MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"O sana bakıyordu bomboş sen de ona; aynaydın da sen artık o sadece yansıtıyordu senin aynalığını sana." Cüce / Leylâ Erbil

[Öykü]"Serzeniş" | Feryal Tilmaç

Serzeniş | Kara Çizme

"ÖYLE KALMAK KALMAK DEĞİLDİR"

Zımniye
Kalın Sağlıcakla

Tüm o hastalıklı dalmaklarımın içinde inançsızların cehennem çığlıkları ezan seslerine, köpek havlamaları çakal ulumalarına karışırken belki de o cevap vermemekliklerim hikâyenin sonunda, kim bilir adımı yanlış bağırdığınızdandır. Terli soğuk huzursuz uykularda birileri otururmuş gibi olur göğsümün üstüne doğru ne ki bilinçle bilinçsizlik arasında yavaş yavaş büyüyen sesleri duyuşum ve yine de ölüm alıştırması uyku kuytularından kendimi çekip çıkarmayışım işte beni benim olmayan bir adla çağırmanızdan, sade bundan. Ben de yazmaya başladım bu mektubu size, sitem olsun diye baştan değil de işte bu sondan.

Tüm hayatımı kısa kısa özetlerken, din ve inanç ve iktidar ve erkek ve kadın, ben hangi konuya nasıl bakarım, incelerken sabırla, adıma bir intihar –ki etmemişimdir– ve çok el yazmaları düzerken –ki yazmamışımdır, bilesiniz yazamayışımdan değil istemediğimden, kırılmışlığımdan–, ölümden, yok oluştan, hiçlikten anlatırken adımı besbelli bilerek değiştirdiniz.

Yok, beğenmediğimden değil Zenime de belki yakışırdı benim gibi köksüz bir hayat yorgununa nereden gelir nereye gidemez ama başka şeylere, Hatçabla'ya üzüldüm en çok örneğin. Anlamazlıktan gel hadi sus dedim de kendime yine de ah bu benim yüzü kırışık, saçları beyaz ve kına karışık, örgülerle toplanmıştır tülbendinin altına Fadimanımım. Çocuğu yoktur bir evlat yazmışsınız ona sağ olun, olmamış çocuğu, ölmüş kocası değilmiş dayakçı. Fadimanımımı ama –Hatçabla diyelim kabul– öldürmeyecektiniz Allah uzun ömür versin yere çaksam çakılır, hem ben korkarım kelâm canlıdır. Çamaşır makinesine gelince ona verdiğim sözü edilmeye değmez hurda, babam ilk çıktığında getirmişti Amerika'dan kaybolmuş suret-i istimali yolda uğraşın, kurcalayın bulun nasıl çalıştığını demişti deneye yanıla, öyle olmasa bile ayıptır sanki hiç unutturmamak istermişim gibi verdiğimi Hatçabla'ya... Onun o güzel ellerini, iş yapan ellerini, çatlak, yarık, poyrazdan kurumuş, ilaçlardan açılmış işçi ellerini o denli gerçek anlatmasaydınız aslında bilmeyecektim bile onun Fadimanım oluğunu ve yine emeğin ölümüdür onun ölümü yazdığınız, hakkını vererek bedenin, kahrını çekerek yediğin her lokma ekmeğin, yani doğru olmanın yani dürüst olmanın ölümüdür Hatçabla'nın ölümü, sezmeseydim affetmezdim yine.

Düzeltmek gerekir diyedir düşündüğümden Kaban kimsenin değil köyün köpeğidir demeliyim, hem adı yoktur onun hem kim inanır ölene dek hiç havlamayıp da ezilen, pıstırılan insan gibi öyle sus pus toprak olmayı beklediğine ve zamanı geldiğinde bir yatacak yer bulunduğuna şükretmesi gereği ile karıncalara, solucanlara ziyafet çekildiğine. Evet, ben de duymadım havladığını bu güne dek belki ama uzun kış gecelerinde ormandan gelen çakal ulumalarına karşılık köyün tüm köpekleri hep bir ağızdan havlarken Kaban'ın da –aldım kabul ettim verdiğiniz adı madem koymamışız bir ad köpek demişiz düşüncesizlik etmişiz yüz gerek itiraz etmeye diye düşünmekliğimden bu da– aralarında olmadığından kim nasıl emin olabilir?

Yazdıklarıma önem verilmediği doğrudur ama böyle acımasızca vurulduğunda yüzüme diyorum ki benim değerlerim vardı ve aslında bilinmek, okunmak, alkışlanmak istiyordum işin esası kalmak istiyordum ben de herkes gibi ama şerefsiz kalışların yazarı olmak kendi mezarıma tükürmek isteği ile dolduruyordu içimi ne kadar olanaksız olsa da. Bu kapanmışlığımda içten içe bir gün kapımın çalınmasını bekleyerek ve hayata kendi bildiğim şekilde karşı koymaya devam ederek, bu kır evinin içinde onunla birlikte çürüyerek, kalmaktan gün gün uzaklaştım. Kalmak dediğin nedir ki en alkışlanan kişi için bile? Kendim sordum kendime söyledim. Yazdıklarına bir kahve sigara eşliğinde, belki kulağı komşu bahçeden gelen seslerde, zihni gelecek misafirlerinde, gözünün ucu sayfaların üstüne konup konup kalkan sinekte iken şöylece göz gezdirmesiyse sevgisiz okurun canımdan koparıp da dizdiğim kelimelere, öyle kalmak kalmak değildir. Ben yarılıp tirfillenmiş derimi, kanı canı kurumuş etimi yine o karıncalara ve solucanlara ve yılanlara ki onlardan korkarım ve çıyanlara ki onlardan da korkarım ve adını bilmediğim alt dünya böceklerine lime lime, dirhem dirhem, lokma lokma ve engelleyemeden yedireceksem sonunda o sayfalar neye yarar ve alkışlar? Bana bir ilgi görmek tarif edin okurdan –ki sevgili deyip deyip geri almışsınız çok yerindedir–, işte okurdan bir ilgi ki karıncalar –nezdinde tüm et iştahlısı böcekler– tarafından yenilip yutulup, onlarla bir olup yeniden ölüp toprağa gübre ve hatta toprağın kendisi olmamıza ve sonunda belki sadece bitki olarak yeniden gün yüzünü görebilmemize engel olacak olsun.

İşte benim de o gazeteciyle –fotoğraf da çekiyordu, çekmişti– yaşadığımı iddia ettiğiniz –evet yaşadım doğrusu madem geldik buraya kadar– ilişki, şan şöhret aramaklığımdan değildir ve hatta hiç düşünmedim yetmiş seneden fazla yaşamışken bir son dakika zirvesine tırmanmayı. Ben kendimi gazete sayfalarına, sahte gülümseyişler klişe cümlelerle bezeli söyleşilere, okunmamış metinlerin eleştirildiği ve al gülüm ve ver gülüm ve alan razı ve satan razı ve kitapların onları okumayacak olan –ve bu nedenledir ki sevgili dememek gerekir onlara- okurlara satılması karşılığında sunacak olsaydım ruhumu şeytana, bedenim karınca ziyafetinde ana yemek olmaya henüz çok uzakken yapardım bunu. Ama siz yalnızlık nedir bilir misiniz? Beden sustu sanırsınız ama susmaz içiniz ki tüm yaşanmamışlıkların salladığıdır o, terli geceler, bir yanına bedeninizin oyulduğu pirinç karyola içre bir yatak, gıcırtısını kimselerin duymadığı kendi kendinizi yatıştırırken. Ben işte o gazeteciyle, o cüceyle –her şey Allah'tan– birleşirken, tüm o soğuk gecelerin ve o gecelerde tavan arasından gelen tıkırtıların, evin etrafındaki çalıların hışırtılarının korkusunu alıp erittim içimde. Onun cüceliğini de kullandınız bir eğretileme olarak hem bir parçası olduğu camiaya hem de ait olduğu cinse fark etmez de hoşlanmaz da değilim ama öyle de yüzüstü bırakıp gidilen kadın durumuna düşmekliğim ağrıma gidiyor ki bir hafta sonra gelmiştir yine başka kareler çekmeye ve sevişmişizdir bu kez daha sakin, "Menipo gitme!" diye bağırdıysam bahçe kapısından, duyan da olduysa, bu geç kalınmış bir hazzın öcüdür sadece.

Menipo'ya borçluyum yine de kitabınızdan haberim olmayacaktı çalıştığı gazetenin kitap ekinde fotoğraflarımı ararken her hafta –ve siz biliyormuşsunuz demek nasıl bir cezbe halinde çektirdim ben onları ve yetmiş yılı sıkıştırıp koydum bakışlarıma– rastladım sizin kitabınızın tanıtımına küçük bir kenarda. Adınızı gördüm de hep ilgimi çeker kitaplarınız ama adı Cüce imiş merak ettim ve bir parça koymuşlar okuyunca, Zenime demişsiniz adıma ama o kadarcıkla –ki iki paragraftı– beynimden vurulmuşa döndüm, hikâyemi almışlar, adımı Zenime koymuşlar, yetişin diye bağırmak istediysem de köylük yerde ormana çarpar döner sesim, belki duyar tepedeki evde oturan Hacı Veyseller –adını değiştirmekle iyi etmişsiniz oh olsun onlara– ben de istemem onlar duysun, arıma bunalıp sustum. Senelerden sonra şehre inmekliğimi de kitabı okumak istememe bağladım içimde ki her insan kendi hikâyesini okumak ister çünkü başkasının gözünden görmedik mi kendimizi işte asıl o zaman ele geçirir bizi hiçlik. O karıncalardan bile kötüdür ne ki "Aitsiz kimlik".

Siz bir tablo yapmışsınız hayatımdan ama yapboz gibi biçimsiz bölmüşsünüz birbirine takılıp yerleştirilecek zihinde de resmi görsün sonunda okur/izler. Ve renkleri de tüplerin içinde ellerine tutuşturmuşsunuz, bir tüp phoninious-puniceus, bir tüp alourges purpura kalmış aklımda, kan kırmızı ve tan rengi sevdiğimden olacak ben de. Koydum yapıştırdım parçaları, sıkıp boşalttım tüpleri, boyadım hikâyeyi ve verdiğiniz notaları da boşlamadım koydum altına nasıl çalınacağıyla birlikte vivace vivace. Ne kadar üzülsem de adımın değiştiğine, Hatçabla'nın, Kaban'ın öldüğüne, Menipo'nun karşısında nasıl küçük düştüğüme o kadar da sevindim Hatçabla'ya verdiğiniz nur topu gibi erkek evlada –burnu sümüklü ise ne olmuş ergenlikle geçer– adını koysanız da Yezdan, yeryüzüne karışmış koca adamını, erini, evinin direğini canlandırdığınıza. Sonra isyanlarımı dile getirdiğinize; o yakılmak istenen de boğulan aydınlık insanlara bir otelde, üzülmekliğimi günlerce atamamıştım aklımdan, Zımniye bir gün hepimiz gideceğiz öte dünyaya bak şimdi ölenle ölmeyen hep bir olacak de ki yüz yıl sonra dediğim kendime, gözyaşlarımı içime akıttığım ve yakışmaz diye düşündüğüm ağlamak gerçek cesurlara. Sonra "Seni iğrendiren ne çok şey var: biri de, her fırsatta başkasının onurundan kemirerek yükselmeye bakanlar." diye okuyunca, evet, işte bu benim dedim, artık kalmıştıysa en ufak bir şüphe kırıntısı o da harflerin arasında boğuldu gitti o anda.

Bunu en başta söylemeliydim yine de bilin ki son anda sinirlerinize hâkim olamayıp yumruklamasaydınız o aynayı iyiydi çünkü yedi sene sürer derler kırılan bir aynanın uğursuzluğu, kaldıysa eğer yedi senem ve artık bunu bilemem de çünkü ben onda değişen görüntümle anlıyordum ne kadar zamanım kaldığını oysa şimdi bahçeyi saran çarkıfeleklerin (passiflora edulis) –ki usaresi sakinlik verir insana– taç yapraklarını sayarak, dört işlem, sabah akşam, topla çıkar böl çarp, çıkarmaya çalışıyorum Hatçabla ile Kaban'ın hesapta gittiği yere gitmeye kaç günlerim olduğunu ki ben o gidişi çoktan yaşamışlığımı unutuluşun içinde desem de kimse inanmaz bana ne karıncalar ne de "öte yanda her an tazelenen ateşiyle saydam bir nargileydi durmadan fokurdayan unutuluş" diyen, diyebilmiş olan siz.

Her şeye karşın o güzel ellerinize sağlık; yazan, bozan, dizen hayatımın cümlelerini. Üzülmeyiniz, sitemlerimi gömdüm içime, kalacak geride güzel esvaplarım, sevdiğim diğer eşya ama sitemlerim gömülecekler sonumda benimle birlikte toprağa. Kitabınızı okuyup bitirdim yorumlarımı istedim sizinle paylaşmayı herkesten çok (kiminle paylaşacaktım zaten). Umarım iyisinizdir, yerindedir sağlığınız sıhhatiniz. Nasılsınız?

Değerli Leylâ Erbil,

4 Ocak 2007, İstanbul
~~~

* Aradım Yaz Dediniz isimli öykü kitabından yazarın izniyle…

Sayı: 37, Yayın tarihi: 03/05/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics