MaviMelek
Hermes Kitap
"Parçalar neredeyse kanatlar oradadır./Seninle geçirdiğim bütün beyaz anların toplamı bu sevgilim/kendimi bütünlemeyi beklerken diktiğim." Beyaz/Lale Müldür

[Öykü]"Sabah Yıldızı" | Mine Türkmen

Full Moon

"DÜNYA YENİDEN BAŞLASIN OYUNLARINA…"

Omzuma değdi babam. Ağır, kalınlaşmış parmaklarını bir arada tutan o iri eliyle değdi ve "Git" dedi… "hadi git, ara bul içinde hissettiklerini. Bundan sonra ben dahil kimse tutmayacak seni, ayağına dolaşan olmayacak hiç, sakın korkma. Sezgilerinin çağrısını dinle, sana mırıldandıkları ezgilere bırak kendini. Bulacağın, aradığın olsun. Sen bir Akdenizlisin, uzak kaldıkça yurdundan anlıyorum ki yaşayamıyor, hatta ölüyorsun."

Boğazın geri tepelerinden birinden yükselen evimizin, denize bakan balkonunda yüzüme rüzgâr değiyordu. Bana bilmediğim bir şeyleri hatırlatıyordu da ben hatırlamak istediklerimi henüz bilmiyordum. Deniz durmadan fısıldıyordu kulağıma, kokusunu takıyordu rüzgârın koluna, beni istiyordu. Gözlerimi ufuktan hiç alamıyordum. Son zamanlarda sabahın ilk ışıklarıyla dikildiğim balkondan ancak uykuya teslim olunca ayrılır olmuştum. Yemeden içmeden kesilmiştim. Bedenim kuruyor, kabuklaşıyordu. Babam çok haklıydı, çağrılar duyumsuyor anlamıyor; yaşayamıyor ölüyordum. Hatırlayıverdim.

Bu günlerin sonuncusunda, babam beni saldı ya, içim aydınlandı adeta. Ellerine sarıldım, öpeyim diye. Avuçlarına buladım yüzümü, sularda yüzümü yıkar gibi. Ellerinden bilindik bir koku çarptı yüzüme; babamın ve o bilinmez hayatının güzelim kokusu.

Ertesi gün balıkçıların denize ağlarını attığı vakitte başlayacaktım yolculuğa. Nereye, hangi yolla gideceğimi hiç düşünmedim. Günlük yığıntılardan salıverilmiştim ya; denize, göğe, ufka doğru yay gibi gerilip atılacaktım. Gerisi hiç önemli değildi. Bir yıldıza tutunacaktım geceden, sabah aydınlığında konacaktım yere yeniden. Henüz yola koyulmadan, bir damla gezinmeye başlamıştı bile bedenimde. Şifa niyetine ayaklarımın amansız, acılı nasırlarını yumuşattı, ellerimin kurumaktan kabuk tutan derisini suladı. Bedenim bir yeni doğan çığlığı ile merhaba diyordu, badem çiçeğine duruyordu dallarıyla, doğayı uyandırıyordu. Müjdeler olsundu, müjdeler; kalın duvarlar, dipsiz kuyular son buluyordu.

Ardından, bedenimi dal bilen çiçeklerin beyazlığı feraha boyadı her yeri.
İstanbul'dan nasıl geldim, yolda neler oldu hiç hatırlamıyorum. Adeta bir havai fişek gibi atıldım semaya, bin bir parçaya bölündüm. Bir yanım ufka battı, bir diğeri sarıya mora boyandı, bir yıldız olup soldu ve küllerini serpti dünyaya. Geçmişimi işte böyle geride bıraktım. Fişek coşkusunun koru geçti semadan bu yana. Usulca dokundu da gözümü açtım, sade ve tek ben olarak. Ayağımı bir uzattım, okyanusun lacivert suları kıyı başına sokuluverdi. Kalktım etrafa baktım, gri, koca taşlar, üzerlerinden denize özlemle eğilen dikenli çamlar, arkamda masmavi bir mağara, içinde denizden bir yatak… Ardımda bıraktığım hayatta yaşayamıyor olsam da bir türlü, orada ölüp burada doğmuş olmalı ya da denize uzaktan bakan balkonlu beyaz evi gördüğüm rüyamdan az önce uyanmış olmalıydım. Ellerim denizi kesen yüksek ve dik taşlarda gezindi, hepsiyle tanıştım adeta. Heyecanlı bir merakla ilk defa baktım her şeye. Alışık olmadığım onca güzellik içinde yürümekten yorgun düştüğüm bir anda buğday renkli kumlar sardı ayaklarımı, bıraktım kendimi sıcaklıklarına. Güneşten bir tutam aldı, sarmaladı beni, ince kum yatağımda, denizi ağarttı, rengini beyaza çaldı. Fora fora şımardığım oracıkta gün geceye düşünce ağzından geldiğim, mavi mağaraya döndüm. Geceyi denizden yatakta geçirecektim.

Başımı, mağaradan içeri sokar sokmaz, sevimli bir saksağan, yere eğilerek selamladı beni.
"Sen" dedi "Zaten burada doğdun ya, ondan yaşayamadın uzaklarda. Burada doğan buradan ayrılamaz. Beden değdi ya bir kere altın kumlara, serin sulara, unutmak mümkün olamaz."
"Burası neresi ki, annem beni bu ıssızlıkta nasıl doğurabildi?" diyecek oldum, bir sinir fırtınasına patladı saksağan. Ağzıma geri tıkıldı laflar; "Hiç, hiç… hiç sorulmaz zamansız sorular. Acele etme, cevaplar varsa seni nasıl olsa bulacaklar. Sen iyisi mi keyfine bak, ister dön dolaş, ister yat uyu. Biz sabah seni şarkılarımızla uyandırırız."

Mağaradaki deniz yatağı, kuş tüyünden de yumuşaktı. Yine de içim mağarada yatmaya elvermiyordu. Dışarıda yıldızlar örtecekti beni, sere serpe uyurken bana göz kırpacaklardı. Dışarı çıkıp adanın yakut yeşili taşlarından birkaçını sürttüm birbirine. Bir anda koca bir alev çıktı. Bu sefer alev eğildi önümde, selamladı beni. "Hoş geldin ey Mişa, hoş geldin yuvana, Hepa'dan selam getirdim sana bu geceni kutlu kılmaya. Sabah gözlerine ilk doğacak olan akşamdan kalma sabah yıldızı olacak, kim bilir ne rüyalar göreceksin, uçsuz bucaksız Samanyolu'nun altında. Tan vaktine kadar başında durup, etrafını aydınlatacağım ben burada."

Küçücük yuvasından doğan, görkemli ateşin güzelliğine hemen şarkılar düzmeye başladı ağustos böcekleri, bir telaş onu güneş sanarak. Ateş güneşe benzetilmekten pek bir keyiflendi, kendini meltemin ahengine teslim etti, kıvılcımlarını yıldızlara saldı… Üç yanı yüksek kayalıklarla bentlenmiş, şu birkaç adımlık kumsalda, çamlar denize eğilip yüzlerini yıkıyorlar, hüzünlendilerse iğnelerini denizin, lacivert sularına bırakıyorlardı. Denizse gümüş aynaya özenmişti iyice, tüm yıldızlar bir de ay üzerinden parlasın diye.

Her şey o kadar güzeldi ki, o gece gözlerimi kapayıp uyumaya kıyamıyordum. Denize uzaktan bakmaya dayanamadım da, birden kalkıp koşuverdim bağrına. Bedenimi serin sularına bırakıverdim, üzeri gümüş kaplı deniz gökle sanki bütündü. Suların içinde denize sarıldım durdum, yeni doğmuş bebeğin annesine sarılışı kadar candan. Öylece sarındım, sarmalandım, denizin ortasında kundağa alındım. Bir o yana bir bu yana yüzüyordum, denize o günün bütün heyecanlarını döküyor, denizin içinde sek sek oynuyordum. Bir an, dipten bir ışık parladı sonra sönüverdi derhal. O ki içime derinlerden bir çağrı bırakmış oldu çoktan. Derin bir nefes aldım, dalabildiğim kadar diplere dalacaktım. Güneşin üzerinden kayalı beri, sularını bir hayli serinleten denizin karanlık dipleri, her kol çırpışımda daha bir serinletiyor, tenimi çimdikliyordu. Suyun içinde gözlerimi açtım. Gözümün önünde bir çift göz belirdi. Öylesine sonsuz, öylesine büyülü, en derin okyanuslardan da derin, billur ve lacivert gözler… Babamın okyanus gözleri geldi aklıma ya, bu onlardan kat be kat güzeldi. İnsanın kanını dondurup, etrafını ışıldatan ışık enginiydi. Bir an sonra denizin dibi, karanlığına geri döndü. Kalbimin heyecandan deliye dönüşü kaldı bir tek bana, yoksa derinlikten sarhoş oldum da hayal gördüm sanacaktım.

Mağara önündeki ateşin başına döndüm, o aynı güzellikte gökyüzüne kıvılcımlarını hediye etmeye devam ediyordu. Üstelik hiçbir şeyi kor etmeden, hiçbir şeyi küle döndürmeden, öylece taşların arasından yanıp duruyordu. Etrafında dönüp duran birkaç ateş böceği, kendi arkasını aydınlatarak karanlığı kırmızıya boyuyordu. Bedenim o garip yüzüşün yorgunluğu ile ağırlaşıyor, göz kapaklarım kapanıyor ve sanki açılmak istemiyorlardı.

Binlerce yıldır, bir yandan gece, öte yandan da gündüz tutulup gökte birleştiriliyordu, şafakta. Ancak bu defa, ateşin dediği gibi, akşamdan kalma sabah yıldızı duruyordu bir tek gökyüzünde, diğerleri çoktan karanlık tarafa geçmişti. Sabah ışımaya koyulmuştu. Sulara gömülü kalmış taşların arasından ağır ağır atılan adımların sesleri geliyordu kulağıma. Sanki denizin içinde deniz yürüyordu. İyice baktım sesin geldiği yere. Bir kadın gördüm, saçları bedenince uzayıp denize varan, ayakları deniz olan. Bedeni su gibi şeffaf. Bu tuhaf durum karşısında ürpertimi duyar duymaz bana çevirdi, su gibi aziz bedeneni. Gözleri bana yine o heyecanı verdi. Hayran olduğum okyanus lacivert gözler yine karşımdaydı.

"Doğru" dedi pamuktan yumuşak, ipekten kaygan sesiyle, "dün akşam göz göze gelmiştik seninle." Nutkum tutulmuştu, kalbim yerinde duramıyordu.
"Şaşırma o kadar. Gördüğündür karşında olan; ben denizim, deniz bendendir. Önüm ardım yoktur benim. Bir yerden gelmemiş, bir yere gitmeyenlerdenim. Ben Tetis'im…
Bu kayalık, senin doğduğun gibi çalındığın evin. Kimseleri annen yerine koyamayışın; bilinmeyenin yakanı hiç bırakmayan sevgisi hep bundandır. Ah, insanlar hâlâ ne hatalı…"

"Bu mümkün değil ki!" diye haykırdım. Su insan bedenine bürünmüş, bir de dile gelmiş konuşmuş, mümkün mü hiç? Pek şaşırmadı Tetis isyanıma.

"Bir yıldız gibi kayarak, buraya düştüğüne, mağarada seninle konuşan saksağana inandın da şimdi nedir bu kadar inanılmaz olan? Karanlık seni tüm diğer insanlar gibi zapt etmiş olabilir mi? İnanamam buna. İnsanlar binlerce yıldır hayal etmeyi bıraktı. Sonrasında Olimpos'ta şenlikler sustu, insanlar tanrılara sırtını döndü. Tanrılar da dünyadan el ayak çektiler zamanla. O esnada belki bilemedi insanoğlu, asıl küstüğünün kendi hayalleri olduğunu. Bir daha hiçbir ölümlü dans edemedi tanrısıyla. Yeryüzü koca bir hayal kapanına dönüştü zamanla. Şimdi hayallerin yok oluşundan, hayatın bunca kararmışlığından sonra, dökülen gözyaşları ne fayda… Dünyayı ve insanlarını yeniden yunacak olan hayaller ve masallar. Ne dersin artık sizlerden çok mu uzaklarda tüm bunlar? İsterim ki, bundan sonra sen bir masal anlat insanlara, onlara eski hayallerini hatırlatan. Çünkü sen Akdeniz'in oğlusun. Babanın gözlerindeki lacivert, ona benden kaldı. Anlat insanlara, yarı tanrılık ödünç alınabilir tanrılardan. Öyle güzel anlat ki, sana göz değdiren, insanlığın bin yıllık efsanelerini hatırlasın. Kendi içinde bilip de unuttuğuna yeniden kavuşsun. Böylece tanrılar Olimpos'a geri dönsün, şenlik ateşleri yeniden yanar olsun, dünya yeniden başlasın oyunlarına…"

Tetis yüzümü elleriyle kavradı. Bana dokunduğu anda bedenim toprağa kök saldı, ayaklarım yeşerdi altımda. Bedenim kabuk bağladı. Sağ tarafım badem, sol tarafım erik çiçeklerine büründü. Bir yanımı beyaz, bir yanımı pembe kelebekler boyadı. Bin yıllık bir ağaç olup kök saldım, denizden yükselen kayaların yamacına. Ama ne benzersiz bir ağaç! Sonrasında sandallarla geldi insanlar, kurdele bağladılar dallarıma, karşımda saatlerce oturup hayran kaldılar badem ve erik çiçeklerinin tek gövdedeki birlikteliğine. Tetis'in dediği gibi bir göz değdiren dallarıma, hayallere daldı karşımda. Yeryüzünde daha önce karşılaşmadıkları güzellikleri gördüler, kalplerinden yol alan hayallerinde. İçleri yumuşadı, kalpleri sevgiyi hatırladı. Çünkü yeni yeni görüyor olsalar da, güzellik her zaman sevgiyi hatırlatırdı. Onlar karşımda hayallere daldıkça ben köklerimi daha bir toprağa, dallarımı daha bir yukarılara saldım. Ve gün geçtikçe daha bir güzelleştim. Ne de olsa biliyordum ki, hayallerine geri döndükçe insanlar, hayat yunulmaya yeniden başlayacak ve dünya elbet bir gün yeniden güzel bir yer olacak.

Sayı: 30, Yayın tarihi: 23/09/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics