MaviMelek
"Bir gün kurulabilecek tek eşitlik, olsa olsa ödevde, esleklikte, büyüklüğümüzün düşünde eşitliktir. Bize buyurana duyduğumuz sevgide eşitliktir." - Bilge Karasu

[Öykü] "Bir Saz Gecesi Rüyası" | İhsan Alaittin Bilgen

Bir Saz Gecesi Rüyası | Onur Saylam

"GEL ULAN GEL, TOPAL PEZEVENK, VERECEM SANA!"

Saz heyetinin oturduğu sandalyeler boş. Sandalyelerin üstüne atılmış çarşaf, tavan ışığıyla matador alemine dönmüş. Sahne gerisindeki teypten dökülen ses, karşıdaki parkta “köpek öldüren”e talim eden gençleri saza davet ediyor. Mor gömlekli garson, sahneyi fırdolayı çevrelediği kırmızı, yeşil, sarı ampul kordonunun boşta kalan ucunu daracık merdivenlerden aşağı çekip kapı önündeki akasya ağacının dalına asıyor. Eser Saz'ın tek ve erişilmez yıldızı Milanda, az sonra sahne alacak.

Toplu yürek çarpıntılarına neden olan giysiler kadife kaplı sandalyenin üstüne akıyor. Salonu dolduran erkeklerin nabızları çürük dişlerinin oyuğunda atıyor. Milanda, üzerine dikilmiş gözlere inat, üstündeki son iki kumaş parçasından birini çıkarmak için salona sırtını dönüp, ata biner gibi oturuyor kadife kaplı sandalyeye. Saten örtüye dayalı koltuk değneği kayıyor... Tahta döşemeye çarptığında, salondakiler daldıkları dünyadan sıyrılıyor. Masadaş iki gençten kalpak saçlı olanı bir tuhaf bakıyor yanındakine; öteki kadehini masaya bırakıp, aksak ayağının üstüne eğilerek yerden koltuk değneğini alıyor, değneğin elçeğinden tutup aksak ayağına yaslıyor.

Elindeki rakı kadehini iftiharla öne doğru uzatan papyonlu adam, zarif ağızlıklı sigarası ağzında; inek yaladı saçlarıyla otuz beşlik Kulüp etiketinden, rakı böyle içilir der gibi süzüyor Eser Saz'dakileri. Saten örtülü masada Samsun 216, vapur sıfatında İbelo çakmak, otuz beşlik Kulüp rakısı ve sahanda maviş maviş yanan antepfıstıkları... Kulüp etiketindeki papyonlu adam, salt etiketlerde yaşayan bir motif değil; anasona doymuş sigara dumanı bulutları içinde yüzen yaşam mektebinin talebelerine, rakı içmenin yol yordamını kuşaklar boyu belleten, bir “başöğretmen”.

***

Sarhoşlar... Kalpak saçlı, arkadaşının omzuna yaslanmış taş kaldırımlarda yalpalıyor. Koltuk değnekli, değneğinin yastıklarına daha fazla yaslanmasını, her keresinde daha güçlükle ileri doğru savurmasını gerektirmesine karşın durumundan şikâyetçi değil. Taş avlulu evlere doğru atılan kızgın “ben buradayım” naraları, koltuk değneği sesini yanına katıp dar sokaklar boyunca çınlayarak ilerliyor. Kuyulardan çekilen buzlu üzümler eşliğinde kurulan rakı sofraları henüz toplanmış. Geceleri başıboş köpeklerin işgal ettiği yan yana sıralanmış toprak damlardan birine çıkıyorlar...

Günaha davet eden ak parlak dolunay; bulutsuz, parlak yıldızlarla işli gecede seyrüseferde... Önlerinde yayılı bodur dam sıralarının sonunda yüksekçe bir dama kondurulmuş yazlık sinemanın, arada bir aniden parlayıp sönen ışıkları geceyi yalıyor, artistlerin bildik sesleri çalınıyor kulaklarına. Fulya gülleri kokusu eşliğinde film izledikleri yazlık sinemada, yıllardır binlerce düğüncünün izlediği düğün filmi, “Beş Kardeşe Beş Gelin”in gelinlerini omuzlarına atıp bir bilinmeze koşturan damatları, düğünleri yapılan gelin ve güveye sahnenin köşesinde üzeri mumlarla süslü masaya kollarını dayayıp saatlerdir süren oturma cezalarının bittiğini muştuluyor. Kara perdede ak harflerle mutedil dalgalı “SON” yazısı... Gelin damadın eline yapışıp oturduğu koltuktan kalkıyor. Leblebi, çekirdek, Sofdağ gazozu satılan büfenin yanı başındaki merdivenlere doğru ilerliyorlar. Sinemanın aydınlanan ışıkları ağır ağır kararıyor. Büfenin kukuletalı kırmızı ışığının gece nöbeti başlıyor.

Gün boyu çektiği ısıyı keyifle serin geceye yayan toprak damda yan yana oturuyorlar. Kalpak saçlı genç, Hamlet Hamit lakaplı kasabanın “Aksak Gastesi”nin açacağı derin mevzua teşne. Tüm haberler onda. Diğer kızların tersine “Ben yoluma giderim, sen kendine bak!” der gibi başı dik, güvenle kasabanın dar sokaklarını adımlayan, sonraları çok ama çok seveceği, kızın kasabalarına geldiğini ilk kez Aksak Gaste'den duymuş, kızın oturduğu evi onun sayesinde öğrenmişti. Alkol buharıyla cilalanmış zihninde kabaralı tahta kapının ardında kaybolan ipeksi sarı saçlı bir genç kız canlanıyor. Kapıyı usulcacık ittiriyor. Kabaltılı bir dehlizin gerisinde güneş ışınlarıyla cilalı, süngersi kara taşlar döşeli bir avlu... İnce biçimli dudakları aralık, apak dişleri görünüyor. Gelinliğinin etekleri demir tırabzanlı taş merdivenleri süpürüyor. Zamanın mantarlaştırdığı tahta bir kapının önünde zihni kilitleniyor.

Karanlık bir salonda karanlık bir tablonun önündeler. Karamsar bir ressam çiziktirmiş kasabanın kör karanlık damlarını. Az önce tırmanıp bulundukları dama çıktıkları pazaryerinin, ahşap direkli sokak lambasının çinko şapkası hafif hafif salınıyor. Havada keskin, ekşi domates kokusu. Yüksekçe kalmış ak taşlı duvarlara alınlarını dayayıp, uzun uzun işiyorlar. Suya hasret toprak, gecenin sessizliğinde minnet mırıltılarıyla emiyor sidiklerini. Ağdaş duvarlar gün boyu güneş ışıklarını bir sünger gibi çekmiş, yeni gün doğmadan ısısını serin geceye yayıyor. Başlarının üstünden gözleri fosforlu, sıska bir yaz kedisi geçiyor.
- Hacı Tekir geçti, korkma.
- Tövbe de.
- Yalan mı? Hacı Bekir Beyin değil mi o kılkuyruk.
- Kediden hacı olmaz çarpılacaksın.
- Düzelirim belki de. Onun oğlu değil miydi yan masada kafa çeken.
Korkma bu kadar hacıdan hocadan, bizim gibi onlar da insan.

Ta ilerdeki üzüm bağlarından gelen esinti yalıyor kavruk yanaklarını. Sevdiği kız gelinlikler içinde bir başkasının kollarında, bu gece hiç değilse biricik arkadaşı kasabanın “Aksak Gasetesi Hamlet Hamit” ermeli muradına. Damın kenarında duruyorlar. İki dam ötede arkadaşının ölümsüz aşkı Milanda sabaha karşı daldığı derin uykusunda... Usulca ilerliyorlar. “Aksak Gaste”, gecenin karanlığında kâfir bir küfürle düşüp, koltuk değneğine dayanarak, “Ya Allah”la doğruluyor düştüğü yerden. Ellerinden, çenesinin altından garip bir sıvı süzülüyor. Hamarat anaların üstü kuruyup kalmasın diye üç öğün dama çıkıp tahta kaşıkla karıştırdığı salça tepsilerinden birine takılmış koltuk değneği. Kırmızı gece lambasının aydınlattığı bir pencerenin önünde. Tavana yakın pencerenin gerisinde yarı çıplak bir kadın yatıyor. Ay ışığının aydınlattığı bembeyaz bacaklarını pikesinden dışarı atmış. Aksak bacağı kalp atışlarına koşut kızgın bir tay sağrısı gibi titriyor. Sevdiği kadının rakı yorgunu soluğunu çekiyor içine. Bu gece şeytanın kafasına soktuğu şeyi yapmazsa, yarın öğle sonrası üstüne geçirdiği pazar mecmuasındaki “yıldızlardan” arak bedeninin olabildiğince çok yerini açıkta bırakan giysileriyle Eser Saz'ın pezevenginin üç adım önünde, gün içinde tek uğrak yeri olan Naz Kuaför'e giderken onu gördüğünde çok ama çok pişmanlık duyacak. Kim bilir? Belki de gerçektir efsane: “Uyurken göz kapaklarına sürülen iksir, gözlerini açtığında aşık eder ilk gördüğüne Eser Saz'ın perisini.

Kadın bir şeyleri saklar gibi ayaklarını karnına doğru çekiyor. Yorganın ucu kabarık. “O mu? Emin misin?” sorusu yanıtı beklenilmeyen bir soru olarak kalıyor. “Aksak Gaste”, koltuk değneğini pervaza yaslayıp pencereden içeri adımını atıyor, pervaza tutunarak odanın içine sarkıyor. Yüksek pencerenin altında duran sandalye merdiven işlevi görüyor. Seyirlik sahnenin yeni oyuncusu aksak adımlarla yatağa yanaşıyor, sırtı dönük kadının yanına kaşık kaşığa uzanıyor. Kadın elini yastığının altına daldırıyor, katladığı yastığın ucunu kafasının üstüne yatırıyor. Göz kapaklarında hissettiği ıslaklıkla fırlıyor yatağından kadın! Yanı başında yatan küçük çocuğu korumak istercesine üstüne kapaklanıyor. Bacaklarındaki ıslaklığı eliyle yoklayıp, avazı çıktığı kadar bağırıyor. Çocuğuna sıkı sıkı sarılmış, kan sandığı salça bulaşmış ellerine telaşla bakıyor.

“Aksak Gaste”, bacağını yerde sürterek yataktan fırlıyor. Pervazından güç alıp, yüksek pencereye tırmanıyor. Toprak damda koltuk değneğinin sesi yankılanıyor. Az önce işedikleri duvarın arkasına sığınıyorlar. Sıska tekir kedi dama saçılmış salçaları kokluyor, ağır kendinden emin adımlarla uzaklaşıyor.
Yürekleri ağızlarında aydınlanan pencereye bakıyorlar. Dama tırmanırken kullandıkları direğe yaklaşmaları imkânsız, komşu evin yüksek penceresine yanaşıyorlar. Aksakalı, beyaz parlak cübbeler içinde bir dede pencerenin önünde beliriyor. Dona kalıyorlar. “Aksak Gaste”nin koltuk altına dayadığı değneği kısa bükük bacağı gibi titriyor. Beyaz cübbeli adamın elindeki şah mahsus tespihinin taneleri havada yeşil hareler çiziyor. Aksakalı, kedisine inat besili mi besili beyaz cübbesi damın toprak zeminini süpürüyor. Kalpak saçlı, ben sana demiştim demek istiyor. Ağzının içinde dili kurumuş kalmış. Sesi çıkmıyor. Az ilerdeki damın duldasına sürünüyorlar. “Aksak Gaste”ye, yoldaşı koltuk değneği yük olmuş.

Yatağın üstünde kucağında çocuğuyla dizleri üstünde doğrulan kadın, göz kapaklarındaki salçayı parmağının tersiyle siliyor. Gözlerini ovuşturan çocuğunu yatağına bırakıyor. Sandalyeye basıp, pencerenin pervazına kollarını dayıyor. Ay ışığında parıldayan memeleri kollarının üstüne yayılıyor, rakı buğusu isli sesiyle:
“Gel ulan gel, topal pezevenk, verecem sana!” diyor. “Sevdim seni.”

Kulüp etiketindeki papyonlu adam, pazaryerinin ahşap direkli sokak lambasının çinko şapkasına tünemiş, bu gece olup biten her şeyin kendi sayesinde olduğundan emin, zarif ağızlığının ucundaki sigarasından derin bir nefes çekip, mehtaba karşı üflüyor.

PERDE

2008 / Tebriz

~~~
Sayı: 46, Yayın tarihi: 07/05/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics