MaviMelek
Hermes Kitap
"Yaşamında bir şey patlasa, etkisi nereye kadar varabilir ki –ancak senin yaşam alanın içinde yayılabilir titreşimleri: 'dışarı' çıkamaz ki…" de ki işte / Oruç Aruoba

[Öykü]"Saatler: Zaman Üzerine" | Erinç Büyükaşık

Saatler: Zaman Üzerine | Genco Demirer

"ZAMAN BİR OLASILIKLAR ZİNCİRİYDİ"

Saat ikiyi çoktan geçti. Kol saatindeki akrep ve yelkovandaydı aralıksız gözleri. Evin içindeki bekleyişi sırasında masa saati, duvar saati ve kol saati arasındaki amansız rekabete şaşkınlıkla bakıyordu. Her biri ayrı zamanı gösteriyordu, her birinde akrep ve yelkovan başka bir yönü takip ediyordu. Günlerdir vazgeçemediği bu zaman oyununda işin tadını kaçırmış, ansiklopedilerde, odasında kitaplığının yanında üst üste yığılmış bilim dergilerinde insanlığın zamana dair öyküsünü de araştırmaya başlamıştı. Köstekli saatler, eski güneş saatleri, büyük duvar saatleri, meydanlara adeta kendi hükmünü ilan eden anıtsal saatler… Her birinin fotoğraflarıyla meşguldü kafası bugünlerde. Neden zamanı bilmek zorundaydı insan? Saatin iki olduğunu bilmeseydi ne değişecekti insanlık adına? Hangimiz biliyorduk yazının, ateşin hangi saatte bulunduğunu insanlık tarihinde?
Dolabına iliştirdiği yazıdaki altı çizili şu sözleri yeniden okumak istedi:
"…Yani zaman akışı sürekli bir akış değil kesikli/titreşimli bir akıştır. Her bir AN bir dalga vuruşunu ifade eder. Aslında zaman'ın fizik yapısıyla ışık enerjisinin fizik yapısı arasında doğrudan benzer bir ilişki vardır. Bu gibi zaman akımının kendisi de hem dört boyutlu bir bakış açısında kendi içinde kesiksiz bir bütünlüktür hem de üçboyutlu bir bakış açısı içerisinde parçacıklı/kesikli bir akıştır. Bu durum ışığın bir parçacık akımı mı yoksa sürekli bir dalga akımı mı olduğu sorusuyla benzer bir tartışma sorusudur. Hatta aynı meselenin bir diğer şeklidir desek de yanlış olmaz. Çünkü zaman akımı ışık enerjisiyle fiziksel ve matematiksel bir bağa sahiptir. Hareket, zaman ve mekân içinde tanımlanır. Zaman ise, mekânı (uzayda bir noktayı) temsil eden enerji dalgasının dördüncü boyut çizgisi boyunca yer alan önceki ve sonraki salınım değerlerinin bir toplamıdır. Geçmiş - gelecek ve şimdi olmak üzere üç zaman dalgası vardır."
Gelmemişti. Söz verdiği saatte kapısını çalmamıştı. Saatlerdir gözleri her biri birbirinden bir iki dakika farklı olan odadaki saatlerdeydi: masa saati, duvar saati, kol saati… Tik tak sesleri arasında odada bir uçtan bir uca yürüyordu. Televizyonu açıp oradan da saati kontrol etmek istedi. Sonuçta o saatin daha güvenilir olduğu kesindi. Okuduğu kitaplarda yazılanları düşündü zamana dair. Göreliydi zaman, insan algısı zamanı bir koşturmacanın parçası kılmıştı. Sinemalar belli saatlerde gösterim yapardı, tiyatrolar belli, okullar belli saatlerde öğrencilere kapısını açardı. Saat sekiz oldu mu sınıflarda çantalı kalabalıklar kitaplarını, defterlerini sıralara yerleştirirdi. Zaman bir olasılıklar zinciriydi, yaşamlarımızın sınırlarını çizen saniye, dakika ve saliseler…
Sabah saat yedide başlıyordu uyanma serüveni. Çalar saatinin acı sesiyle uyanıp apar topar giyinir, çapaklanmış gözlerine aynada bakıp, alelacele yüzünü yıkar, kentin koşturmacasına hazır ederdi kendisini. Saat 7.15'te giyinmeye başlardı. Gömleği, kravatı, pantolonu isteksizce kalkardı yerinden kendi çabasıyla. İşe varışı 7.58'i bulurdu çoğu kez. Bir çay, sigara içip güne hazırlanmanın sancılı serüvenine alıştırırdı kendisini. Saat 7.50'de geçerdi onu işine götüren otobüs. Dakika şaşmazdı adeta. Durağa vardığında saat 7.52 ise, anlardı kaçırdığını, saatte bir geçen bu otobüsü. Bir an ansiklopedilerde sıkça karşılaştığı "kozmik zaman"la kol saatindeki zamanın arasındaki kopmaz bağları düşündü. Uzayda küçük bir nokta olmanın dayanılmaz ezikliğiyle bu milyonluk kentin içindeki bir tek olmanın ezikliği arasında da kopmaz bağlar olmalıydı. Tekrarlayan hareketleri kontrol altına alma isteğiyle yaratılmış bir olguydu zaman. Saatlere yerleştirilmiş mekanizmalar akrep ve yelkovanın birbirini izleyişini belirliyordu. Eski saatlerdeki sistemle yeni saatler arasındaki büyük benzeşimi kavrıyordu o an. Eski zaman insanıyla uzayı fethetmiş insan arasındaki bitmeyen bir süreklilikti adeta bu saatler.
Okuduğu kitaplardaki insanın zamanda yolculuk tasavvurunu tasarladı zihninde bir an. Noktalara inanmaz olmuştu yaşamında. Mutlaka virgüllere yer olmalıydı her biten tümcenin ardından. "Otobüs durağına doğru yürüdü virgül saatine baktı virgül havada yağmur hafif hafif atıştırıyordu virgül daha gelmemişti otobüs virgül her zaman beraber yolculuk yaptığı bir iki lise öğrencisi de yeni uyanmış olmanın bezginliğiyle bekliyordu durakta virgül" Noktalara belirlediği göreliliği yadsımak olurdu. Zaman bir olasılıktı. Beklenilmeyenin beklenilenle çatışması veya uzlaşmasıydı belki de.
Otobüse bindiğinde arka koltuklarda oturan fötr şapkalı yaşlı adamı uzun süredir Galatasaray'daki uğrak mekânı olan sahaflarda gördüğünü fark etti. Neredeyse her hafta sonu kitapların ilk baskılarını bulmak isteğiyle uğrar olmuştu sahafa. Bu yaşlı adamın da eski gazeteleri sahaftan uygun fiyata aldığını görmüştü: 50, 60, 70'lerin Vakit, Akşam, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinin yaprakları sararmış baskılarını bir poşete özenle yerleştirir, zaten her an parçalanmaya hazır sararmış yapraklarına zarar gelmesin diye uğraşırdı. O Kırmızı ve Siyah'ın 1940 baskısına ulaşmanın keyfini yaşadığı sırada dükkândan çoktan çıkma hazırlığındaydı. Birkaç defa bu dükkânda göz göze geldikleri, hatta tanışık gibi yaşlı adamın içten selamıyla karşılaştığı oluyordu.
Yine de otobüse bindiğinde tanımamazlıktan gelmişti bu yaşlı adamı. Bu adamın ineceği durağa gelmeden kendi zaman dilimine nokta koymasını da ummamıştı. Yaşlı adam saat 7.57'de durağa yaklaştığında adam anlayamadığı bir sancıyla yere yığılıvermişti. Otobüsteki kalabalık otobüs durağa yaklaştığında korkuyla adamın başında toplanmıştı. Nefes almadığını fark ettiklerinde otobüsteki birkaç kişi çoktan "Allah taksiratını affetsin" diyerek bu kaçınılmaz ölümü onaylamıştı. Ölü bedendeki solgun ifade, kırlaşmış saçları, çökmüz göz altlarına rağmen gözlerindeki ışııltılı ifadeyi anlamaya çalıştı kaçamak bakışları arasında. Farkında olmadan bu cesede içten içe bir yakınlık, sevecenlik duyumsamaya başlamıştı.
Telaştan öte kalabalıkta bir kabullenme ve merak duygusu egemendi. 7.59 olarak belirlenmişti ölüm saati bu adamın. O ise işe geç kalmakta olduğunu düşünerek ölümü, otobüste yaşananları hiçe saymak istercesine otobüsten inmek istiyordu. Arkasında bir noktayı bırakırsa yine de virgüllerin yaşama şansı olurdu tümcelerinde. "Yaşlı adam durağa yaklaştığında düğmeye basmıştı virgül kalbindeki sancıyı fark ettiğinde çoktan dengesini kaybetmiş ve yere düşüvermişti virgül" Böyle devam etmeliydi tümce. Belki de çevresinde toplanan meraklı kalabalığa "Bir şeyim yok, ölümde alay etmek istedim sadece," demeliydi alaycı bir ifadeyle. Kurmaca bir öykü yaratmak istedi, insanların otobüsteki bu ölü bedene karşı meraklı bakışlarını fark edince. Ölüm saati bile belliydi artık. Einstein'ın evrenin üç boyutlu olduğu, dördüncü boyutun zaman olduğunu söylediği kuramını gözden geçirdi zihin haritasında. Değişmeyen değişimleri anlatıyordu zaman. Ölümün bile bir değişmeyen olduğunu bilerek oradan uzaklaşmak istemişti o da. Bencilceydi belki de. Gözleri bir an yaşlı adamın iç cebinden çıkan deftere ve siyah beyaz vesikalık fotoğrafa ilişmişti otobüsten inmek ve inmemek arasındaki tereddütü sırasında. Otobüsteki bir iki kişinin işlerine zamanında varamama telaşıyla şoföre "Saat 8'de işte olmam lazım. Geç kaldık şoför bey?" demeleriyle irkildi adeta. O da geç kalmıştı işine. Ne olabilirdi ki. İşyerindekiler bilirlerdi onun dakikliğini. "Birazdan ararım işyerini" diyerek erteledi otobüsten ayrılma saatini. Otobüsün arka kapısından inerken yere yığılmış bu adamın ölü bedeninde kendince bir öykü aramaya koyulacaktı. Yaşlı adamın ceketinden çıkardığı cüzdanı karıştıran genç çocuk, adamın Şişli'de saatçilik yaptığını söylediğinde adamın öyküsünü daha fazla kavramak istemişti. Yere yığılan bedeninin yanında gördüğü kırık köstekli saate de hayranlıkla bakıyordu o an. Saatlerle kurduğu bağ daha yakın kılmıştı ölüyle onu.
1940'tan bu yana baba mesleği olan saatçiliği büyük bir tutkuyla yapıyordu. Babasının köstekli saatlerine, evdeki dede yadigârı duvar saatine ve saatlerin başlangıçta anlaşılmaz görünen mekanizmasına gizliden gizliye hayranlık beslerdi. Ev saatlerle yaşardı adeta. Takvimler, saatler, gazetelerin üzerindeki tarihler, kısacası zamana dair her ayrıntının çocukluğundan beri ilgi çekici bir yanı olmuştu. Dünyayı sarsan olayları, tarihleri küçük bir deftere not alma alışkanlığı, çocukluğunda başlamıştı. "Ekim Devrimi: 1917" yanı başında, "Cumhuriyetin İlanı: 1923" yazısıyla birlikte defterin ilk sayfasında yer alıyordu. Onların da yanı başına kabataslak bir saat çizmişti. Akrep ve yelkovanlarını da yerleştiriyordu. O satırı saat kaçta yazdığını not alabiliyordu böylece. "Hiroşima'ya atom bombasının atılması: 1946" yanı başında ise "Deniz Gezmiş'in İdamı: 1971". Sayfalarca tarih ve olaylar sıralanmıştı deftere belli bir süreklilikte. Eşiyle evlilik tarihi, çocuklarının doğumu, emeklemeye başlaması, 1971 Askeri Darbesi'nin yanı başında yazılmıştı. Sayfalar boyunca anlamlı anlamsız tarihler sıralanıyordu. Karısını yitirdiği tarih gazetedeki ölüm ilanıyla iliştirilmişti. Akrep ve yelkovan hüzünle bakıyordu adeta bu sayfada. Defterin sonlarına doğru "1977 1 Mayıs Katliamı" yazıyordu. Yanı başında ise bir başka gazete ilanını iliştirmişti. "77 Mayısında bir oğlumuzu ölüme armağan ettik. Onlar ki güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya…" Ölüm ilanı oğluna aitti. Eski bir vesikalık fotoğraftaki dinç, yakışıklı, yirmisinde bir delikanlının siyah beyaz fotoğrafu duruyordu yanı başında. Yaşamına dair her ayrıntı bu deftere sığmıştı adeta. Defterde sararmış gazete küpürleri de yer alırdı. Sahaftan aldığı gazetelerden kesilmiş bu haber küpürleriyle adeta kendi geçmişini kayıt altına aldığını düşünüyordu. Evlendikleri yıldan bu yana oturdukları Tepebaşı'ndaki apartmanın bu dairesinden çıkmaz olmuştu son yıllarda. Dükkâna uğradığı bir iki gün de çırağına tembihler, yapılacak işleri sıralar, dükkândan çıkıp Taksim'e gelir, İstiklal'in bitmez tükenmez kalabalığında camekânlara şöyle bir göz atarak kaygısız bir biçimde arşınlardı bu caddeyi. O gün de Galatasaray'dan Tünel'e doğru yürümeyi tercih etmiş, aylardır uğramadığı Saint Antoine'da bulmuştu kendisini. Karısı ve oğlu için dilekte bulunmak ve mum yakmak istiyordu. İçeri girdiğinde, Pazar ayinlerine uğramadığı için onu dikkatle süzen papazdan gözlerini kaçırmaya çalıştı. Utangaç bir tavırla kilisedeki Aziz Antoine'ın camekân içindeki heykeline baktı. Heykelin yanındaki pirinç levhada yazılı şu cümle dikkatini çekmişti: "Ey Rab! Mum tek başına dua etmez, yine de lütfet!" Oğlu ve eşi için yıllardır dua etmesinin bile onda artık bir kayıtsızlaşma yarattığının farkındaydı. Yaşadığı anların, geçmişin saati saatine kaydedilmesi gerekiyordu, gelecekle ilgili düşlerin yitip gittiği yerde, geçmişin güzelliği yücelmeliydi. Ölümler bile geçmişe ait olduğu sürece kabul edilebilirdi. Aziz Antoine heykelinin tam karşısında yer alan İsa Peygamber tasvirine doğru ilerledi bunları düşünürken. Ölümü seçmek, çarmıha gerilmek, din adına kutsallaşsa da onun da ölümümün sıradan bir yok oluş olduğunu düşünüyordu. Tarihi sıfırlayan bir ölüm.
Kiliseden çıktığında kimsenin dikkatini çekmememiş olmanın huzuruyla evine doğru yol almayı düşündü. Odakule'den ilerleyerek Tepebaşı'na varmak üzereyken köstekli saatini çıkarıp bu ânı da kaydetmenin gereğine inandı. Yıllardır uğramadığı bu kiliseye gidip inanmadığı bir tanrıya yakarmıştı geçmişi adına.
Eşini, oğlunu yitirdikten sonra hayata küsüvermişti adeta. Eski gazetelerin ve dükkândan getirdiği bozuk saatlerin masanın üzerine yığılı olduğu odasından hiç çıkmıyordu. Siyah beyaz aile fotoğraflarının her birinin arkasına tarih düşme alışkanlığı da kazanmıştı. "İstanbul, 13 Ekim 1960", "1 Nisan 1970"…
Saatleri tamir etmeye çalışıyor, gazetelerden kestiği haberlere tarihler düşerek duvara yapıştıyordu her birini. Duvar gazete haberleri, fotoğraflar ve takvim yapraklarıyla dolmuştu. Dededen kalma eski duvar saati ise, arada dursa da tik taklarıyla varlığını hep hissettiriyordu. Oğlundan kalan kitaplar masanın bir köşesinde yığılmıştı. Gözleri o kitaplar arasında geziniyordu. Özellikle oğlunun altını çizerek okuduğu felsefe kitabına gözü ilişmişti. "Zaman döngüsel değildir. Zamana insanlar müdahale edecektir. Ekmek ve hürriyetin günleri yakındır." yazıyordu altı çizili satırlarda. Yanına da bir not düşülmüştü kırmızı tükenmez kalemle: "Zaman insanın ta kendisidir." Bu sözdü onu geçmişin ırmağına iten; büyüleyiciydi geçmiş, oğlunun ilk "anne" dediği gün, yürümeye başladığı yıl, ay, saat… Üniversiteye başladığı, kendisine ülkenin geleceğine dair telkinlerde bulunduğu büyük adam yılları… Gözlerinden süzülen yaşlara rağmen düşünmek istiyordu düne dair tüm ayrıntıları. Yarına dair beklentisinin kalmadığını biliyordu. O halde bu kitaplar, fotoğraflar, gazete haberleriyle yaşamayı öğrenmeliydi. Oğluna saatin kimyasını anlatmaya çalıştığı yılları düşündü. O büyük mekanizmayı. "Zamandan korkmamak gerek, zamanı anlamak gerek." derdi oğluna. Yedi- sekiz yaşlarındaydı oğlu ondan bu öğütleri dinlerken, dikkatle saatin mekanizmasını, akrep ve yelkovanı inceleyen bu ustayı izlemekten keyif alırdı o da. 30'lu yıllarda doğmuş bu adamın anası, tarih düşmemişti doğumuna dair. Hiç bilememişti hangi gün, ay veya saatte doğduğunu. Anası sağlığında, "Sen doğduğunda Paşa İstanbul'a gelmişti, çok hastaydı" derdi. Yine de tahminen 37'nin martı diye yazdırmışlardı zamanın nüfus müdürüne doğum tarihini. O günden sonra hayatında kaybettiği şeyin zaman algısı olduğunu düşünmeye başlamıştı. Doğum tarihini bilmemek artık onda her şeye tarih düşme gereğini hissettirir olmuştu. Kendi geçmiş, gelecek ve şimdisi arasındaki kesikli yolu bilincinde canlı tutmaya çalışıyordu. Yıllardır bilinci bir projektör gibi çalışıyordu. An'ların içinde mutluydu o. Kendisini düne bağlayan anların içinde dinginleşmişti. O dünden değil artık yitirmenin değeri kalmadığını düşündüğü, bir yenilgiye daha hazır olmadığını bildiği yarından umudunu kesenlerdendi. Eski saatlere, tarihi şehirlerin meydanlarında yer alan o muhteşem anıtsal saatlere, köstekli saatlere hayranlığı bundandı. Sevmezdi dijital saatleri, zaten mekanizmasıyla haşır neşir olmadığı bu saatleri pek sık uğramaz olduğu dükkânına tamir için getirenlere "Burası öyle soytarı saatler hastanesi değil, sen onu oyuncak tamircisine götür." demesi de bundandı. Saat dediğinin akrep ve yelkovanı ince bir işçilikle yerleşmeliydi mekanizmaya. İnsan ruhu gibi hassas olmalıydı saat dediğin. Laftan anlamalıydı tamir ederken, bir insanlık öyküsü canlanmalıydı saatin tik taklarında.
"Sabahtan sokağa çıktı tik havanın yağmurlu olduğunun farkındaydı tak günlerdir kalp atışlarından memnun sayılmazdı tik bugün doktor yeniden kontrol edecekti onu tak artık hayata bağlanmasını öneriyordu doktor ona tik geçmişte yaşamanın onu yıpratmaya başladığını söylüyordu tak evden çıktığında köstekli saatine güvenerek otobüse yetişmişti tik elini arada sırada kalp atışlarını sınarcasına kalbinin üstünde tutuyordu o an tak fötr şapkasını çıkarıp arka koltuklardan birine oturdu tik duraktan binen lise öğrencisi anlamsızca bakmıştı ona tak adeta yaşlılığına acırcasına baktığını düşündü tik köstekli saati de kalbi gibi düzensiz çalışır olmuştu tak saatler de insanlara benzerdi sonuçta tik…"
Baba mesleği olmasının ötesinde ayarsız saatin ayarsız bir hayat olduğunu düşündüğü için merak salmıştı bu mesleğe. Babasının şehri yeni yeni dolduran devasa saatlerdeki ayarsızlığa hiddetini anlardı. Birbiriyle aynı olmazdı bu saatler; her biri en azından bir iki dakika ya ilerde ya da gerideydi birbirinden. Büyük bir mühendislik hatası derdi babası buna. Uygarlık denen meret de zaten bir ayar, hesap mühendislik meselesiydi ona göre. Giderek babasından ona bulaşan bu saat sevgisi ondaki okuma tutkusuyla da birleşmiş, zaman üzerine yazılmış neredeyse bulduğu tüm metinleri okumaya başlamıştı. Babasından öğrendiği eski yazı sayesinde Osmanlıca metinleri de zorlanmadan incelemeye başlamıştı zaten. Özellikle su saatlerinin basit ama zekice düzeneği sayesinde suyun akışıyla zamanı ölçen bir mekanizma haline gelmesi onda ayrı bir hayranlık duygusu yaratıyordu. Saatin insanlık tarihindeki öyküsünü de okudukça, Yunanlıların yüz yıllar öncesinde "su hırsızı" dedikleri su saatleriyle başlayan, kum saatlerine uzanan ve hayatı ölçen bu cihazlara daha fazla sevgi duyar olmuştu.

Polis olay yerine geldiğinde yaşlı adamın ölü bedenini üstünkörü incelemiş, olağan bir ölümün kaydı için hazırlanmıştı. Otobüsten inerken geçirdiği kalp kriziyle ölen bu adam adına tutulacak ölüm raporu ve ailesinin bilgilendirilmesi dışında bir işlem kalmamıştı. Ailesi yoktu. Bir başınaydı İstanbul'da. Polisler de bunu bir şekilde öğrenecekler, cenaze işlemleri hızlıca yapılacaktı.
"Ölüm saati 7.59 olarak kayıt altına alınan … … adlı kişinin üzerinde cüzdanı, köstekli İsveç saati ve not defteri dışında bir şey bulunamamıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda karısı ve oğlunu yitirmiş olduğu ve yalnız yaşadığı anlaşılmış, Katolik olması nedeniyle bağlı cemaatin de isteğiyle Hıristiyan geleneklerine göre gömülmesi uygun bulunmuştur. Defin işlemleri için gerekli görüşmeler yapılmaktadır…"

 

Sayı: 30, Yayın tarihi: 20/09/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics