aklından. Bu düşünce içinde sabırsız bir mutluluğun uyanmasını sağladı. Yürüyordu ve yoluna çarşıdan devam etmeye karar verdi. İşbaşı yapan esnaflarla göz göze gelmek istiyordu çünkü. Her birinin hikâyesini aklında kuracağını ve bundan çok keyif alacağını biliyordu. Hikâyeler, romanlar, şiirler… Her şeyi kelimelerden ibaret görüyordu. "Ah şu kitabı tamamlayabilsem!" diye mırıldandı. İçini dökercesine yazdığı bir kitap dosyası vardı. O da, kendi kullanacağı kelimelerin sihrini hayata katacaktı. Dosyasını tamamladığında çok rahatlayacağını biliyordu. Gökyüzüne baktı. Masmaviydi gökyüzü ve cıvıl cıvıldı kuşlar. Derin bir nefes daha çaldı hayattan.

Sağ kolunun taşıdığı ders notlarından dolayı yorulduğunu fark etti. Ellerinde hep çok yorulacağı kadar kitap, notlar ve şiir parçaları taşırdı. Hayat ya da edebiyatla ilgili ona sorulan her soruya elinde taşıdıkları sayesinde cevap verebiliyordu böylece. Çareyi elindekileri sol eline almakta buldu. Ceketinin cebine değmeye başlayan sol kolu bir hışırtıya neden oldu. Bu hışırtı, sabah ceketinin sol cebine bıraktığı sevimsiz şiiri yazdığı kâğıttan geliyordu. Kâğıt düşmanca hışırdıyordu. "Neden yanıma aldım ki?" diye geçirdi içinden. Şiirini yok etmeyi tasarladı birden. Sonra bu tasarısından hemen vazgeçti. Çünkü içinden "hiçbir umutsuz şiir güzelim hayatı lekeleyecek kadar güçlü olamaz" diye düşündü ve güneşin artan sıcaklığını hissederek bakkallara yoğurt satmaya çalışan yaşlı kadını gördü. Yaşlı kadın için derin bir acı duydu ve hüzünlenerek içini çekti. Bir romana benzediğini kabul ettiği hayatın, yaşlı kadına böyle bir yaşamı layık gördüğüne inandı. Sonra "Romanının bu yaşlı kadınla karşılaştığım sayfası acaba kaçıncı sayfasıdır?" diye ütopik bir merak düştü içine. Yaşlı kadını arkada bırakmıştı artık. Romanın paragraflarındaki ilerleyişine devam ediyordu. Yürüyordu ve artık yaşlı kadını anlatan paragraf bitmişti. Şimdi bu yaşlı kadının bir gölgesiymiş gibi annesinin hayali belirdi gözlerinde. Babası öldüğünden beri annesinin yarım yaşadığını düşünürdü. Yine bunu düşündü ve hüzünlü bir soluk saldı havaya.

Saatine baktı. Dersin başlamasına daha vardı. Aklından hüzünlü düşünceleri atmaya çalıştı. Edebiyat fakültesini okuduğu yedi tepeli şehri hatırladı. Bazen erken uyanıp sahilde yürüyüşler yapardı. Sahiller her sabah serindi. Martıları, bu serin sabahların ev sahibi kendini onların misafiri gibi hayal ederdi. Doğduğu şehirde denizin olmayışı canını sıkardı. Deniz olmayan yerlerde gökyüzünün yalnız kaldığını ve acıklı bir çehre aldığını sanırdı. Çünkü kendi şehrinde sonsuz gökyüzünün, denizin eşsiz maviliği ile birleşemediğini düşünür ve gökyüzü kendisiymiş gibi üzülürdü. Oysa bu yedi tepeli şehirde deniz ve gökyüzü bir bütündü.

Bu hatıralar kulağına martı çığlığını ve denizin hışırtısını getirdi. Yürüyordu ve arkasında yaşadığı şehrin merkezinin üzerine kurulduğu uzunca tepeyi -ya da dağı- hissediyordu. Kendisini bu tepenin bir parçası sanırdı. Arkasında hissettiği bu tepe, esnafların karmaşık sesleri ve yoğurt satan yaşlı kadın yüreğine güven yaydı. Kendinden emindi şimdi ve öğrencilerine bu sabah neler hissettiklerini soracaktı. Baharı soracaktı onlara. Serinliği, maviyi soracaktı. Daha önceleri zaman, yalnızlık, ölüm gibi kavramları sormuştu öğrencilerine. Oysa bu sabah gülümseyen bir iyimserliğin içinde kıpırdandığını hissediyordu. İyimserdi bu sabah ve bu sabah öğrencilerine aşkı da soracaktı. Kim bilir "aşk" denince kaç öğrencisinin yüzü kızaracaktı. Hem daha üç gün önce, nöbetçi öğretmenken rahatça konuşmak istediklerini sezdiği iki öğrencisini, kimsenin aklına gelmeyecek bir sınıfa yerleştirmişti. Yüzlerine yansıyan aşklarını dile de dökmelerini istemişti çünkü. "Sahi, ilan-ı aşk edebilmişler miydi acaba?" diye fısıldadı kulağında hissettiği martılara. Sınıfta aşkı sorduğunda onların yüz ifadelerinden bu merakının cevabını alacağını umut etti. Yürüyordu hâlâ ve gülümsüyordu şimdi.

Tekrar saatine baktı. Derse geç kalmayacağı kadar zamanı vardı daha ama; nedense derse yetişemeyecek sanıyordu. Panikledi biraz. Hızlanmak istedi. Bu sırada geçmek üzere olduğu sağındaki sokaktan birinin ona yaklaştığını gördü. Bir de sokağın başındaki büyük çöp kutusunun etrafına saçılmış çöpleri, üstünde yırtık elbiseleriyle öfkeli bir halde sigarasını emen bir hamalı gördü. Ona yaklaşan adamın önünden geçip gideceğini sanıp yavaşladı. Hayat bir mırıldanma gibi kulaklarında uğulduyordu. "Ne hoştur hayatı bir bütün olarak duymak" diye içinden geçirirken, yol vermek istediği adamın karşısında nefretle durduğunu fark etti. Telaşlandı biraz. Nedense bu duruş ona ceketinin sol cebindeki şiiri hatırlattı. Bu sırada adam ona biraz daha yaklaştı. Yürümüyordu artık. Bu sırada zihninde betimleyemediği ama sadece nefret dolu olduğunu sezdiği adam ona biraz daha yaklaşmıştı. Adam elini beline götürdü yavaşça. Gözleri bele giden ele kaydı. Her şeyin sessizleştiğini sandı bir an. Kulağındaki uğultunun derdini anlatamayan bir fısıltıya dönüştüğünü fark etti. Hayat denen romanın kim bilir kaçıncı sayfasındaydı bu soğuk ve sessiz adamla karşılaştığı bu anda? Romanın bu sayfası hızlı okunamıyordu. Zaman bu sayfada geçmek istemiyor gibiydi.

Bele giden el ve cebinde taşıdığı şiir: İkisi de sessizdi. Ürperdi birden. Çünkü şiirin başlığı "Sessiz Ölüm"dü. Bele giden elde bir tabanca vardı artık. Birden, kaybetmemek için sabah ders kitabının üzerine not aldığı cümlesini hatırladı: "Yaşam, ölümü tarif edememek kadar güzeldir". Bu cümleyi hatırlayarak rahatladı biraz. Tabanca, onu tutan el kadar nefretle bakıyordu ona. Yutkundu. Sonra konuşmak istedi. O an konuşabilmek, karşısındaki tabancaya aşkı, baharı, martıları, yoğurt satan yaşlı kadını, denizi, maviyi anlatmak istedi. Anlatabilse bütün bunları belki bu acımasız sessizliğin dilini çözebilirdi. Belki kulağında hayatın uğultusunu yine duyabilirdi. Ama meçhul tabanca dinlemek istemedi hiçbir şeyi ve içinden öfkeyle ittiği ilk kurşunla ölümün soğukluğunu savurdu karşısındaki esirine.

İlk kurşunla vücudunun buz tuttuğunu sandı. Vücudunda şaşkınlık dolu bir titreme başladı. Kafasını kaldırıp öfkeli tabancaya bakmak istedi; ama korktu, yapamadı bunu. Ellerindeki notlarla yere yığıldı sonra. Notlar ve kitapların ıslandığını, kirlendiğini gördü. İçini ezen bir sıkıntı hissetti. Yerler neden ıslaktı? Akşam yağmur mu yağmıştı? Nedense, ona yağmurdan nefret ettiğini anlatan içine kapanık bir öğrencisini hatırladı. Hiç yeri ve zamanı değilken, önceleri hiç düşünmediği bir soru takıldı aklına: "Peki ya ben? Ben yağmuru sever miyim?"

Hâlâ ölmeyeceğine inanıyordu. Bu sabahın serinliğini öğrencilerine anlatma arzusunun sıcaklığı ilk kurşunun soğukluğunu eritiyordu biraz. Yerdeydi artık. Ve ders kitabı ile en yalancı şairin kitabı elinde idi hâlâ. Bu kitaptan ilk "Beni bu havalar mahvetti" diyen şiiri okuyacaktı bu sabah öğrencilerine. İkinci kurşun da tüm soğukluğuyla bedenindeydi şimdi. "Ölecek miyim?" diye zor bir telaşa kapıldı. Derken üçüncü kurşun geldi. Cebinden gelen hışırtıdan başka her şey çok sessizdi artık. Babası, annesi kardeşleri, öğrencileri; hayatında ilk kez aklına takılan yağmur sıkıntısı; aşk, yedi tepeli şehir, kitapları, yaşadıkları ve yaşamayı hayal ettikleri acele bir şekilde sıralandı gözlerinde. Gevşeyen zihniyle "meğer doğruymuş ölüm anında hafızanın canlandığı" diye düşünebildi. Ölüyordu artık, emindi bundan. Derin bir nefes daha almak istedi vedalaşmak üzere olduğu hayattan. Zorlandı bunu yaparken. Kan içinde kaldığını da hissedebiliyordu artık. Midesi bulandı.
"Neden?" diye sormak istedi bir an. Sesini katili tabancaya duyuracak gücü yoktu artık. Dördüncü kurşunun başına saplandığını bile fark edemedi. Artık iyice zayıflayan bilinciyle "Ah, annem hiç bilmese öldüğümü?" diye çaresiz bir son dilekte bulundu hayattan. Beşinci kurşun tam da bu arzusuna nişan alır gibi bilincini parçalara ayırdı. Dayanabilecek gücü kalmadı ve roman denen hayatın bu numarasını merak ettiği sayfasından sonrasını bir daha hiç bilmedi.

Sayı: 26, Yayın tarihi: 27/05/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics