MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Sahip olma diye bir şey yoktur; yalnızca oluş, son nefesi vermeyi, nefessiz kalıp boğularak ölmeyi özleyen oluş vardır." Franz Kafka

"Sait Faik'te Toplumsal Eleştiri" | Emine Bademci*

Sait Faik Abasıyanık

"UMUT ETME BİÇİMİ"

Toplumsal çatışmaların, sınıf kavgalarının öykücüsü olmadığı için eleştirilmiştir(1) Sait Faik. Her öykücünün sınıfın, sınıfının öykücüsü olması gerektiğini düşünenler olduğu gibi, Sait Faik’i kendilerinden sayıp haklı olarak sahiplenen ve onun kadar güçlü bir öykücünün sınıf çatışmalarını öyküleştirmesi gerektiğini düşünenler de olmuştur. Ancak tüm bu eleştirilere rağmen, Sait Faik ezilenlerin öykücüsüdür. Hem yüreği hem de aklı ezilenleri işleyen Sait Faik, gelişkin empati becerisiyle ezilenlerin hayatlarındaki en ince ayrıntıları görmüş; gördüklerini içeriksiz, kuru kategorilere hapsetmeden anlatmıştır.

Sait Faik aydın olmanın ezilenlerden yana olmayı içerdiği bir dönemde, ezilenlerden yana değil onların içinden, onlarla birlikte düşünüyordu. Belki de bu yüzden yalnızdı, aydınların taraf olmayı tercih ettiği yerde; o olması gereken yerde, insanların içindeydi.

Semaver - Sarnıç


"Köylü de, acayip bir saffet, fakat beklenilmeyen bir cesaretle kendisine isteksizce verilen yere sıkıştı. Hatta biraz daha yer açabilmek için sağa sola kıpırdandı. Bir köylünün bu kadar pişkin olacağını tahmin edemeyen şişman adam, bana baktı. Ben gözlerimi ve içimi köylüden yana çevirdim. Şişman adam selam vermiş de karşısındaki almamış gibi kızardı."(2)

Sait Faik denince hep gözlem denir, tasvir denir, durum hikayesi denir. Hepsinin toplamından fazlasıdır oysa. Yaşadığını yazmış, kimi zaman da yazdığından yaşamıştır. Öykülerindeki her anlatıcıyı, birçok karakteri Sait Faik sanmamız, 'yok, mümkün değil, yaşamadan bunu böyle yazmış olamaz'(3) deyişimiz bundandır. Açın açlığıyla başı dönmüş, kumarbazın tutkusuyla oyunlar oynamış, hilebazın hilelerini bizzat tecrübe etmiştir… Lakin sadece gördüğünü, yaşadığını yazdı, demek de haksızlık olur. Tanıdığı, bildiği insanları tanımadığı, bilmediği yerlere, insanlara, olaylara götürmüştür; fakat Sait Faik'in içtenliği hiçbirinin eğreti durmasına mahal vermez.

"O zamanlar bir okka karışıksız un, bir yirmi yaşındaki köylü çocuğundan daha kıymetli idi." dediği Birinci Dünya Savaşı yıllarını anlattığı "Beyaz Altın" öyküsünde, insanların açlıklarını nasıl unuttuklarından söz eder: "Karnım açtı. Ekmekten sıçan kuyruğu çıkmıştı. Midem bozuktu. Öyle olduğu halde, kaçak cigaramla hali unutmaya çalışıyordum. Bu insanlar benden ne istiyorlardı da mütemadiyen Kütelamare ve Enver Paşa diyorlardı? Midelerinde vesika ekmeğinden başka bir şey olmayan insanlar nasıl zamanı düşünebiliyorlar, sulh, harp diyorlardı? Niçin çocuklarından ve tarlalarından bahsetmiyorlardı?"(4) Bahsetseler açlıkları, çaresizlikleri gelecek akıllarına; ne de olsa bu da bir unutma, umut etme biçimi.

Aynı öyküde öne çıkan diğer bir mesele, aydının egemenler ve ezilenler arasında kalmışlığıdır. Aynı zamanda anlatıcı da olan kâtip, aklı ezilenlerden yana çalıştığı halde, kara borsa ve vurgunculuktan köşeyi dönen Eskicizade'nin sofrasından kalkamaz. "Tokları açların doyurduğu ve açların öldüğü, kimisinin vatan, kimisinin şeker ve un için öldüğü bu çok yakın mazide"(5) o sofradan kalkabilmek kolay değildir. Hele de işin ucunda "dört çuval un, dört okka da kelle şeker"(6) varsa… Kâtip de açlıkla yüz yüzedir, fakat tercihini Eskicizade'den yana kullanmak zorunda değildir. Tercihini kullanmaktan ziyade, bir karşı koyamama, Eskicizade'ye maruz kalma hali vardır. Kâtibin ruhunu çağırıp sorsak, elimde değildi, öyle olması gerekti, der/diyecektir. Her şey elimizdedir karşılığını versek, öfkelenip küstahlıkla itham edecektir/eder bizi… "Ben sessiz açlardandım, isyan duymuyordum. Kimseye karşı sesimi yükseltecek kudreti kendimde bulamıyordum. Bütün şehir halkı gibi zaman diyor, harp diyordum ve aptallaşıp oturuyordum."(7) der kâtip, pek çok şeyin farkında olduğu halde farkındalığının icap ettirdiğini yapamaz. Yapamadığının da farkındadır, ezikliğini yaşar. Pirzolaların yendiği, şarabın su gibi aktığı sofrada Eskicizade'nin attığı kahkahanın kasabadan duyulacağından endişe eder: "Ben kasabanın bu kahkahayı duyacağından korkar, ürker, utanırdım."(8) Kendisi sofrada olmasa ve kahkaha kasabadan duyulsa mesele değil, çünkü o da kasabada, kahkahayı duyma ihtimali olanlar arasında olmalıdır.

Kâtip, Eskicizade'nin en büyük hilesini öğrendikten sonra bile yüz çeviremez ondan… Çareyi kaçıp gitmekte bulur, bir daha dönmemek üzere İstanbul'a yollanır ki İstanbul'da da bulacaktır onu Eskicizade ve kasabadakinden çok daha iyi bir sofraya oturtacaktır. "İstanbul hâsılı bir alemdi. Yiyen, içen, gülen doluydu. Yemeyen, içmeyen, gülmeyen bir köşeye çekilmiş; yemiyor, içmiyor, gülmüyordu."(9) Hem yemeyen, içmeyen, gülmeyeni böylesine anlatıp hem de içlerinde olmak zor zanaat olsa gerek, zor fakat mümkün…

Eskicizadegiller dört başı mamur sofralarında "Yaşasın ticaret, yaşasın tüccarlar,"(10) der; cephelere giden genç şairler, genç yazıcılar "Harp yaşasın! Yaşasın harp! Harp! Harp!"(11) diye bağrışır, kasabalılar mütemadiyen Kütelamare ve Enver Paşa, der. Aydınlarsa hepsinden de yaralanır, lakin yarasına tütün basıp kendi sözünü bulmak ve söylemek zorundadır…

(1) Uyguner, M., Sait Faik Abasıyanık , (Ankara: Türk Dil Kurumu, 1983) s. 24.
(2) Sait Faik, "Üçüncü Mevki," Semaver-Sarnıç içinde, (Ankara: Bilgi, 2001), s. 72. ( Semaver 1. basım 1936, Sarnıç 1. basım 1939)
(3) Gülhan, Sait Faik Atölyesi, 14 Ocak 2006.
(4) Sait Faik, "Beyaz Altın," Semaver-Sarnıç içinde, (Ankara: Bilgi, 2001), ss. 152-3.
(5) A.g.y ., s. 150.
(6) A.g.y ., s. 153.
(7) A.g.y ., s. 150.
(8) A.g.y ., s. 152.
(9) A.g.y ., s. 157.
(10) A.g.y ., s. 154.
(11) A.g.y ., s. 157.

* www.uslup.org'tan yazarın izniyle alınmıştır

Diğer Denemeler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics