MaviMelek
"Bütün kuşlar kaçıştılar dallarımdan / Kuruyor terk edilmiş yuvaları Gözyaşları gibi / Yanaklarda" Aragon

[Öykü]"Saksağan" | Sultan Yavuz

Saksağan | Genco Demirer

"SEVMEDİĞİN, BURNUNUN DİBİNDE BİTERMİŞ"

Pencereden dışarıya baktığında en çok gördüğü kuş türünün saksağan olması, ona garip geliyordu. Neden buradan hiç gitmiyorlardı ve neden bu kadar çoktular? Sanki pencereden bakıldığında –yani deniz kenarında ya da farklı bir iklimde değilse– en çok serçe ve güvercin görülmeliymiş gibi. Hatta insan nadiren gördüğü saksağanlara bakıp, "A, saksağan!" demeliymiş gibi.

Tabii ki serçe ve güvercin de gördüğü oluyordu. Şehir, güvercinden geçilmiyordu zaten. Ama evinin penceresinden en çok saksağanları görüyordu.

Saksağanlar herkesin sinirini bozuyor muydu, bilmiyorum. Ama bu adam gerçekten öfkeleniyordu. "İşte yine saksağanlar!" diyordu. "Bir tane daha… Bir tane daha! Aşağılık kuşlar, sanki kasten geliyorlar! Sevmediğin, burnunun dibinde bitermiş!" diye söylenirdi.

Oradan oraya uçuşup, ötmeleri yetmiyormuş gibi, bir gün iki saksağan gelip, pencerenin önündeki kavak ağacına yuva yapınca, adam iyice çileden çıktı. "İşte buna inanamıyorum! Sonunda bu kadar ileri gittiniz ha! Kargaları bile size tercih ederim, uyuz yaratıklar!"

Tahammülü yoktu. Saksağanlar, adama göre oldukça yapmacık ve içten pazarlıklıydılar. Dedikoducuydular sanki. Dişileri fettan, erkekleri serseriydi. Mahsustan, sırf adam öfkeden çıldırsın diye şimdi de gelip, burnunun dibine dibine yuva yapmışlardı işte!

Günler geçiyordu. Bazen rüzgârlı günlerde içi umutla doluyordu. İnce kavak dalları şiddetle sarsılınca, "Bu kez, bu yuva yıkılacak, yere düş hadi!" diye coşkuya kapılıyordu. Ama yuva hiçbir zaman düşmedi. "Bu ne işçilikmiş, tutkalla mı yapıştırdınız ha?"

Ağaca tırmanabilseydi –yani eğer dallar, adamı tartabilseydi– ya da pencereden uzanabilseydi, o yuvayı kendi elleriyle dağıtmayı ne kadar da isterdi. Camın önünde kahvaltı ederken, bazen öfkesine sahip olamayıp, çatal ya da küp şeker fırlattığı oluyordu. Hatta bir gece çok içkiliyken rakı kadehini yuvaya doğru fırlatmıştı. Ama nafile! Yuvaya etkisi olmadığı gibi, alt kattaki komşuyu şikâyete çıkarmıştı: "Bıktık artık sizin pencereden bir şeyler fırlatmanızdan! Yakında televizyonu da atacak mısınız acaba? Ya oradan geçen birinin başına düşseydi? Siz hiç düşünmüyor musunuz? Ne diye bir şeyler atıp duruyorsunuz ki!"

Utanan adam cevap verememişti. Sadece kısık sesle kekeleyerek: "Sak… saksa -ğan…" diyebilmişti. Özür dileyerek, bir daha atmayacağına dair söz vermişti. Başını sallayarak, geldiği sinirle aşağı inen komşu, ikna olmuş olacak ki bir daha çıkmadı. Çünkü sonraki günlerde iki kez daha çay kaşığı fırlattı adam. Yuva yıkılmadı. Komşu gelmedi. Saksağanlarsa ötmeye devam ettiler.

Sanki her şeyin suçlusu saksağanlardı. Havanın kötü olması, yemeğin tuzsuz oluşu, faturanın fazla gelmesi, kayıp banyoya düşmesi, ekonomik kriz, hatta küresel ısınma. Uğursuzdu saksağanlar, kem gözlüydü. Ne yapmalıydı onları? Nasıl uzaklaştırmalıydı? Ya adam bu evde oturduğu sürece, bu uyuz yaratıklar da burada kalırsa? Başka yer yoktu sanki? B.k vardı gelecek! Karşıdaki ağaçlara da yuva yapabilirlerdi, adam da daha az sinirlenirdi belki. Korkuyordu adam, bir gün başına çok daha büyük belalar açabilirdi saksağanlar. Sadece adamın değil, dünyanın da. Dünyayı sardıklarını düşündü. Binlerce, milyonlarca saksağan ve o ses! Her yerde…

Bazen pes ediyordu öfkesi, sadece boş boş saksağanlara bakıyordu ve haftalar geçmeye devam ediyordu.

Bir sabah, pencerenin önünde kahvaltı edeceği vakit garip bir hisse kapıldı adam. Eksik olan bir şey vardı. Zeytin, domates, peynir, çay, ekmek, reçel ve omlet tamamdı. Televizyondaki program da. Peki, eksik olan neydi? Saksağanlar yoktu! Nasıl yani? Gözlerini kocaman yaptı; hayır, yuva duruyordu. Ama saksağanlar… Herhalde yiyecek aramaya gitmişlerdi. "Birazdan gelirler baş belaları."

Saatler geçti, çay ve omlet soğudu. Haberler akmaya devam etti ekranda. Sessizlik var bugün. "Gelmediler, neden? Lanet saksağanlar nereye kayboldular?", akşama kadar gelmediler. Sonra bir umut? Ertesi gün de gelmediler. Anladı ki bir daha gelmeyecekler. Yuvaya baktı, hıçkırarak ağladı.

~~~
Sayı: 32, Yayın tarihi: 22/11/2008

* Öykü İngilizce'ye çevrilmiştir, http://www.mavimelek.com/magpie.htm

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics