MaviMelek
"Ölümü bilerek yaşamak istemiyorum Olric. Yaşamanın anlamını bilmek için, ölümün anlamının karanlıkta kalmasını istemiyorum." - Tutunamayanlar / Oğuz Atay

[Öykü]"Sabah Kahvaltısı" | Barış Safran

Sabah Kahvaltısı | A. Atıl Akar

"BİR DAHA HİÇBİR ŞARKI
O KADAR NEŞELİ ÇALMADI"

Çok uzakta bırakılmış bir kadınla yaptığımız, uzun, upuzun sabah kahvaltıları vardı aklımda bu sabah kahvaltıya oturduğumda. Geceki sevişmemizin tüm kokuları üzerimizdeyken uyandığımız sabahlarda yaptığımız. Bütün bir hafta sabırla beklerdik sarmaş dolaş uyandığımız o hafta sonlarını. Hiçbir gereği olmadığı halde, ilk önce ben, erkenden uyanırdım o sabahlarda. Bir önceki gece içilen şarapların akşamdan kalmalığı, hafif baş ağrısı ve o tatlı mayhoşluğuyla.

Usulca, uyandırmamaya çalışarak öperdim; göğsümde, tam kalbimin üzerinde huzurla uyuyan o kadını. Usulca, uyandırmamaya çalışarak sıyrılırdım yataktan. Bir kahve yapar, bir sigara sarar, onu seyre dalardım içerken. Kırmızı perdeden sızan güneş ışığında, daha bir farklı, daha bir güzel görünürdü yüzü, vücudu. Perdeden sızan güneş ışığında, daha bir farklı, daha bir güzel görünürdü o yatak odası, o ev, o hayat…

Ben, onu izlediğim o dakikalarda, onun aslında uyanmış olduğunu bilirdim yüzündeki belli belirsiz mutlu gülümsemesinden. O, orada onu izlediğimi bilirdi, burnuna gelen kahve ve sigara kokularından. Bu, ikimizin de oynamaktan çok hoşlandığı ve zamanla bir ritüel haline gelen oyunlardan biriydi aslında. Hiçbir zaman sıkılmayacağımıza inandığımız ve yitirdiğimizde özlemle anımsadığımız ritüellerden.

Sonra çayı demler, ekmek, gazete ve daha ne lazımsa almak için dışarı çıkardım. Ağır ağır yürürdüm mahalle bakkalına doğru, tüm o sabahın ve güneşin tadını çıkararak. Ağır ağır yürürdüm, aklımın bir köşesi o yüzde, o vücutta, o yatak odasında takılı kalmış. O yatak odası ki, o ilişkide, yalnız ve yalnızca ikimize ait kutsal bir mabetti aynı zamanda. O ilişkide, sonraki dönemlerde bir yandan hayatın getirdikleri, bir yandan da bencillikler, karşımızdakinin iyiliği için söylediğimizi düşünerek kendimizi avuttuğumuz yalanlar ve ihanetlerle bir gün sona erecek olan o ilişkide, ne o kadın ne de ben, bir başkasını sokmaya cesaret edemeyecektik hiçbir zaman oraya. Bir başkasını, bir başka hayatı davet etme saygısızlığını göstermeyecektik ikimiz de o mabede. Yıllar sonra, bir başka kadını o evde ağırladığımda, “hem de bizim yatağımızda” klişesinin ardındaki duygu yoğunluğunu anlayacak, dahası hak verecektim içimde ince, garip bir sızıyla. İçimde ince, garip bir sızıyla, o yatak odasının kapısını sıkıca kilitleyecek ve içeride tadilat olduğu yalanını söyleyecektim… Karşımızdakini kırmamak adına söylediğimize inanarak, inanmayı isteyerek kendimizi avuttuğumuz yalanlardan.

O ilişkiden, bencillikler, yalanlar, ihanetler kadar, fedakârlıklar, acımasız dürüstlükler, gereksiz sadakat gösterileriyle de yıpranan ve yıpratan o uzun, o upuzun ilişkiden yıllar sonra aynı yolda yürürken, tüm bunları düşünecektim işte, içimdeki o ince, garip sızıyla. Bir zamanlar bakkaldan döndüğümde beni beklerken bulacağıma emin olduğum o kadını, o yatak odasını, o hayatı…

Kuşların cıvıldadığı, kaldırımlarındaki zeytin ağaçları ve kenarlarındaki gül bahçeleriyle, sanki benim için, benim o sabah yürüyüşlerim için süslenmiş olan o keyifli yolda, evden bakkala kadar olan o kısacık yolda bile sabırsızlanırdım beni bekleyen kadına duyduğum kavuşma özlemiyle. Bakkaldan çıkar çıkmaz bir sigara yakardım sabırsızlıkla, eve gidene kadar biteceğinin bilinciyle ve beni bekleyen o kadının “aç karınla” içtiğim için biraz üzüleceği, şefkat ve sevecenlikle sitem edeceği düşüncesinin yüzümde yarattığı o gülümsemeyle.

Bakkala giderken yol kenarındaki o bahçelerden gözüme kestirdiğim en güzel gülü koparırdım onun için dönüş yolunda. Döndüğümde, daha anahtarımı çıkarmama ya da zili çalmama fırsat bırakmadan kapıda karşılardı beni; güler yüzle karşılardı, onu sevimli gösteren o çarpık dişleriyle. Elimdeki gülü görünce daha bir büyürdü gülümsemesi, daha bir ortaya çıkardı çarpık dişleri. Özenle taradığı saçlarından, değiştirdiği kıyafetlerinden ve yaptığı hafif makyajdan anlardım, ben evden çıkar çıkmaz onun da yataktan fırladığını. Ben evden çıkar çıkmaz onun da yataktan fırladığını, salonun ortasındaki yemek masasında özenle hazırlanmış olan kahvaltı sofrasından anlardım.

Çiçekler hiç unutulmazdı o masada, bir önceki gün hepsi kendisine âşık olan öğrencilerinden birinin verdiği ya da arka balkonun altındaki bahçeden aceleyle toplanmış çiçekler… Kimi çiçeklerin sadece dağlarda, yükseklerde yetiştiği, dahası her yüksekliğin kendine göre bir çiçeği olduğu söylenir. Özel, çok özel kokulara sahip o çiçekler, o dağlara gitmeyenlerin hiçbir zaman dokunamayacakları o çiçeklerle ilgili söylenenler, söylentilerin ötesinde düpedüz gerçektiler. Biz o kadınla bu gerçeğe birlikte şahit olmuştuk uzun bir Karadeniz gezisinde. Herkesin durduğu yerde, biz tırmanmaya devam etmiştik ve her tırmanışımızda, sırayla yedi tane göl karşılamıştı bizi… Ve en sonunda, zirveye, o yedinci göle ulaştığımızda, önce o çok özel kokulara sahip çiçekler karşılamıştı bizi. Ve sonra göle baktığımızda, hiç evrimleşmemiş gibi, ilkel çağlardan günümüze hiç değişmeden kalmışlar gibi görünen o balıklar. Hiç değişmeden kalan balıklar ve çiçekler… Bir gün o dağlara gideceğim, o balıklar, o çiçekler için gideceğim dersiniz. Onların hep orada durduğunu ve hep orada duracağını bilirsiniz, buna tüm kalbinizle inanırsınız çünkü. Ertelemelerimizin, ertelerken de o anları yavaş yavaş, durmaksızın yitirişimizin nedeni de bu inanç galiba biraz da. Bu inanç… ama aynı zamanda da yanılsama. Çiçekler, tüm yeniden doğumlara karşın, zamanın akışında, doğanın yıpratıcılığında ve çoğu zaman da insanların müdahalesiyle, hep o yerlerde, o düşlenen yerlerde yitiriliyor çünkü. Çünkü o çiçekler ne kadar gerçekse, bazı türlerin neslinin tükenişi de o kadar gerçek. Birilerinin bir yerlerde hep durduğuna, hep duracağına inanılmak isteniyor, birileri bir yerlerde durmaksızın yitirilirken. O dokunuşlar başkalarının oluyor, gerçek dokunuşlarınızı o dağlara gitmeyi erteledikçe yitiriyorsunuz. O dağlara gitmeyi erteledikçe yitiriyorsunuz, esmer adamların durmadan kazdığı o dağlara. O dağlara gitmeyi erteledikçe başka türlü eksiliyorsunuz, giderek tükenen ve tüketen bir hikâyeye, yavaş yavaş giriyorsunuz. Geriye o çiçekleri gerçekten bilenlerin gülümsemesi kalıyor. O çiçekleri âşık oldukları öğretmenleri için yüksek dağlardan toplayan o öğrencilerin gülümsemesi…

O öğrenciler ki, onca şefkat, sevecenlik ve annelik duygusunun yanı sıra, gözlemledikleri asalet, nezaket ve zarafet karşısında, âşık olmaktan başka hiçbir şansları yoktu. Şimdi her biri kim bilir nerelerdeydiler? Ve acaba hepsi hatırlıyor muydu hâlâ, pek çok temel bilginin yanı sıra, ilk aşkı da öğrendikleri o şefkat dolu öğretmenlerini?.. Ve o arka bahçe ki, kendisinden çiçeklerin toplandığı o ilişkinin acelecilik ve özensizlikten yitip gitmesi gibi, tüm bitkileriyle solup tükenecekti zamanla.

Karşılıklı kahvaltı masasına oturduğumuzda, neşeli sabah şarkıları çalıyor olurdu arka fonda ya da o sabahlarda onunla birlikte dinlediğimiz her şarkı, o güzel günlerin anısına, bana öyle geliyordu şimdi… O neşeli sabah şarkıları eşliğinde birbirine âşık iki insanın karşılıklı, hiç acele etmeden yaptığı, alabildiğine tadını çıkardığı, uzun, upuzun bir kahvaltı faslı başlardı sonunda. Önümüzde açık duran televizyonla ikimiz de ilgilenmezdik pek. Bir yandan o mis gibi kokan tavşankanı çaylarımızı yudumlarken, bir yandan da o günün gazetelerine göz gezdirir, ilginç bulduğumuz yazıları paylaşırdık birbirimizle. O, günlük burç fallarımızı okurdu hemen, yüksek sesle ve büyük bir merak ve heyecanla. Yüksek sesle ve büyük bir merak ve heyecanla, geleceğimizle ilgili bin türlü yoruma ve hayale dalardı o fallardan yola çıkarak, yıllar sonrasına uzanan. Bense kültür/sanat sayfalarını inceler, o akşam ve o hafta katılabileceğimiz etkinliklerden bahsederdim ona. Ona hayalci, banaysa gerçekçi yaftasının yapıştırılabileceği bu basit tercihlerimiz bile, bu anlamsız etiketlerin ötesinde, aramızdaki o çok önemli anlayış ve tercih farkını, zaman ufkuna dair seçimlerimiz arasındaki o farkı, er geç bu ilişkinin biteceğine, bitmek zorunda olduğuna işaret eden o uçurumları anlatmaya yetiyordu aslında. Ben yalnızca o günü, o akşamı ya da o haftayı düşünebiliyordum en fazla. Oysa ayları, yılları hatta benimle birlikte geçirmek istediği bütün bir ömrü hayal ediyordu.

Şimdi... o artık yok, ve bir daha da olmayacak.
Uyandığım hiçbir sabah o şarapların akşamdan kalma tatlı mayhoşluğuyla karşılamıyor beni.
Hiçbir güneş ışığında, öylesine güzel görünmüyor hiçbir yüz ve hiçbir vücut.
Öylesine güzel görünmüyor artık hiçbir yatak odası, hiçbir ev ve hiçbir hayat.
Oynadığım hiçbir ritüel, öylesine hoşuma gitmiyor.
Yürüdüğüm hiçbir yolda kuş cıvıltıları, güneş, zeytin ağaçları ve gül bahçeleri öylesine tat vermiyor.
Çünkü hiçbir öğretmen, onun kadar şefkatli, sevecen ve anaç olmadı bir daha.
Bir daha hiçbir şarkı, o kadar neşeli çalmadı.
İçtiğim hiçbir çay, öyle mis gibi kokmadı.

Şimdi!.. Onsuz yaptığım bu kahvaltıda, sivri tepesini çay kaşığıyla ezerek ufaladığım ve soyduğum az pişmiş yumurtamın beyazını yedikten sonra, turuncu, muhteşem sıvısına ulaştığımda aklımdan geçen tek şey, bir karabiber tanesi gibi sarıya süzülmek ve bu acı dinene kadar orada gizlenmekti. O sıcak pelte beni bir cenin gibi saracak, sarmalayacak ve onaracaktı. Sonra bin bir güçlükle zara tutunarak yukarı tırmanacak ve ihtiyacım kalmadığında, suyla yıkanıp üzerimdeki koruyucu rahimden kurtulacaktım. Keşke böyle sıyrılabilseydim düş kırıklıklarının, yasak aşkların ve yoğun duyguların, içinden çıkılması güç bir şeytan üçgeninde alabildiğine sergilendiği heyecan dolu ve karmaşık ilişkiler yumağının bu sarsıcı öyküsünden. Keşke özel olabilseydim; kontrollü, kusursuz bir vücut ve ruhla… Ama artık sıradanım ve sürünüyorum yeşil kaygan derim güneşin altında parlayarak. Yeraltı dehlizlerini dolaşıyorum beyaz, yumuşak karnım toprağa dokunarak. Yüzeye çıkmaya korkuyorum gözlerim ışıktan kamaşarak. Ait olmadığım topraklarda dolaşıyorum şimdi, insanları korkutarak.

Evet… o artık yok, ve bir daha da olmayacak.
Çünkü hiçbir kadın, hiçbir erkeği…
Ve hiçbir erkek, hiçbir kadını…
Öyle sevmedi bir daha.

O artık yok… bundan sonra da olmayacak. Sözcüklerde, o hayallerle beslenen sözcüklerde yaşayabilecek ancak. Biliyorum.
~~~

Sayı: 44, Yayın tarihi: 02/02/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics