MaviMelek
Hermes Kitap
"Hayat bir çarpışma mıydı, sadece çarpışma olan bir çarpışma, bir çarpışma mı sadece!" Cüce / Leylâ Erbil

[Deneme]"Ser Cüce'si" | Feryal Tilmaç

Cüce | Leylâ Erbil

"O AYRIKSILIĞIN DIŞAVURUMUDUR"

In medias res!1

Böyle bir yazıda da kurmaca metinlerde olduğu gibi tam ortasından dalabilsek keşke meseleye! Oysa bir edebi metin üzerine yazarken, başlamak, öncelikle neresinden tutacağını kestirmek en zoru galiba; özellikle söz konusu Cüce gibi tuttukça katlarına ayrılan farklı okumalara açık bir metin olunca. Üstüne bunca düşünülmüş, yazılmış, çizilmiş bir metin için yeni bir şeyler söylemek mümkün müdür? Cüce hakkında yazmaya karar verdiğime göre söylemek istediğim bir şeyler olmalı…

Bir novella başlığı altında kitaplaştırılan Cüce aslında bir öykü müdür örneğin? Yayınlandığı tarihten bu yana hangi tür kapsamında değerlendirilmesi gerektiği tartışılagelen Cüce , bir bakıma bize türler arasındaki sınırların kalktığını, metnin illa bir türün temsili niteliği taşımak zorunda olmadığını da anlatmak istemektedir. Yazınsal yerleştirme biçiminde tasarlanmış olan anlatı, bir öykünün bırakması gereken tekli etkiyi bırakırken, bir roman kadar çok boyutlu ve parçalı bir düzenekte kurgulanmıştır. Yanı sıra handiyse şiirsel bir yoğunluğu ve safralarından arınmış bir incelmişliği vardır. Metin boyunca harflerin arasına sızmış olan tek safra, melankolinin yapışkan, davetsiz çıkagelen, edebiyata ve yaratıcılığa bulaşan/neden olan kara safrasıdır2. Bu sadelik belki de yazarın "Yetmiş yıl artı altı ayda yazdım Cüce'yi" sözünde saklıyordur sırrını. Adeta sadece olması gereken cümlelerle kurulmuştur metin. Kimi yerde araya birleştirici, esneklik/okuma kolaylığı kazandıracak eklem parçalarının konulması bile gereksiz görülmüş, "Kâbesi insan olan aydın, entelektüel okura yazılmıştır bu kitap" düşüncesiyle, olası tüm boşlukların okur tarafından doldurulması istemiyle yüreklice sadeleştirilmiştir.

Cüce bir bakıma yazarın aslında kendi kendisiyle girdiği bir yarıştır. Metin okuru, yazarın 'Acaba nereye kadar gidebilirim?' sorusuna hem biçimde, hem dilde, hem kurguda yanıt aradığı duygusuna/düşüncesine sürüklemektedir. Genel geçer dil, söyleyiş biçimleri, yazım kuralları ve sözcük dağarı Leylâ Erbil'in pek çok söyleşisinde açıklık getirdiği üzere normal insanın kendini ifade edebilmesi için tasarlanmıştır. Oysa Zenime iki uçluluğu nedeniyle sıra dışı, dayatılmış kalıplara sığmayan bir karakterdir. Zenime'nin dili ayrıksılığı nedeniyle farklıdır, o ayrıksılığın dışavurumudur. Karakter ve onun ekseninde anlatı İslamî hümanizma ile tanrıtanımazlık, coşku ile depresyon, yaşam ile ölüm, mistisizm ile akılcılık, elitizm ile sınıfsızlık anlayışı arasında gidip gelmektedir. Yazar ana karakterini deyim yerindeyse bir sarkaç gibi salınmaya bırakmış, uçlar arasında gidip gelirken çektiği yaşamsal acıyı duyup, okura da duyurmuştur.

"Zaman zaman derin yeislere kapılan, bazen de neşeyle taşmış gibi gülmekten insanı kırıp geçiren" yaşlı yazar "Mutluluğun ve dünyanın esrarını çözdüğü"ne inandığı kitabını Leylâ Erbil'e teslim eder ve sonrasında sebebi kendinden menkul bir intiharı yeğler; aşırı dozda uyku hapı alarak kendini öldürür. Bilindiği gibi dünya edebiyat tarihi duygudurum bozuklukları nedeniyle intihar etmiş, başaramadıysa da buna en azından bir kez yeltenmiş yazar/şair örnekleriyle doludur3. Leylâ Erbil, Zenime'nin intiharı ile bir anlamda ortada düz zihnin algılayabileceği elle tutulabilir bir neden yokken iradesi dahilinde ölümü seçen bu yazarları, (karakterin cinsiyeti nedeniyle) belki de sadece bunların kadın olanlarını, örneğin Virginia Woolf'u, Slyvia Plath'i ya da Anne Sexton'ı, bu yazarların acılarını ve bu acılarını dönüştürme biçimlerini selamlamaktadır. Yine bu intihar bir anlamda Zenime karakterinin tamamlanışıdır. Slyvia Plath'in intiharından önce kaleme aldığı son şiirinde söylediği gibi:

Kadın tamamlanmıştır artık.
Ölü
Bedeninde başarmanın gülüşü…

Metin okurda da iki uçlu bir duygulanım uyandırmakta, hikâyesi ve onu anlatış biçimiyle okura da kederle sevinç arasında zikzaklar çizen bir okuma deneyimi yaşatmaktadır. Anlatıda kullanılan semboller, işaretler, eğretilemeler de bu iki uçluluğu adını vermeden dile getirmektedir. Örneğin fotoğrafçının Zenime'yi çıkarmaya çalıştığı duvar saati, merdiven ve sonunda tırmanmaya zorladığı ağaç ile anlatılan sentetik zirveler karşılıklarını karakterin içinde kaybolduğunu duyduğu kara kuyularla bulmaktadır. Fotoğrafçının cüceliği, Zenime'nin uzun heybetli gövdesiyle, Hatçabla'nın saf köylülüğü yine Zenime'nin kentli kimliğiyle birbirlerini sıfırlamakta, -yazarın da bir söyleşisinde belirttiği gibi- anlatı adeta kendini sıfır noktasında dengede tutmakta, varoluşun hiçliğini, başka bir deyişle "Hiçoluşu" okura bu yolla anlatmayı amaçlamaktadır.

Cüce'yi ilk okuduğumda daha farklı bir etki almıştım. Bu ikinci okuyuşumda öncesinde gözden kaçırdığım başka şeyler gördüm gibi geliyor ve biliyorum ki bir sonraki okumamda metin bana kendini umulmadık noktalardan açmaya devam edecek. Hikâyede beklenen fotoğrafçı (cüce) ortaya çıkmadan önce yola doğru yayılan sis bir anlamda metnin üstünü de kaplamakta, onu her okuduğumuzda incelip açılmakta, zerrecikler dağılmakta ve anlam(lar) belirginleşmektedir. Tabii tüm bu okumaların ve çıkardığım anlamların öznel olduğu, bir başka okur, daha iyisi yazarın kendisi tarafından da mesnetsiz karşılanabileceği açıktır. Bu noktada için için Leylâ Erbil'in "Yazarın Notu" bölümünde kaleme aldığı şu satırlara sığınıyorum; "Tarihsiz, sayfa numarasız olan bu yazıları birbirine bağlamakta güçlük çektim; okurlar belki de benden iyisini becerip, cümleleri daha uygun yerlere yerleştirerek okuyabilirler bu metni...". Bu alçakgönüllü ama kışkırtıcı 'açık çek' içimi rahatlatıyor, anlatının her seferinde farklı yönlere doğru çoğaldığını teslim etsem de hep bildiğim gibi okumaya devam ediyorum.

Cüce, yazarının yüreğinde taşıdığı, ola ki metni oluşturan cümleleri beyaz kâğıda göndererek/gönderdikçe kurtulduğu ağırlığı, harfler aracılığıyla okurların zihinlerine (soyut olarak), dahası göğüslerinin tam ortasına (somut olarak) taşımakta/bulaştırmaktadır. Bu nedenledir ki -yine bence- ona "Ser Cüce'si" demek hiç de yersiz olmaz. Yazımı Orhan Koçak'ın Cüce için söylediği, aslında üstüne ekleyecek pek fazla söz bırakmayan şu cümlelerle bitirmek istiyorum:

İhtişamlı bir yapıt.
Artık ancak başka bir şey yapılabilir.
~~~

1 In medias res. Lat., (Into the middle of things, İng.): Şeylerin tam ortasına/ortasından.
2 17. yy.'a kadar melankoliye vücutta biriken bir çeşit kara safranın neden olduğuna inanılıyordu. (Âdem henüz cennette iken, bedeninde kara safra yoktu. Daha sonra tanrının emirlerine karşı gelip cennetten kovulduğunda dalağı çürüdü ve gövdesinde kara safra oluşmaya başladı. Keder ruhunu kapladı, bundan da öfke doğdu, böylece, tüm insanlara keder, öfke ve başka zararlı ne varsa hepsi miras kaldı… Causae et curae , Hildegard von Bingen). Kadın ve Depresyon, Dr. Cem Mumcu, Dr. Suzan Saner, Doç. Dr. Peykan G. Gökalp, 2002, Okuyanus Yayın.
3 Sanatsal Yaratıcılık ve Duygudurum Bozukluğu, Araştırma, Dr. Cem Mumcu, 1997

~~~
Sayı: 37, Yayın tarihi: 03/05/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics