MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Ruhlar arasında, tıpkı öyküler arasındaki soluk ilintilerde olduğu gibi zayıf bir bağlantı vardır." Ruh İkizini Arar / Mahir Öztaş

[Öykü]"Ruh İkizini Arar" | Mahir Öztaş*

Ruh İkizini Arar | Genco Demirer

"BU BENİM ÖYKÜMDÜ"

Bu öyküye nasıl başlamam gerektiğini bilmiyordum; başlangıçta sizlere buruk bir aşk öyküsü anlatmaktan başka bir amacım yoktu… Anlatmaya biraz daha öncesinden başlarsak, ılık bir Kandiye akşamında gemi karanlıklar içinde sallana sallana gelip rıhtıma yanaşmıştı. Güzelim yaz yavaş yavaş bir kez daha yerini güze bırakırken bu öykü Girit'ten Pire'ye gidecek olan işte bu geminin salonunda başlayacaktı. Gemi gece yarısını biraz geçerken yola çıkmış, böylece uykusu kaçan, televizyon izlemek istemeyen ya da yalnızca içki içmekten hoşlanan birkaç yolcu gevezelik edip günün ilk ışıklarına kadar sürecek bir yolculuğun sıkıntılarını hafifletmek için barın hemen yayındaki yuvarlak bir masanın çevresinde toplanmıştı.

Amerikalı bir kız, geçen ay tanıştığı delikanlıyla yaşadığı yaz aşkını büyük bir hoşnutlukla anlatıyordu. Ondan hoşlanmasında bu insanın içini ısıtan güneşle birlikte dinlediği değişik müziğin de etkisi vardı. Yakışıklı bir İngiliz delikanlı da geçen yaz sevgilisiyle geldiği yerleri yalnız gezmenin ona verdiği acıyı anlattı. Sevgilisinin hoşlandığı müzik parçasının her çalınışı ona sonsuz bir hüzün veriyordu. Pipo içen bir başkası, aşkın erotik görünümlerinden söz etti. Daha bir ay önce, İskenderiye'de müzikle aşkın, erotizmle tutkunun iç içe geçtiği bir dans izlemişti. Daha sonra da, aşkın gözden kaçırıldığı talihsiz durumlarla, müziğin yüceltildiği kimi zamanlardan ve ülkelerden söz açıldı: Birbirini tanımayan bütün bu insanların bu kadar açık yürekli olması oldukça şaşırtıcıydı.

Bana kalırsa, aşkın en azından yaşamımızın bir döneminde taşıdığı öneme bakarsak yazarların, durmaksızın romantik sözler eden sayısız karakter yaratmakla yetinmelerinde anlaşılmaz bir şey olmalı. Bunu söylerken de romantik sözcüğüne kesin bir anlam yüklemekten kaçınıyorum. Bu durum sanırım onların aşka ya da müziğe bakışlarıyla ilgili ve benim bildiğim kadarıyla aşk anlayışı çağdan çağa, ülkeden ülkeye değişiklik gösteriyor. Neyse, şimdi yeniden geminin salonuna dönelim.

İçimizden biri olağanüstü bir aşkla ilgili eski bir öykü anımsadığını söyledi; ama oldukça yürek paralayıcı diye nitelendirdiği bu öyküyü anlatmak istemiyordu. Yine de şu kadarını söyleyebilirdi. Bunu ona bir arkadaşı anlatmıştı. Sonra dayanamadı ve konuşmasını sürdürdü. Bu arkadaşının üniversitedeyken hoşlandığı bir kız vardı. Ne yazık ki hiçbir zaman bir araya gelememişlerdi. Adamcağız kıza elinden gelen ilgiyi gösteriyordu ama değişik bir biçimde yapıyordu bunu. Hemen her konuda karşı kutuplarda yer alıyorlardı. Adamın tutkusunun oldukça yalın bir nedeni vardı; kadının ten rengi başını döndürmeye yetiyordu. Kadın onun gösterdiği ilgiyi hiçbir zaman anlayamamıştı ya da yanlış anlamıştı, ki bu da aynı anlama geliyordu.

Sonunda çok konuştuğunu düşünerek sustu. Yüzü sanki anlattıklarından pişmanlık duyarmış gibi buruşmuştu. Bu tür durumlar yorumlara oldukça açıktır: adamcağız şimdiden söylediklerinden ötürü acı çekmeye başlamıştı bile.

Şimdi de masanın bana en uzak köşesinde oturup sessizce içkisini yudumlayan bir kadın, insanı derinden sarsacak, gerçekten bir zamanlar yaşanmış bir aşk öyküsü anlatmak istediğini söylüyordu. Bu aşkın canlı kanıtı el yapımı çok eski bir kemandı, şu sıralarda Atina'da bir antikacı dükkânının en görünür yerinde sergileniyordu. İçkisinden bir yudum aldı. İşte böyle, ben de bir biçimde bu olayı yaşadım, diyordu başını hafifçe sallayarak. En azından kemana dokunmuş, yıllarca onu en istekli müşterilere bile satmamış, bugüne kadar da saklamıştı.

Bu keman belki sandığı kadar değerli de değildi; ama ne olursa olsun bu öykü ona anlaşılmaz bir hüzün veriyordu. Bunun için eğer istersek, çok iyi bir öykü anlatıcısı olmamasına karşın, bizlere anlatmak onu rahatlatacaktı. Kimse karşı çıkmadı, böylece o da bu kemanın gizemsel öyküsünü anlatmaya başladı.

İstanbul'da yaşayan Rus göçmeni Musevi bir ailenin en küçük çocuğuydu. Arkadaşları ona çıkık ön dişleri ve sekerek yürümesinden ötürü Tavşan adını takmıştı. Babası Kapalıçarşı'da büyük kardeşleriyle birlikte kuyumculuk yapardı. Tarihi yüzyıllara dayanan İstanbul'da bugün de çoğu Musevi aile bu işle uğraşır. Babası, Tavşan'ın ticarete karşı eğilimi olmadığına karar vermiş olacak, sonunda onu yaşlı bir müzik aletleri yapımcısının yanına çırak olarak verdi. Böylece yıllar geçti. Artık Tavşan'ın tek tutkusu vardı; kusursuz bir kemanı yaratabilmek. Bu hiç de kolay bir iş değildi. Böylesine değerli bir kemanı ortaya çıkarırken insanın bütün dikkatini elindeki işe vermesi gerekirdi. Bitmiş bir kemandan istenen sesin alınışına kadar sürerdi bu çaba.

Silik ve içine kapanık bir insandı. Artık daha büyük bir atölyede çalışıyordu. Akşamları, kendisi gibi konuşmaktan pek hoşlanmayan arkadaşlarıyla kâğıt oynamaktan başka bir eğlencesi yoktu. Bir gün, çalıştığı atölyenin sahibi Atina'daki zengin bir tüccardan özel bir sipariş aldıklarını söyledi. Bu kemanı onun yapmasını istemişlerdi, ne de olsa adı, usta keman yapımcılarının arasında geçiyordu. Tavşan aylarca büyük sabırla çalıştı ve güzel bir yaz günü özel yapım kemanı alarak yola çıktı.

Tüccar, Atina yakınlarında çok güzel bir yazlık evde oturuyordu. Geniş bir keman koleksiyonu vardı ve bunu görmesi için onu bir akşam yemeğine çağırdı. Bu oldukça şaşırtıcıydı; çünkü Tavşan yoksul bir keman ustasıydı ve gelenekler böyle bir çağrıyı neredeyse olanaksız kılıyordu. Yazlık evin üstü örtülü ön kapısına geldiğinde Tavşan kısa bir an durakladı. Bu çağrının yaşamında taşıdığı özel önemin ilk kez farkına vardı. Özel giyimli bir hizmetkâr kapının önüne yanaşan arabaların kapısını açıyor, bir başkası yeni gelen konukların önlerine düşerek yol gösteriyordu. Tüccarın genç ve güzel kızı Elektra, nişanlısı ve başka çağrılılarla birlikte geniş bir salonda oturuyordu. Salonun açıldığı geniş bir terasta kimi erkenci konuklar renkli şemsiyelerin altında masalarda oturmakta, aperatiflerini yudumlamaktaydı. Tüccar, Tavşan'ı salonda oturan birkaç kişiyle tanıştırdı. Elektra, aslına bakılırsa oldukça sıradan bir kızdı. Babası kızının müzikle ilgilenmesini istiyordu. Müziğe özel bir yeteneği olduğu söylenemezdi ama babasına karşı derin bir saygısı vardı, onu kırmayı aklından bile geçirmezdi.

Yemek için salonun uzak bir köşesinde uzun bir masa hazırlanmıştı. Hizmetkârlar sessiz bir telaşla koşuşturuyordu. Elektra açısından bu oldukça sıradan bir akşam davetiydi. Varlıklı ailelerin akla gelmedik nedenler ileri sürerek sık sık verdikleri şu sıkıcı davetlerden. Masadaki herkes tüccarın kızı olduğu için Elektra'ya özel bir ilgi gösteriyordu. Yeni gelenlerden biri kibarca Elektra'nın elini öptü. Bir ara Tavşan da Elektra'nın ardından terasa çıktı. Güneş neredeyse batmak üzereydi, ufukta hafif bir kızıllık kalmıştı. Yemekten önce son bir kez batan güneşin ışıklarından yararlanmak isteyenlerle dolmuştu teras ve salonda oturanlar iyice azalmıştı. Elektra çevresindekilere gülerek bir şeyler anlatıyor, alacakaranlıkta gözleri parlıyordu. Yaşamın hoş yanları üzerine sıradan bir gevezelikti bu; ama Tavşan onu dinlerken o zamana dek tanımadığı bir iç huzurunu ve mutluluğu ömründe ilk kez tattığını anladı.

Oysa kız güzel olduğu oranda uçarıydı ve Tavşan'ın sorularıyla canını sıktığını pek gizlemedi. Nişanlısı da kendisi gibi varlıklı bir ailedendi ve onunla evlenip uzaklara gitmeyi umuyordu. Hizmetkârlardan biri elinde bir çanla yemeğe başlama vaktinin geldiğini duyurmak için camlı kapıdan terasa çıkmıştı ki, Elektra ayağa kalktı ama gitmedi. Terasta oturanlar yavaş yavaş yemek için salona geçmeye başladı. Elektra'yla Tavşan yalnız kaldı.

Tavşan durmaksızın konuştu, söylediklerinin belli bir anlamı yoktu ya da vardıysa bile bu anlamı kendisi bile fark edemeden sesi gecenin karanlığında yitip gidiyordu. Elektra, onun söylediği her şeyi şaşkınlıkla karşıladı ve bütün bunların benimle ne ilgisi olabilir diye düşündü kendi kendine. O zamana kadar kimse onu böylesine önemsememişti. Yine de bu ciddi konuşmadan pek bir şey anladığı söylenemezdi. Bir süre düşündü, sonra "iyi ama" dedi, "bütün bu uzak geçmişi bilmenin ne yararı var ki?"

Tavşan kararsızdı. "Bizi belirleyen biraz da geçmiş değil mi?" diye sordu titrek bir sesle.
"Benim yaşımdaki birisi için geçmiş ne kadar önemli olabilir ki" dedi Elektra. "Doğrusunu isterseniz beni hiç ilgilendirmiyor."
Tavşan oldukça sert ve kesin bir sesle geçmişi unutmasının çok zor olduğunu söyledi. Genç kız, orta yaşın sonlarındaki bu ağırbaşlı adamın gözlerine baktı, orada tutkuyu gördü; ama nasıl bir yanıt vereceği konusunda kararsızdı. Dinlemekten sıkılmıştı, terasın ucuna doğru yürüdü. Tavşan onu sessizce izledi. Elektra durup ona baktı, sonra çok kısa bir an onu kendine âşık etmenin eğlenceli bir oyun olacağını düşündü. Sonra yemeğe oturuldu, dünyada her şeyin hızla değiştiğinden, Avrupa'nın üzerinde savaş bulutlarının dolaştığından ve bu kaygıyı dağıtacak tek şeyin belki de müzik olduğundan konuşuldu.

Yemekten sonra bir şeyler içmek için terasa çıkıldı. Elektra'nın nişanlısı önemli bir iş nedeniyle Atina'ya dönmek zorunda kalmıştı. Tavşan sonraları ikinci mucizenin de bu olduğunu düşünmüştü. Terastan sonra taş bir merdivenle kumsala inilmekteydi. İçkilerini aldılar ve Tavşan'la Elektra kumsala indiler. Şimdi ortalık iyice bir kararmış, ay çıkmıştı. Kumsalın bittiği, denizin kayalıklara çarptığı yerlerden, uzaklardan gelen dalga uğultusunu dinlediler. Yazlık evin salonlarından ve terastan yansıyan bir ışık kumsalda büyülü gölgeler çiziyordu. Uzaktan şimdiden sarhoş olan davetlilerin gürültüleri geliyordu. Bir adam, Elektra'nın babası olabilirdi, elinde bir içki kadehiyle terasın ucuna dek geldi ve kısa bir süre çevresine bakındı. Onları görmemişti. Sonra "Hey! Kimse yok mu orada?" diye bağırdı. Tavşan'la Elektra neredeyse soluk almaktan korkarak öylece durdular, adam da yeniden salona döndü. Elektra, konuşmalarından etkilenmiş olmalıydı, yorgun görünüyordu.

Tavşan, "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
"Belleğinin bütün bu hüzünlü ve ağır anılarla dolu olması beni şaşırttı" dedi Elektra.
"Şaşırttı mı?" diye sordu Tavşan büyük bir merakla.
"Evet. Biraz da ürküttü" dedi Elektra kısaca.

Serin, hafif bir rüzgâr çıkmıştı. Genç kız ürperdi. Tavşan, birdenbire Elektra'ya sarıldı. Elektra, neredeyse yalvarır gibi, "o zaman geriye dönme, burada benimle kal" dedi, neler söylediğine kendisi de şaşarak. Tavşan yanıt vermedi, onu öpmeye çalıştı; ama Elektra onu itti. Sonra anladı, "ne kadar zamanımız var?" diye sordu.
"Yarın sabaha kadar" dedi Tavşan, "sonra gitmem gerekiyor." Doğrusunu söylemek gerekirse içi tam anlamıyla allak bullaktı. Bu koşullarda ülkesine gönül rahatlığıyla dönmesi çok zordu.

Elektra, o kapkara saçlarını bir eliyle geriye attı, kısa bir süre sustu, onun gözlerine baktı, sonra yavaşça, "seni öpmek istiyorum" dedi. Tavşan ona sarıldı ve hiç bitmesin istedi. Elektra üşüdüğünü söyledi, sonra terasa çıkan merdivenlere yöneldi. Tavşan arkasından bakakaldı. Bir süre kımıldamadan durdu. Elektra salona döndüğünde solgun ve gergin olduğu babasının gözünden kaçmadı.

Sonra yeni bir mucize oldu. Tavşan kulaklarına inanamıyordu, onun için konuk odasının hazırlandığı söylenmişti. Gece yarısına doğru sessizce odasına çıktı, alışık olmadığı bu heyecan onu fazlasıyla yormuştu. Duş yapmak için soyunmuştu, tam o sırada kapı vuruldu. Çaresiz açtı. Ne olduğunu anlayamadan Elektra'nın kolları boynuna dolandı ve çılgınca öpüştüler. Genç kız dilini arzu ve hırsla ağzında dolaştırıyordu. Daha önce başına hiç böyle bir şey gelmemişti, doğru olanın ne olduğuna karar veremedi. Elektra kendini tümüyle kollarına bırakmıştı. Kırık dökük birkaç sevgi sözcüğü mırıldanarak ne yaptığını pek de bilmeden kapıyı kilitledi.

Tavşan'ın İstanbul'a dönüp yeniden olağan ve tekdüze yaşamına başlamasının üzerinden uzun bir zaman geçmişti. Bu arada Atina'da tanıştığı genç kadını hemen hemen unutmuştu. Birbirinden güzel kemanlar yaratıyor, bu kemanların usta ellerde çıkaracağı sesleri düşlemeye çalışıyordu. Bu arada tüccarın kızı Elektra nişanlısından ayrılmıştı. O tuhaf adamın kendisine verdiği öğütleri ve söylediklerini unutmuş değildi. Tavşan'ın yaşamına yaptığı bu beklenmedik etki onu sarsmış ve kendisiyle yüz yüze gelmesini sağlamıştı. Babasının da gayretiyle kendisini müziğe vermişti. Bir gün karşısına müzikten anlayan kültürlü bir adam çıktı ve Elektra sonunda ailesinin bütün karış çıkışlarına karşın bu Alman diplomatla evlendi. İkinci Dünya Savaşı yaklaşmaktaydı. İlk çocuğu doğduğunda kocası görev olarak Türkiye'ye atandı.

Tavşan'a gelince yine atölyesinde çalışıyordu. Tekdüze yaşantısına, akşamları arkadaşlarıyla oynadığı kâğıt oyununa dönmüştü. Yaşamdan çok az şey istemesinin huzuruyla doluydu. Savaş yaklaşmıştı, hemen her gece karartma ve alarm uygulamalarıyla savaşın soluğu hissedilmekteydi.

Beyoğlu'nda verilen bir davette Tavşan, Elektra ile karşılaştı. İlk bakışta onu tanıyamamıştı ama Elektra bir anlamda yaşamını değiştiren bu adamı unutmamıştı. Onun yaptığı kemanı hâlâ kullandığını söyledi. Tavşan sesini çıkarmadı, karşısında yorgun bir kadın vardı. Atina'daki zengin tüccarın uçarı ve tasasız kızı geçmişte kalmıştı. Tavşan, belki de onunla evlenseydim her şey daha iyi olurdu, o zamanlar bir aile kurmalıydım diye düşündü.

Tavşan'ın arkadaşlarından birisi eski bir Garibaldici'ydi. Ondan biraz daha gençti ve çok daha yakışıklıydı. Bu adam, İstanbul'daki değişik uluslardan insanlarla çeşitli ilişkiler içindeydi. Politikayla hiç ilgilenmemesine karşın Tavşan da onun ısrarına dayanamayarak bu gizli toplantılardan birine katıldı. Birbirleriyle hemen hiç ilgilenmeyen, öte yandan ortak amaçlarında her şeyden daha çok önem veren garip bir topluluktu bu. Tavşan, gizli amaçlarının ne olabileceğini uzun uzun düşündü. Bir gün neler olduğunu ve neler olacağını anladı; Alman elçisine bir suikast hazırlığı içindeydiler. Artık Tavşan, dostlarıyla eskiden olduğu gibi kaygı duymadan konuşamayacağını biliyordu. Saklaması gereken gizli bilgiler vardı; karanlık ve derin bir topluluğa girmiş olduğunu anladı.

Birden kararını verdi. Bu kararının o andan sonra yaşamına kaçınılmaz bir tehlike duygusu katacağını biliyordu. Bu onun yazgısıydı, yıllar önce bir Atina gecesinde çizilmişti. Elektra'nın sesinde hem bir ürkeklik hem de merak vardı, buluşmalarının ortak bir nedeni olup olmadığını sordu. Bütün bu anlatılanlarda kocasını ilgilendiren ne olabileceğini anlamak istemiyordu. Sonunda Tavşan, sözü uzatmadan kocasının yüz yüze olduğu tehlikeyi haber verdi. Elektra'nın suikasti kocasına ya da polise haber verip vermediğini bilmiyoruz; ama suikast başarısızlıkla sonuçlandı.

Elektra Atina'ya döndü. Ailesinin yanına dönemezdi. Çocuğuyla birlikte küçük bir eve yerleşti. Savaş başlamıştı. Savaşların amacı hep düzen getirmek olmuştu; ama nedense bireylerin yaşam düzenlerini bozuyorlardı. Kocası onu görmek için Atina'ya geldi. Bu oldukça tedbirsiz bir davranıştı; çünkü tam da o sıralarda Yunanistan'da başlayan direniş hareketleri yarımadanın her yerine yayılmıştı. Elektra'nın kocası dönüş yolunda, Selanik yakınlarında arabasıyla havaya uçtu. Sonra savaş bitti. Almanlar artık Yunanistan'dan çekiliyorlardı. Elektra da müziğe ve İstanbul'a döndü.

Elektra'nın kocası ölmüştü ama gizli topluluk kendi eylemlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasını unutmamıştı; çünkü savaşlar bitince intikam saati çalardı. İntikamın nasıl alınacağını uzun uzun tartıştılar ve sonunda bu işle bir arkadaşlarını görevlendirdiler.

Bir akşamüstü Tavşan'ın yanına yaklaşan birisi muhbirlere ne yapıldığını bilip bilmediği sordu. Güzel bir yaz akşamıydı, Tavşan konser salonunun kapısında Elektra'nın çıkmasını bekliyordu. Adam, ondan başından beri kuşkulandıklarını, onu polisin arkalarına taktığını bildiklerini söyledi. Alman elçisine yapılacak suikastı ele vererek onların gözünde en büyük suçu işlemişti.

"Oyun senin için bitti" dedi adam.
"Nasıl?" diye sordu Tavşan, başlangıçta sesinde olanları kavrayamama vardı, Elektra'yı bir daha göremeyecek olmanın öfkesi vardı.
"Şu can sıkıcı oyun, artık bitti" dedi adam bu kez vurgulayarak, sanki acır gibi dosdoğru gözlerine bakıyordu.
"Demek oyun öyle mi?" dedi Tavşan, bezgindi.
"Bu bakış açısına bağlı. Belki her şey tümüyle bir oyundur."

Sonra adam bu konuşmadan sıkılmış da ağır havayı dağıtmak istermiş gibi şöyle bir elini salladı. Tavşan'ın ne dediği pek anlaşılamadı ama bıçağın kısa parlayışını açıkça gördü. Belki yalnızca bir inleyişti bu; artık sesinde öfkeden çok bir boyun eğme vardı ve anlayamadığı gizli bir adaletin karanlıklarına batıyor, batıyordu.

Bu öykünün anlatılışı, geminin üç kez çalan düdük sesiyle sona erdi. Gemi Pire'den önce uğraması gereken adalardan birine yanaşmak üzereydi. Kadın, anlattıklarını bitirmiş olmanın iç huzuruyla arkasına yaslandı.

Amerikalı kız, kim bilir kaçıncı kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, öyküyü anlatan kadına, Elektra'nın kendisi olup olmadığını sordu.
"Hayır," dedi, Atinalı antikacı kadın, elli yaşlarında, spor giyimli ve zarif, "kesinlikle hayır."
Bu anlattıklarını nereden duymuştu. O zaman belki de o yaşlı adamı, neydi takma adı, Tavşan'ı tanımış olmalıydı. Evet, böyle söylenebilirdi, onunla İstanbul'da tanışmıştı.

Atina'ya varınca dükkânında sözünü ettiği kemanı görmek istediğimi söyledim. Dilini sıcaktan çatlamış dudaklarının üzerinde dolaştırdı, sonra neredeyse kısık bir sesle: "Bu benim öykümdü" dedi gülümseyerek.
"Nasıl, anlattıklarınız uydurma mıydı?"
"Hayır, ama nasıl söyleyeyim, böyle bir keman yok ve ben de İstanbul'a hiç gitmedim."

Sonra, gün ağarana, gemi uzun uzun düdük çalıp Pire'de rıhtıma yanaşana kadar bir daha konuşmadı ve oturup dergisini okudu.

* Ruh İkizini Arar, (YKY, 1997) kitabından yazarın izniyle…

Sayı: 35, Yayın tarihi: 25/02/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics