MaviMelek
"Sonsuz bir uzunluktur insan varlığı. Yel gibi esicidir. Ama gene yel gibi maddeseldir, ince, hü­zünlü bir madde." - Aşk ve Poster / Demir Özlü

[Deneme]"Sakıncalı Bir Varoluş: Demir Özlü" | Melek Öztürk

Demir Özlü

"UMUTSUZLUK UMUDUN TERSYÜZÜDÜR"

"Susun! Bir cenaze alayı geçiyor yanınızdan… Gideceği yolu bilir tabut ve ağıtçının savrulan harmanisinin ardı sıra yürür.”
Maldoror’un Şarkıları / Lautréamont

Var olmanın bilinciyle özgürlüğe yazgılı 1950 Kuşağı'nın önde gelen yazarları arasında yer alır Demir Özlü. Kentler, sokaklar ve sürgünlük yazınının ana temasını oluşturur. İnsanın ardını bırakmayan, ruhunu biçimlendiren kentler neredeyse tüm mekânlarıyla dile gelip konuşacak sanırsınız. Öyle ki, Özlü'yü okuduktan sonra sokaklara, caddelere çıkma, her gün önünden ne olduğuna bakmaksızın geçip gittiğimiz yapıları çılgınca dolaşma, tanıma isteği uyanır içimizde. Ruhu olan kentlerin seyyahıdır adeta. Ancak şunu da gözden kaçırmamalı; bu ruhu oluşturan insanı, çelişkileri ve somut gerçekliğiyle ait olduğu mekândan koparmadan, bilinçli bir algıyla yansıtır öykülerine. Dünyada var olmanın bilinci, varoluşun betimlenmesi, kendisinin ve kuşağının yakından ilgili olduğu konular arasındadır. “J.-P. Sartre” başlıklı yazısında bu konudan bahseder. Varlık ve Hiçlik kitabı henüz dilimize çevrilmemişken kitaptan yaptığı alıntıda Sartre şöyle diyordur: “Bir varlıktır bilinç, varlığının hiçliğinin bilincinde olan bir varlık.”(1) Özlü de bilinci kendini dışlaştırma eylemi olarak tanımlar: “Bilinci ayakta tutan, aydınlanan 'cogito'nun düşünsel sağlamlığıdır, ama olgusallık içinde kendini duyan bir bilinçtir bu: 'Oradayım ve şimdi oradayım.'(2)

Sait Faik öykülerinin de bu edebiyatın oluşmasında önemli bir payı olduğunu belirtmek gerekir, ki yazar da kendi sözleriyle bu düşünceyi doğrular: “Sait Faik, son dönemlerin en büyük yazarı hâlâ… Derin insancıllığı aşılacak gibi değil. İnsana, kendi dilinin yazarları çok şeyler söyler. Sait Faik beni kökten etkilemişti. Yaşama deneyleriyle de bazı düşüncelere geliyor insan, aydın geçinenler içinde, Sait Faik okumamış olanlarla yakın ilişki kurmamalı.(3) Özlü'nün öykülerine dair Ferit Edgü'nün de belirttiği üzere, “Sait Faik'in birçok öyküsünde olduğu gibi, Demir'in öykülerindeki 'ben', yazarın kendisidir. Gerçeklik ve kurmaca bu öykülerde iç içe gelişir.”(4)

“Aradığım 'hayattı': önümde uzanan o belirsiz boşluk!”

Ne Mutlu, Ulysses Gibi… | Demir ÖzlüDemir Özlü'nün İstanbul tutkusu, beş yaşında anneannesinin elinden tutup gittiği Şehzadebaşı sinemaları, doğduğu Vefa semti, Kıztaşı, Bozdoğan Kemeri, deniz kıyısındaki kahveler, Gedikpaşa, Cağaloğlu, Beyazıt Alanı, Fatih, Şişhane, Şişli, Beyoğlu ve birçok yer dahil olmak üzere Ceneviz surlarının dışına taşmamış, 1940'lı yıllarının eski İstanbul'u henüz kibar insanların oturduğu muhitlerde geçen çocukluk yıllarında başlar. Ne ki yazar için birinci sürgünlük dönemi çocuk yaşında gelip çatar. Öğretmen ve aynı zamanda cumhuriyetin ilk idealist aydınları olan anne ve babasının tayinleri nedeniyle Burdur, Simav ve Ödemiş'te geçer çocukluk ve ilk gençlik yılları. “Çamurdan kentler”(5) yapıp kendine özgü bir İstanbul tasarımı oluşturur zihninde. Ödemiş'te ilkokulu, İzmir Karşıyaka'da ortaokulu bitirir ve nihayet çocukluğunun hayal meyal hatırladığı İstanbul'una Aralık 1949'da yeniden kavuşur; Ortaköy'de Kabataş Erkek Lisesi'nde yatılı öğrencilik yılları başlar, büyük şair/yazar/çevirmen Behçet Necatigil'in öğrencisi olur. Beş yaşındayken ayrıldığı, pek anımsayamadığı Beyoğlu'yla okulun ilk yılında yeniden karşılaşır; sinemaları, resim galerileriyle büyük şehrin ihtişamı karşısında büyülenir, ancak bu güzelliği yakından tanımayı 1953 yılı sonbaharına erteler. Yıllar sonra, seyahat yazılarından oluşan Ne Mutlu, Ulysses Gibi… kitabında “Değişen İstanbul” başlığındaki yazısında şöyle diyecektir: “Galata'yı, kulesi, araya sıkışmış tapınakları, eski ve yeni yapılarıyla görüverdim. Bu görüntünün beni büyülediğini, onu hiçbir zaman unutmak istemediğimi, unutmayacağımı düşündüm ve bu görünüşün eşsiz olduğuna karar kıldım.(6) “Sonsuz İstanbul” bundan sonra da Özlü'nün hayatında ilk aşkı, biricik sevgilisi olmayı daima sürdürecektir.

Demir Özlü zaman içinde pastaneleri, kahvehaneleri, meyhaneleri, barları, dinsel ve cinsel bütün tapınaklarıyla Beyoğlu'nu keşfeder ve kendi tabiriyle “o caddenin her deliği”nde(7) yıllarca yaşar. Birçok kitabında Beyoğlu'nu, eski İstanbul'u yakalamak mümkündür. Bir Beyoğlu Düşü isimli anlatısında kendine has üslubuyla bu tutkunun nedenini şöyle açıklar: “Belli belirsiz biliyordum: Tünel Alanı'na yakın bir evde oturarak, eski Beyoğlu'nun bu dar sokaklarında aradığım 'hayattı': önümde uzanan o belirsiz boşluk!(8)

Sürgünde On Yıl | Demir Özlü“Önemli olan anlatacak şeyi olmaktır”

Bir İstanbul tutkunu olduğu kadar aynı zamanda iyi bir okur ve hevesli genç bir yazardır Özlü bu yıllarında. Dostoyevski, Rilke, Proust, Joyce, Hemingway, Hegel, Heidegger, Lautréamont, Kafka, Faulkner, Camus ve Sartre gibi daha pek çok yazarı okur ve okudukça derinleşir bu yazarların yapıtlarına. Çok geçmeden Kabataş Erkek Lisesi'nin Dönüm dergisinde ilk öyküsü 1952'de yayımlanır, sonra başka dergilerde de. Bu arada 1959'da İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Ancak bu yıllarda Demokrat Parti'nin baskıcı dönemi tüm şiddetiyle tırmanışa geçer, birçok aydın tutuklanır. Avukatlık stajını yaparken 28 Nisan 1960 olaylarının ikinci gününün gecesi kısa bir süre gözaltına alınır.(9) Bu süreçte dönemin baskıcı ortamında toplumsal, siyasal, cinsel tabuları irdeleyen yeni bir kuşak filizlenir; sonradan “1950 Kuşağı” olarak adlandırılacak bu kuşağın yazınsal anlamdaki ilk örneğini Bunaltı isimli öykü kitabıyla 1958'de Demir Özlü verir. Ardından Ferit Edgü, Orhan Duru, Onat Kutlar, Leylâ Erbil, Adnan Özyalçıner, Bilge Karasu ve Sevim Burak'ın da öykü kitapları gelir. Bunaltı'nın aradan geçen elli yıl sonra yapılacak baskısında Doğan Hızlan şunları söyleyecektir: “1950 Kuşağı, farklılık içinde bir anlayış, algılayış ortaklığını temsil etti. Çok sesli bir anlayışı vardı, solistlerden oluşan bir koroydu.”(10) Kendi olmak, kendi başına kararlar vermek isteyen insanı ortaya çıkarmayı amaçlar 50 Kuşağı yazarları; aksi durumda insanın özgürleşmesinin mümkün olmadığını savunurlar. İşte bu nedenle, edebiyatta kendini geliştirmek isteyen insanın simgesi haline gelir birey. Özlü için de yazında bireyin ortaya çıkması, “yaratıcı yazarın yaratıcı gücünün bir işareti”dir.(11)

Demir Özlü 1961-62 yıllarında Paris Sorbonne'da felsefe dersleri alır. Döndüğünde Hukuk Fakültesi'nde asistanlık yapmaya başlar. İkinci öykü kitabı Soluma 1963'de yayımlanır ve ertesi yıl bu kitap Özlü'ye TDK Öykü Ödülünü getirir. Ancak 60 İhtilali'nin getirdiği özgürlükçü ortam yerini yine baskıya bırakır. TİP'e üyeliği nedeniyle asistanlığına son verilir, bir süre sonra da TİP'in “aydın tasfiyesi” diye adlandırılabilecek üye azaltımıyla kaydı silinir.(12) Ardından 1966 yılında Boğuntulu Sokaklar ve 1974 yılında da dördüncü öykü kitabı Öteki Günler Gibi Bir Gün gelir; 12 Mart döneminin baskıcı ortamı, derin sarsıntıları, içsel çalkanışları bu kitaptaki öykülere yoğun biçimde yansır. Kommer ve Kanlı Pazar olaylarının izlerini de taşır. Özlü, bir yandan varoluşçu çizgisini sürdürür, öte yandan da toplumsal konuları ele alışında politik duruşu biraz daha belirginleşir. Aynı zamanda bu dönemki öyküleriyle yazarlığının olgunluk dönemine geçiş yapar.

Mekânsal anlatımlar oldukça belirgindir Özlü'nün öykülerinde. Nasıl bir atmosferde olduğumuzu, hangi havayı soluduğumuzu biliriz. “Konyaklar” isimli öykünün mekânını, 12 Mart rejimi döneminde Taksim Postanesi'nin yakınındaki Cafe Bulvar olduğunu kahvede çalan şarkılardan çıkarmak zor değildir; Jean Ferrat'nın söylediği Potemkin'in melodisi, Sacco ile Vanzetti'nin anlatıldığı Mustaki şarkısından ve Nada'nın 69'da San Remo Müzik Festivali'nde üçüncü olması gibi mekânsal anlatımlar da öykünün zamanına dair önemli ipuçları verir. Bu mekânı bir başka öyküden de hatırlarız; Eski Bahçe isimli öykü kitabında Tezer Özlü'nün “Cafe Boulevard”ında anlatılan yine aynı mekândır.

“Konyaklar” öyküsünde köşeye sıkışmış, ayrı düşmüş bireyin trajedisi yansır satırlara. Anlatıcı iki ay cezaevinde kalmış, son bir yıldır da oldukça yoğun çalışmış, bunaltılı, yorgun olmasına karşın hiçbir vakit hayata karşı yenik olmayan, birçok öyküsünde olduğu gibi yazarın kendisinden başkası değildir. “Önemli olan anlatacak şeyi olmaktır, demek istiyorum. Anlatacak şeyiniz olsun… bildiğiniz, yakından duyduğunuz şeyler, sezdikleriniz, bilincine vardığınız gerçeklikler, size gelip içinizde yer alan şeyler, yaşamın sizde biriktirdikleri… öznelliğinizden gelip bilinç katına yükselen algılar da somut yaşamın, ilişkilerin bir sonucudur aslında. Bunları dışlaştırmak, anlatabilmek… sorun bu.(13) Her ne kadar ayrı düşmüş, yabancılaşmış insanı anlatıyor olsa da yazarın öznelliğini içinde bulunduğu toplumsal koşullardan ayrı tutmak yanlış olacaktır. 68 hareketinden, halkın uyanışından, inançları uğruna ölümü göze alan hapishanelere tıkılmış genç insanlardan, faşizmin yıkıcılığından söz eder.

Öteki Günler Gibi Bir Gün | Demir Özlü“Yaşasın her şeyin üzerinde akan bilinç”

Demir Özlü'nün öykülerinde genel itibarıyla bunaltılı, umutsuz, kendini sorgulayan, yabancılaşmış bireyi gözlemleriz. Ancak bu birey farkında olan, yakın bir zamanda yaşanan olayların ağırlığı altında ezilen bir bilinci de simgeler, tıpkı “Konyaklar” öyküsünde olduğu gibi. “… acı çeken bilinç çoktu, bilinç bunları biliyor, onların mutsuzluğunu duyuyordu; bilinç, acı çeken dostlarının yüreğini biliyordu, onun için mutsuzlanıyordu, şimdi serin havanın içinde akıp duruyor, bükülüyor, yükseliyor, özgür boşluklara çıkıyordu; bilinç, acı çeken bilinçlerin yaşamının, çok sert ama çok mutlu olduğunu biliyordu; bilinç bu yüzden mutluluk duyuyordu; çünkü öteki acı çeken bilinç sıkıştırılıyor, hızla akıyordu, ama yürek çözülmüyordu, o zaman öteki bilinçler de mutlu oluyorlardı; bilinç o kadar mutlu oluyordu ki, mutluluğunun kendi içinden başka bir yerde olmadığını biliyordu, bilinç, kendi inancı içinde mutlu oluyor, mutluluğunun kendi olduğu yerde, kendi durumunun algısında olduğunu biliyordu.(14)

Öykünün kurgusu, kişilerin şimdiki zamanda rastlantısal karşılaşmaları ve geçmişte yaşananların belirli bir sıra izlemeden anlatılmasıyla sağlanır. Cafe Bulvar'da anlatıcı buzlu konyağını yudumlarken eskiden tanıdığı, yaşamı boyunca herhangi bir ciddi amaç edinmemiş, aradığını bulamamış, özgürlüğüne düşkün ama mutsuz iki kadınla rastlaşır aynı gün içinde. İkisiyle de geçmişte bir dönem birlikteliği olmuş, biri evlenmiş, diğeri de İtalyan asıllı sevgilisiyle cinsel problemler yaşamaktadır. Başka öykülerinden ve romanlarından da tanıdığımız, oldukça çekici, kocaman gözleri olan Gülgün'ün, “zihninin içinde binbir çeşitli, dantela gibi ince bir yığın engeli(15) vardır. Bencilce sürdürdüğü hayatta tatminsiz kişiliğiyle ön plana çıkar öyküde. Konuyu anlatıp yazardan olayı değerlendirmesini ister. Anlatıcı onu anlamaya çalışır, öncelikle sevişirken bir yana atamadığı endişelerini hatırlatır. Gülgün'ün yanıtı da kişiliğini açıkça ortaya koyar: “Ama bu İtalyan çabuk tükeniyor. Güçlü, uzun süre dayanabilen erkeklerle yatabiliyorum.(16) Bu sözlerden başka anlamlar çıkarmaz anlatıcımız, “Sadece, kadınların bir istekleri olunca açıkça söyleyebileceklerini” belirtir.(17) Özlü, eskiden de tanıdığı bu kadının saplantılı hayallerini, endişesini açıklıkla göstermekten çekinmez: “Eskiden, hatırlıyorum, erkek sadizmiyle ilgili bazı hayalleri vardı. Derin bir kuyuydu o, büsbütün bir bireyci olarak yaşamıştı, dış dünya ile ilintisi deliceydi. Kendi kadınlık organı gibiydi, endişe vericiydi.(18) Her türlü tabulaşmaya karşıdır yazar, bir yanıyla faşizmin yıkıcılığını betimlemeye çalışırken öte yandan da bazılarınca müstehcen sayılabilecek açık bir dille kadının cinsel organını anlatmaktan çekinmez; Penthouse dergisindeki nefis İngiliz'in de fotoğraflarını aynı rahatlıkla anlatır. Cinselliği sıradanlaştırır, aykırı bir düşünce olarak görülmemesini, tabuların irdelenmesini amaçlar aynı zamanda bu öyküsünde Özlü. Bir yandan da çarpık ilişkileri ve toplumdaki yozlaşmayı gösterir.

Özlü toplumsal konuları da aynı açıklıkla öykülerinde ele alır. Dönemin, baskıcı ortamı öykülerin atmosferine yansır. “Cezaevinde Ö… ile konuşurken –onu da savunacaktım- öteki arkadaşlarıyla birlikte, kendilerine ölüm cezası ile ilgili ceza kanunu maddesinin uygulanamayacağını söylemiştim.(19) Öykünün şimdiki zamanında yazar geçmişte Ö'nün “Süngüler arasında dururken de İsa gibi halelenmiş başı”nı hatırlar. Öykünün burasında anlatıcımız gerçek kimliğiyle Avukat Demir Özlü olarak aydın kişinin bilinci ve duyarlığıyla karşımıza çıkar. Bu bilinçli varoluşu birçok metninde olduğu gibi yine aynı kitapta “Öteki Ülke” isimli öyküsünde de işler: “Düşünceye dayanmayan yaşam kahrolsun. Yaşasın her şeyin üzerinde akan bilinç, sevişmenin de bilincini taşıyan insan, o şaşmayan, yanılmayan, kendini körletmeyen bilinç, insanı da yaşamı da kuran kutsal güç.(20) Ancak 12 Mart darbesinin ardından Özlü'nün varoluşu da sakıncalı bir hal alır, kısa bir süre sonra iki ay kadar cezaevinde kalır. İçerideyken Cafe Bulvar'ı özler ve çıktığında da hayat daha gergin, yalnız ve bilincin takılıp kaldığı, aşılması gereken bir noktadadır. Her vakit içilen konyaklar da dönemin boğuntusunu ve umutsuzluğunu imler adeta. Ama bu umutsuzluk Özlü'nün yazınında ayrı bir anlam taşır: “Umutsuzluk umudun tersyüzüdür, içinde de büyük bir başkaldırıcı güç taşır. Karamsarlığı da çevre besliyor.(21)

Cezaevi sürecinden önce 1966'da askere alınır, yedek subay olması gerekirken, başkalarının kaderini değiştirmek istediği, bunu açıkça söylediği için Muş'ta çavuş rütbesiyle ikinci sürgünlüğünü yaşar.(22) “Kürtlerle Zazaların yaşadığı bu kent”e ve askerlik günlerine dair kaleme aldığı “Cıbranlı Halit Bey” öyküsü ayrı bir önem taşır kitapta. Varto depremi yazarın buraya gelmesinden bir yıl önce olmuş, yaralar henüz çok tazedir. Korkunç kışta Pakistan'dan yardım amaçlı gönderilen halkın başında dolaşan kalpaklar, I. Dünya Savaşı yıllarında Yıldız'daki Harbiye Mektebi'nden mezun olan tek Kürt Cıbranlı Halit Bey'in başındaki kalpakla özdeşleşir. Halit Bey, Hıyanet-i Vataniye Kanunu gereğince verilen karar sonucu 14 Nisan 1925'te Bitlis'te kurşuna dizilir.(23)Onun idamından sonra açık arttırmayla satıldı. Kürt beyleri geldiler; kalpak o zamanın parasıyla seksen altına satıldı.(24) Orduda yarbay rütbesiyle halk arasındaysa general olarak bilinen bu Kürt beyinin hikâyesini Muş çarşısında öğrenir yazar. “Yılların derinliğinde yatan” bu olay ağızdan ağza yayılan bir efsane halindedir, “Halk bunu biliyor, buna inanıyor, önemli olan doğru değil, inançtır.(25)

Aşk ve Poster | Demir Özlü“Elle tutulamaz bir yalnızlığın Robinsonları”

Hürriyet Yaşar'ın hazırladığı Yiğit İken Ölenlere 12 Mart Öyküleri Antolojisi'nde yer alan “Alp Oteli” ise, Özlü'nün 1980'de yayımlanan Aşk ve Poster isimli kitabının da ilk öyküsüdür. “Sonsuz İstanbul”un en civcivli yeri Galatasaray, Balıkpazarı ve İngiliz Sarayı'nın yanı başındaki Alp Oteli öykünün mekânlarını oluşturur. Özlü, bu defa ilk aşkı, biricik sevgilisi İstanbul'unda, “bir şey olursa, ölümü kılım kıpırdamadan göze alır, korurdum onu(26) dediği ve öyküde “minyon” diye hitap ettiği karısı Ulla Lundström'la birlikte Beyoğlu'ndadır; Lundström tutukluların durumlarıyla ilgilenmek amacıyla İstanbul'a geldiğinde tanışmışlardır. Ancak bu kez salt gezip dolaşmak için değildir burada bulunma nedenleri, “O zaman bavulumuzu aldık, otele taşındık.(27) diye başlar öykü. Herkesin izlendiği, “ikide bir başvurulan tatsız ev aramaları”nın yapıldığı, sıkıyönetimin ilan edildiği, gökyüzünün kurşun rengi gecelerinde polisin bilmediği bir yerde olmak kadar mutluluk veren bir şey yoktur. Dışarıda kar yağıyordur, otel odasının kaloriferi de bu soğuk havayı ısıtmaya yetmez. Hemingway'in son romanını okurken dışarıdaki hava “Klimanjaro'nun Karları” öyküsünü çağrıştırır yazara. Romanda geçen az pişmiş kanlı bonfile akşam yemeğinin tercihi olur; ancak bu detayın verilmesindeki amacın son derece bilinçli olduğunu dikkatli bir okur hemen fark edebilir, “Dürüst bir insan olarak kalabilmek için yaptığın işleri, kendi yolunda sürdürmek gerekiyordu, direnişe katkıda bulunabilmek için…(28) Yaşam ne kadar boş ve anlamsız olursa olsun rutin akışı içinde hayata tutkuyla bağlanıp yine de yaşamak gerektiğini vurgulamaktadır yazar. Kışlalardan yayılan borazan sesleri gecenin içine açılan balkondan da duyulmaktadır; sıkıyönetim, her gün başka evlerde, on beş gün süren kaçak bir yaşam… Yazar darbenin ardından arkadaşlarıyla teslim olur, “Beş gün büyük bir kışlada, sonra da iki aya yakın, uzakta, tepeler arasında bir kışlada kaldık.(29)

Demir Özlü yazının bir özelliği belki de, birçok kitabında olduğu gibi bu öyküsünde de bir sonraki kitabı hakkında okuruna küçük bir ipucu verir: Aşk ve Poster'in ardından 1985'te yayımlanacak olan Bir Beyoğlu Düşü'nü muştular adeta. “Bütün gün Beyoğlu'yla iç içeyim. İlk günden başladığım bir çalışma: Beyoğlu'nun büyüsünü kavramak.(30)

1979 yılına gelindiğinde art arda işlenen siyasi cinayetler, tüm duyarlı aydınlara yönelmişti. Öyle ki, katledilen aydınların cenaze törenlerine katılmak bile hedef haline gelmek için yeterli bir neden olur.(31) Abdi İpekçi, Prof. Dr. Yaşar Ümit Doğanay ve Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil'in de 7 Aralık 1979'da katledilmesi üzerine 11 Aralık'ta altı aylığına, sonra da iki yıllığına eşi Lundström'ün kenti Stockholm'de yaşamaya karar verir Özlü.(32)Bu tür değerlerini yitiren bir toplum kadar onurunu yitiren bir toplum olamazdı bence. Ama hemen belirteyim ki, insan kendi toplumundan kaçarak bu alçalıştan kendini kurtaramaz; sadece kendini biraz mesafece ayırmış olur.(33) Ancak bu ayrılık 12 Eylül'ün gelişiyle 12 Aralık 1989'a kadar sürecek olan gönüllü bir sürgünlüğe dönüşür. Özlü, Stockholm Öyküleri isimli kitabında yer alan öyküleri de bu dönemde kaleme alır. 1988 yılında Ada Yayınları tarafından birinci basımı yapılan Stockholm Öyküleri ertesi yıl yazara Sait Faik Öykü Armağanı'nı da getirir. Özlü, kendisi gibi kuşağının değerli bir yazarı olan ve “yazıyı daha az sözcüklere indiren(34) yakın dostu Ferit Edgü'ye ithaf eder bu kitabını. Özlü ve Edgü'nün İyinin ve Kötünün Ötesinde yıllardır soluksuz devam eden bu sıkı dostluğunu “İki Arkadaş” öyküsünde de belirgin biçimde görürüz. Maldoror'un Şarkıları'nda olduğu gibi gençlik yıllarından başlayarak kendi izlerinin ardında, sırtlarında kendi diktikleri harmanileriyle başları öne eğik, biri Pera'da öteki Stockholm sokaklarında dolaşırlar, “elle tutulamaz bir yalnızlığın Robinsonları(35) olduklarını düşünmezler bile…

Stockholm Öyküleri | Demir ÖzlüYaşam bir yanıyla bunaltılı, boğuntuludur

Öteki Günler Gibi Bir Gün ve Aşk ve Poster'de belirgin biçimde gördüğümüz toplumsal duyarlık Stockholm Öyküleri'nde yerini sürgünlük, yabancılık ve yalnızlık temalarına bırakır. Stockholm'de geçen öykülerin yanı sıra Batı Avrupa'nın birçok kentine yaptığı yolculukları anlatırken Özlü, bir yandan da kendi içsel dünyasına yolculuk yapmaktadır. Tabii ki, zihninin içinde, sonsuzca kımıldayıp duran eski İstanbul'un denize açılan sokaklarına da. Yukarıda sözünü ettiğimiz “Konyaklar” ve “Alp Oteli” öykülerinin devamı olarak da sayabileceğimiz “Votka” öyküsünde amaçsız, bomboş geçen sıcak yaz günlerini, portakal suyu içinde eritilmiş buzlu votka serinletir. Öykü Haliç'e bakan Galata'da eski bir evde geçer. Yerde tahtaların arasındaki boşluklardan fışkıran böcekler; çatılarda gezinen, pencerelerden içeriye doluşan kör kuşlar kurgusal anlatımla birlikte kentin yıkılmakta, çökmekte olduğuna işaret eder: “Besbelli çöküyor bu kent. Bitti. Eski, tozla, toprakla kapanmış sarnıçlarından geliyorlar belki. Bütün o kullanılma tarzı unutulmuş, toprak altında kalmış, kentin eski sarnıçlarından!(36) geliyordur böcekler. Böceklere karşı önceden alınmış, hazırda bulunan tozla bu tehlike atlatılır. Ancak Kanada'dan gelen genç misafir Liz için yapılabilecek bir şey yoktur; çatılarda, viranelerde yaşayan kör kuşların kurbanı olmaktan kurtulamaz. Anlatıcıyla birlikte raketlerle kendilerini savunmaya çalışırlar: “Eski bir kent burası, Liz! Yıkılan bir kent. Böylesi kör kuşlarla, garip yaratıklarla dolu işte.(37) “Votka” öyküsüyle yazar kentin salt tarihinden gelen bir eskilikten değil aymazlıktan gelen bakımsızlığına da dikkat çeker.

Sonuç olarak, Özlü toplumsal, kentsel duyarlığını yazınında açıkça ortaya koyar, aynı zamanda öykülerinde didaktik olmayı amaçlamaz. Çünkü yaslandığı varoluşçu edebiyat bireyi anlamaya odaklıdır. Edebiyatta bir varoluşçu, siyasi düşüncelerinde demokrat bir komünist olduğunu kendisiyle yapılan söyleşilerinde dile getirir.(38) Özlü'ye göre yaşamla insan varoluşu tam bir uyum göstermez. Yaşam bir yanıyla bunaltılı, boğuntuludur. Bu nedenle de insanın dünyadaki durumu varoluşçu açıdan ele alınmalıdır.
~~~

Dipnotlar:
(1) Demir Özlü, Borges'in Kaplanları, YKY, İstanbul, 1. baskı, Ekim 1997, s. 23.
(2) A.g.y., s. 23
(3) Demir Özlü, Şapka, Deniz Kıyısı ve Yüz, Dünya Yayıncılık, İstanbul, Birinci Basım, Ağustos 2003, s. 10.
(4) A.g.y., s. 16.
(5) Demir Özlü, Ne Mutlu Ulysses Gibi…, Simavi Yayınları, İstanbul, 1991, s. 89.
(6) A.g.y., s. 88.
(7) A.g.y., s. 88.
(8) Demir Özlü, Bir Beyoğlu Düşü, Ada Yayınları, İstanbul, İkinci Baskı: 1990, s. 16.
(9) Demir Özlü, Sürgünde On Yıl, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Birinci Basım, Ocak 2001, s. 207.
(10) Demir Özlü, Bunaltı, Sel Yayıncılık, İstanbul, 1. Basım, 2009, s. 10.
(11) Demir Özlü, Borges'in Kaplanları, YKY, İstanbul, 1. baskı, Ekim 1997, s. 10.
(12) Sennur Sezer, “Bir Atmosfer Yazarı”, 30/,7/2004, Radikal Kitap, http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2947
(13) Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü - 3. cilt, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1. basım, Kasım 1999, s. 218. (Demir Özlü'nün “Öykü nedir? Öykü anlayışınızı anlatır mısınız?” sorusuna verdiği cevap, Türk Dili dergisi, Türk öykücülüğü özel sayısı – 286, Temmuz 1975).
(14) Demir Özlü, Öteki Günler Gibi Bir Gün, “Konyaklar”, Dünya Yayıncılık, İstanbul, İkinci Basım, Mayıs 2004, s. 79
(15) A.g.y., s. 76.
(16) A.g.y., s. 77.
(17) A.g.y., s. 77.
(18) A.g.y., s. 77.
(19) A.g.y., s. 79.
(20) Demir Özlü, Öteki Günler Gibi Bir Gün, “Öteki Ülke”, Dünya Yayıncılık, İstanbul, İkinci Basım, Mayıs 2004, s. 55
(21) Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü - 3. cilt, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1. basım, Kasım 1999, s. 224 (Demir Özlü'ye Sorular, Asım Bezirci, “1950 Sonrasında Hikâyeciliğimiz Eleştiriler-Konuşmalar”, ss: 261-266).
(22) Demir Özlü, Öteki Günler Gibi Bir Gün, “Öteki Ülke”, Dünya Yayıncılık, İstanbul, İkinci Basım, Mayıs 2004, s. 55.
(23) Cibranlı Halit, http://tr.wikipedia.org/wiki/Cibranl%C4%B1_Halit
(24) Demir Özlü, Öteki Günler Gibi Bir Gün, “Cıbranlı Halit Bey'in Ölümü”, Dünya Yayıncılık, İstanbul, İkinci Basım, Mayıs 2004, s. 44.
(25) A.g.y., 49.
(26) Demir Özlü, Aşk ve Poster, “Alp Oteli”, Derinlik Yayınları, İstanbul, Birinci Baskı: Ekim 1980, s. 11.
(27) A.g.y., s. 5.
(28) A.g.y., s. 8.
(29) A.g.y., s. 10.
(30) A.g.y., s. 8.
(31) Demir Özlü, Sürgünde On Yıl, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Birinci Basım, Ocak 2001, s. 29.
(32) A.g.y., s. 13.
(33) A.g.y., 11.
(34) Demir Özlü, Stockholm Öyküleri, “İki Arkadaş”, Can Yayınları, İstanbul, Genişletilmiş 2. basım: Mayıs 2007, s. 179.
(35) A.g.y., s. 180.
(36) Demir Özlü, Stockholm Öyküleri, “Votka”, Can Yayınları, İstanbul, Genişletilmiş 2. basım: Mayıs 2007, s. 62.
(37) A.g.y., s. 68.
(38) “Öyküde 1950 Kuşağı – Demir Özlü”, Söyleşi: Yılmaz Varol, Düşler Öyküler dergisi, İstanbul, Eylül 1997, S: 5, s. 14.

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 26/03/2011

 

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics