MaviMelek
"kimse bir şey söylemiyor… kimse bir şey bilmiyor… hepimiz yaşıyoruz ve bizi kimse anlamıyor…" - İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar / Sevim Burak

[Öykü]"Sarı Irmak" | Murat Müfettişoğlu

Sarı Irmak | Onur Saylam

"ANLAMSIZLIĞIN KOŞULLARINI
BEN YARATTIM"

Derin uykudan uyandığımı yüzümdeki gerginlikten ve gözümdeki çapaklardan anlıyorum, gözkapaklarımı açıp kapadıkça tenime batıyorlar… Üst üste esneyerek açılmaya çalışıyorum. Ellerim ve koltuk altlarım irili ufaklı kutularla dolu. İçlerinde ne olduğunu bilmesem de düşürmemeye çalışıyorum; cicili bicili kâğıtlarla kaplandıklarından onları önemsiyorum. İki adım ötemde sarı bir ırmak akıyor ve sanki bana “ben varsam karşıya geçmelisin” diyor. Az ilerde de tahtadan bir köprü var. Üzerinden geçenlere dalgın bakarken zihnimde bir şimşek çakıyor:
“Köprü bana yasak!”

Köprüden geçenlerin ellerinde çantalar var. İçlerinde benim taşıdığım kutulardan olmalı, diye düşünüyorum. Parmaklarım uyuşmaya, kollarım sızlamaya başlıyor. Şahsıma yapılan bir haksızlıkla karşı karşıyayım sanki. Haksızlığı benim ya da başkasının yapması fark etmez; mağdur durumdayım, o kadar. Ne var ki isyanım başlamadan bitiyor. Sağımda solumda benimle aynı durumumda üç beş kişi olsaydı… Bir suç işledim, ceza olarak elimdeki kutularla ırmağı geçmem isteniyor, köprüyü kullanmadan üstelik. Kutular kafama takılıyor. Köprüyü kullananlar da aynı kutulardan taşıdığına göre onları bize birileri verdi, biz de sorgusuz sualsiz taşımayı kabul ettik… Kutular olmadan karşıya geçmemin mümkün olmadığını anlıyorum. Köprüden geçenlerin çantalarında -kutu haricinde- bambaşka şeyler de olabilir, taşıyanın bildiği basit önemsiz şeyler. Baştan aşağı bir belirsizlik sembolü olsalar da kutularıma daha sıkı sarılıyorum.

Tüm belirsizliklere rağmen kendini belli eden tek şey var: herkes karşıya geçiyor ve herkes bir şey taşıyor. Nedense, bana biçilen cezanın insaflı bir ceza olduğu hissine kapılıyorum. Yoksa, kurbanın cellâdına duyduğu aşktan mı söz etmeli? Acı acı gülümsüyorum. “O veya bu sebeple, mesele paketlerle birlikte karşıya geçmekse ben de herkes gibi köprüden geçerim!” diyemiyorum. Cezayı çekmekten başka seçeneğim kalmıyor.

Akıntıya kapılmadan karşıya geçebilmem için ilave güce ihtiyacım var; kaynağını kestirebiliyorum. Pek çok şey basit bir içgüdüyle açıklanabilir. Bilinçli olarak yarattığım bir kaynaktan ne yazık ki söz edemiyorum. Kendimi ırmağın kenarında bulmazdan öncesine dair hiçbir şey hatırlamadığım gibi, anlık çözümler üretebileceğim birikimim de yok. Sadece ben ve bana biçilen anlamsız bir ceza var. Uyanmam talihsizlikti, bu saçmalığın sürmesi için üzerime düşeni yapmamsa ikinci talihsizlik. Uzun lafın kısası: bir şekilde karşıya geçmeliyim. Bunun için mağduriyet ve haksızlık algımın sürmesi gerekiyor. Sakin bir ruhla ve kendini salmış bir bedenle ırmağı geçmem imkânsız.

Suya girmemle kutulardan ikisini akıntıya kaptırmam bir oluyor. Dediğim gibi, içlerinde ne olduğunu bilmiyorum, ancak yitip gitmeleri karşısında kötü hissediyorum. Dahası, direncim kırıldığından umutsuzluğa kapılıyorum. Köprüden geçenlerin kahkahalarını duydukça hak etmediğim bir tecrübeye kurban gittiğim hissi pekişiyor.

“Bu duruma düşmek benim tercihim olamaz!”

Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Sesimi tanımıyor ve sevmiyorum. Köprüdekiler birbirlerine beni işaret ediyorlar, ama sadece işaret ediyorlar; durup yardım etmeye niyetleri yok. Hiç kimsenin bu durumu bilinçli olarak tercih etmeyeceğini ve yaşadığım şeyin talihsizlikle açıklanamayacağını anlıyorum.

Pek çok şey gibi, köprüden geçenlerin kayıtsız tavırlarına da iyice alıştım. Umurlarında değilim, onlar da benim umurumda değil; birbirimizden kesin biçimde ayrıyız… Umursanmamaktan ziyade umursamamak beni üzüyor. Beklentisizlik insana başka türlü dokunuyor çünkü. Umutsuzluk, hiç beklemediğim bir kaynaktan usul usul içime sızıyor. Şimdiye kadar olan her şeye nasıl alıştıysam, beklentisizliğe ve umutsuzluğa da alışacağımı “artık” biliyorum.

Bedenimi sarıp sarmalayan suyla mücadele ederken olgunlaştığımı hissediyorum. Su, bir paravan gibi köprüden geçenlerle arama girmiş; muhatabımın sadece kendisi olduğunu ima ediyor, köprüdekileri umursamadığımdan haberi yok. Suyun bunun farkında olmaması kendimi onun karşısında güçlü hissetmeme neden oluyor. Köprüden tarafa dönüp “hiçbir şey göründüğü gibi değildir!” diye bağırıyorum. Akıntının sesi, sesimi alıp götürüyor.

Köprüdekilerin bana acıyıp acımamaları umurumda değil, gene de acımalarını istemiyorum. Neyse ki kesin biçimde birbirimizden ayrıyız. Ayrı olmak huzur veriyor. Benimle aynı yaştalar, ancak tenleri daha parlak daha taze, bulunduğum noktadan fark edebiliyorum. Aynı seneleri yaşamışız ama farklı yaşamışız. İçime işleyen soğuk, içimin burkulmasını da engelliyor. Toparlanmam gerektiğini düşünüyorum. Önemli olan tek şey karşıya geçmek, bunun için mağduriyet ve haksızlık algısı yetmez; morale ve bilgiye de ihtiyacım var. Köprüdekilerle karşıda buluşacağımı düşündükçe nedense iyi hissediyorum; bacaklarıma güç, bedenime sıcaklık yayılıyor. Onlarla karşıda buluşabilecek miyim? Onları umursuyor muyum? Düşüncelerim de ırmak gibi bulanık… Bilgiyi arıyorum, bulduğumu sanıyorum, sanmak nedense yeterli geliyor… Akıntının gücü her noktada farklı, suya girdiğim anda edindiğim ilk bilgi buydu. Farklı hatları deneyerek doğru hattı bulmak gibi bir imkânım var ama sınırlı. Zaman, ırmak gibi akıp gidiyor, o aktıkça ben üşüyorum. Daha çok bilmek ve daha az üşümek için üç dört adımlık kısa hatlar deniyorum. İrili ufaklı taşlara basarak yürüdüğümden arada dengem bozulur gibi oluyor, her bozulduğunda suya bir kutu düşüyor.

Irmağın tam ortasında su sakin akıyor. Orada iyilik mi yoksa kötülük mü var, kestiremiyorum.

Pek çok şeyi kontrolüm altına aldığımı zannederken yeni bir tehlikenin belirdiğini fark ediyorum: su gittikçe derinleşiyor, yatağın ortasına geldiğimde boyumu muhtemelen aşacak. Bu arada akıntı hatırı sayılır sayıda kutuyu kapıp kaçıyor. Geri dönmek gibi bir şansım kesinlikle yok. “Kesinlikle” lafı bir tür inanç ya da inançsızlık gibi. İnançsızlıksa eğer, katlanması çok güç. Sulara gömülmek pahasına ilerlemek tek seçeneğim.

Kulaklarımda arı gibi vızıldayan sorular beni köprünün ağır ıslak bacakları gibi suyun yatağına çakıyor:
“Orama burama sokuşturduğum bu kutular neyin nesi? İçlerindekileri bilmediğim halde neden karşı kıyıya taşımaya çalışıyorum? Ellerime kim tarafından neden tutuşturuldular? Onları yitirdiğimde neden üzüldüm? Suyun yatağını kestiremeden, üstelik iki adım ötemde köprü olduğu halde, neden suyun içinden geçiyorum, neden karşıya geçmeye çalışıyorum ve neden başkalarıyla aynı kıyıya geçmek zorundayım?”

Sağ koltuğumun altındaki son kutuyu sol elimle akıntıya verip bedenimi sarıyorum. Onu alırken düşürmemeye çalışmam acıklı bir bilmece sanki.

Zaman akıyor. Baştan aşağı bana ait olan tek şeyin ıslak ve üşümüş bir beden olmadığını; bu gereksiz ve saçma durum karşısında kapıldığım saçma direnme duygusu da olduğunu fark ediyorum. Kutuları taşımayı kabul ederek ve suya adım atarak anlamsızlığın koşullarını ben yarattım, her şeyin tek sorumlusu benim…

“Direnme duygumu bu saçma yolculukta heba edecek değilim!”

Son kez bağırdığımı bilerek bağırıyorum. Köprüdekiler güle oynaya karşı kıyıya geçmeye devam ediyor. Her şey o kadar saçma ve anlamsız ki. Haksızlık algısı ya da direnme duygusu da saçmalığın parçası… Derken, ilk kez tattığım belli belirsiz bir düşüncenin, galiba bir duygunun oluşmaya başladığını hissediyorum, hâlâ ayakta durabiliyorsam bence bu duygu sayesinde durabiliyorum.

“Bu kadar saçmalığı dengeleyecek bir ağırlık olmalı.”

Mırıldanırken dişlerim birbirine vuruyor ancak oralı değilim, gözlerim üç beş adım ötemden geçen şeyde çünkü. Akıntının sürüklediği incecik bir söğüt dalı, bütün karmaşanın simgesel çözümü gibi yatağın tam ortasındaki dingin bölümden ağır ağır geçip gidiyor… Her şeye rağmen ve en azından kendi ıslak varlığıma sarılabilmenin heyecanını ve coşkusunu duyuyorum. Tek başınalığın ve anlamsızlığın yeri başka neyle doldurulabilir ki?

Su soğuyor, daha doğrusu ben soğuyorum. Titremediğimi hayal ederek titriyorum. Soğuktan mı, korkudan mı titrediğimi bilmeden titriyorum… Zaten zaman kafa karışıklığından başka şey yaratmıyor.

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 14/03/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics