MaviMelek
"Yakında bir cennet vardır ama henüz oraya ulaşılmış değildir; yakında bir cehennem vardır ama henüz akıldan çıkmış değildir." - Rainer Maria Rilke

[Deneme]"Rodin ve Heykel Sanatı" | Hüsen Portakal

Auguste Rodin

"RUHLARINI ARAMAYA ÇIKMIŞLARDI"

Dinsel nedenlerden dolayı resim ve heykel geleneksel sanatımızda yer almaz; bu sanat dallarıyla ilgili olarak bizim sonradan görme olduğumuz söylenebilir. Oysa insan, Avrupa'nın herhangi bir ülkesine ayak bastığında nerdeyse her yerde heykellerle karşılaşabilir. Peki ama bizim ülkemizde de nerdeyse her yerde Atatürk'ün, bu yüce insanın büstlerine de rastlamıyor muyuz? Evet rastlıyoruz, ama bu büstler birer sanat yapıtı olmaktan çok, bize modern bir ülke bağışlayan bir insanı temsil ediyor. Atatürk'ün yere ve zamana göre yüzünü, bakışlarını, el hareketlerini, duruşunu anlatan heykeller gözlerden uzak. Ne yazık ki, Atatürk'ü heykellerle anlatacak bir sanatımız olmadı; ona olan can borcumuzu ödemesini bilmiyoruz.

Rodin, Paris'te benim özel müzesini gezdiğim tek heykeltıraş;(1) iki kez gittim bu müzeye. İkinci gidişimin nedeni, daha önce gördüklerimi kafamda yeterince canlandırıp canlandırmadığımı anlamak içindi. (Ben böyle söylüyorum ama, aslında başka bir nedeni daha vardı: O binayı ve bahçeyi yeniden görmek.) Biraz daha açıklama yapmam gerekirse, heykel üzerine özel bir ilgimin olmadığını, bu konu üzerine çalışmadığımı söylemeliyim. Peki neden Rodin üzerine bir yazı? Birkaç yıl önce, Rilke'nin Rodin üzerine uzun bir yazısını okuduğumda,(2) yazarın bu yontu ustasına bakışı, kitaptaki şiirsel anlatımı çok ilgimi çekmişti. Bir yerde amaç Rilke'yi anlatmak, yoksa Rodin bahane.

İnsan aklını ileriye götüren sanat yapıtları

Rilke, bir sanatçıyı, onun yapıtlarını düz bir yoldan anlatmıyor, o yontular yeniden can buluyor, yeniden anlam kazanıyor. Sanki Rilke, sanatçıyla birlikte çalışmış, birlikte düşünmüş; mermerlere birlikte biçim vermiş. Biraz daha ileriye gidecek olursak; diyebiliriz ki, Rilke'nin anlattıkları, Rodin'in yapıtlarını bütünlüyor. Şiiri sevebiliriz; ama bize yaşamı sevdiren şiirleri Rainer Maria Rilke | Auguste Rodindaha çok severiz. İnsan Rilke'yi okurken, şiiri de seviyor, heykeli de. Bunun yanında, bu sanat yapıtındaki anlatım inceliklerini anlamanın o kadar kolay ve sıradan bir iş olmadığını, sağduyumuzun burada yetersiz kaldığını, bunun için de özel bir eğitimden geçmemiz gerektiğini anlamak zorunda kalıyoruz.

Bir mermerden her zaman güzel başıyla birlikte güzel bir kadın bedeni çıkmaz. Gerçi klasik sanat için, özellikle de ilkçağdaki Helen ve Roma sanatı için bunun böyle olduğu söylenebilir. Modern çağa gelince, anlayışımız bir devrim geçirir; heykeller, insanı tüm duygularıyla, kişiliğiyle, yaşamıyla anlatma sanatına dönüşür; sanatçının biçim kaygısı artar. Rodin, birçok acılar, geriye itilmeler pahasına olsa da bu devrimi gerçekleştiren büyük sanatçılardan birisidir. Peki Praglı Rilke'nin, Parisli Rodin'le yakınlığı nasıl başlıyor; nasıl karşılaşıyorlar? Tüm yollar Roma'ya çıktığına göre, iki sanatçının karşılaşmasından daha olağan ne olabilir ki? Tüm yollar Roma'ya çıkar, ama eğer bu yolcular sanatçı ise, o zaman yolları Paris'e çıkabilir.

On dokuzuncu yüzyılda, eğer biri çıkıp, “Tüm sanatçılar Paris'te buluşur,” deseydi pek yalancı çıkmazdı. Rilke Prag'da doğuyor (1875); bununla birlikte, onun bir Avrupa vatandaşı olmasında hiçbir engel bulunmuyor. Almanca, İngilizce yazıyor; dört yüzün üzerinde Fransızca şiiri var. Avrupa'nın siyasal sınırları ne olursa olsun, düşünce adamları, sanatçılar kendi Avrupa Birliğini Rönesans'tan beri kurmuş bulunuyorlar.

Çeşitli yaşam biçimleri ve gözlemler, insan psikolojisinin pek sade olmadığını, duygularımızın düz bir çizgi üzerinde gelişmediğini gösteriyor. Bu duygu karmaşasına bağlı olarak sanatçılar sade bir yaşam süremiyorlar; duygular ve yaşam ne kadar karmaşık olursa olsun; buna karşılık insan aklını ileriye götüren sanat yapıtlarını ortaya koyuyorlar. Tıpkı Helen mitologyasında olduğu gibi, her şey kaostan doğuyor, giderek kozmosa –düzenli bir dünyaya– dönüşüyor. Bir sanatçının çocukluktan gençliğe, acemilikten ustalığa doğru ilerleyişi, bir tasarının gerçekleşmesi, ortaya insanlığın ortak malı bir yapıtın çıkması, kaostan kozmosa doğru gidişten başka ne olabilir ki?

Lou Andreas–SaloméÇapraz Yaşamlar

Rilke 22 yaşındayken Münih'tedir; orada Lou Andreas–Salomé ile karşılaşır; ona âşık olur. Evli bir kadına âşık olmak akıllıca bir iş değildir; zaten aşk sadece duygu işidir. Eğer akla kalsa, kimse aşkın mutluluğuna -sonra da acısına- varamaz. Lou'nun babasının ailesi, Fransız Devrim'inden sonra yaşadıkları Avignon(3) kentini bırakır, Baltık ülkesine göç eder. Babası, askeri okula yazılmak için Saint-Petersburg kentine gönderilir. Sonuçta Rus çarının generalliğine kadar yükselir. Generalin beş erkek çocuğunun yanında bir tek kızı olur. Louise adındaki bu çocuk, genç kızlık yaşlarında Almanca, Rusça ve Fransızca konuşur. Çok genç yaşında Spinoza'nın ve Kant'ın okuyucusu olur.

Lou, (Louise'in kısaltılmışı) 21 yaşındayken Nietzsche ile karşılaşır, aralarında, bizim “aşk” diye nitelendirdiğimiz özel duygu ilişkisi başlar. Lou'nun tek ilişkisi bu değildir; Alman filozofu Paul Rée'yi de birlikte anmak gerekir. Lou Andreas–Salome, kendi döneminin başlıca aydınlarıyla görüşür. Bunlar arasında Freud ailesi de bulunur; Anna Freud ile yakın arkadaşlık bağları kurar. Psikanaliz üzerine çalışmalarda bulunur. Arkasında, eliyle yazdığı binlerce mektup ve kitaplar, kitaplar… bırakır.

Rilke, mutlu bir çocukluk geçirmez. Sonra ailesi onu askeri okula gönderir. Rainer Maria'nın sağlığı iyi olmadığından, on bir yaşında girdiği askeri okulu beş yıl sonra bırakır. Sonra üniversite içinde edebiyat, sanat tarihi ve felsefe öğrenimi görür. Münih'te Lou ile karşılaşır, ona aşık olur. Birlikte olurlar. Lou evli olduğu halde, Rilke'yle Rusya gezilerine çıkar. Üç yıllık bir birliktelikten sonra ayrılırlar, ama dostlukları kalıcı olur. Rilke İtalya'ya birçok yolculuk yapar. Sonra yine birlikte Rusya gezisine çıkarlar. Bu kez Lou Andreas'ın yanında kocası da vardır. Bu geziler sırasında bizim yazar, Leo Tolstoy ve Boris Pasternak ile tanışır. Tanıştıkları arasında heykeltıraş Clara Westhoff da vardır. Bu tanışma yakınlığa dönüşür ve evlenirler. 1902'de Rodin'in yaşam öyküsünü yazmak için Paris'e gider. Rodin'in sanatıyla yakından ilgilenir. Sanatını yakından tanıdığı bir de ressam vardır: Paul Cézanne.

İyi bir yazar, insanlığın ortak değerlerine yabancı kalmaz; bir şair resim sanatı ile yakından ilgili olabileceği gibi, bir ressam aynı zamanda yazar olabilir. Şöyle diyelim, bir dalda sanatçı olan bir başka daldaki sanatı eleştiri yapabilecek kadar tanıyabilir. Bu arada Rilke, Rodin'in sekreterliğini de yapar; Paris'teki sanat ortamı onu çok etkiler, şiir yazma anlayışı da değişir. Helen mitologyasının kahramanları onun da şiir konusu olur. Yine ona göre İsa tanrısal bir varlık değil bir insandır. O zamana göre tutucu çevreleri rahatsız edecek bir görüş.

Rainer Maria RilkeNe yazık ki, Rilke'nin sağlığı iyi değildir. Esin tanrıçaları Musalar ona çok iyi bir yetenek verseler de, sağlığının düzelmesi için bir şey yapmazlar. Yaşamının son iki yılını İsviçre'de, Cenevre gölüne yakın bir yerdeki sanatoryumda geçirir. Yaşlılığın ne olduğunu bilmeden 51 yaşında dünyamızdan ayrılır.

Rilke'nin bize anlattığı Rodin'in sanatından söz etmeden önce, bu sanatçının yaşam öyküsü üzerinde biraz daha durmak yerinde olur.

Düşünen Adam heykelini İstanbul-Bakırköy'de, Akıl Hastalıkları Hastanesi'nin önünde gördüğümde, bu yapıtın ustasını pek merak etmemiştim. Çünkü heykel sanatı üzerine hiç kültürüm olmadığı gibi, üstelik yetiştiğim yörede heykele “put” denir, iyi gözle bakılmazdı. Elbette Düşünen Adam heykelinin bir örneğinin bir akıl hastanesine konmasının bir anlamı vardı. Her insan düşünen adam olmaz, ama bir sanatçı öncelikle düşünen adamdır. Sanatçıyı sanatçı yapan ilgili sanat dalına olan özel yetenek, özel sanat anlayışı, düşünme yeteneğidir.

Şimdi yeniden bizim Rodin'e dönebiliriz. Rodin,1875'te İtalya'ya iki yıl sürecek olan bir yolculuk yapıyor. Ne de olsa Antik çağda Atina'dan sonra heykel sanatının merkezi Roma olmuştur, ama Roma Hıristiyan olunca, tanrı heykellerinin çoğunu parçalayıp atan barbarlar ya da Vandallar değil, çok tanrılı dini sapkın sayan Hıristiyanlar olmuştur.(4) Rönesans, bir anlamda sanata karşı olan bu barbarlığın kovulması, sanatın yeniden doğuşudur. Rodin, özellikle iki heykeltıraşla ilgilenir: Donatello ve Michelangelo. Elbette ustalık, çırakların ustalara öykünmesinden geçer. Bunu başaran, o ustaları aşan ya da onlara göre yeni bir sanat stili yaratanlar büyük sanatçı olurlar. Bunu başaramayanlar setin gerisinde kalırlar.

Heykelcilik sanatı, Rodin'e kadar bedenin dengeli yapısını göz önüne alan akademik ölçülere uyma gereğini duymuştur. Diğer bir deyişle, heykel sanatı o zamana kadar hep estetik kaygı ile hareket etmiştir. Rodin yeni bir dönemece girer, kendi sanatına yeni teknikleri uygular.

Burnu Kırık Adam

Geleneksel olarak tanrıların ve kahramanların heykelleri yapılır; yüzlerine ciddi ve soylu insan ifadesi verilir. Amaç bu tanrıları ya da kahramanları ölümsüzleştirmek, onlarla birlikte, geleneksel inançlara saygınlık kazandırmaktır. Rodin, kendini insanlara yakın bulur; insanları yaşadıkları, içlerindeki çalkantılı duyguları ve acılarıyla da vermek ister. Kırık Burunlu Adam, gerçekte estetik bakımdan hiç ilgimizi çekemeyecek, sanki çıraklık aşamasındaki acemi bir heykeltıraşın denemesidir. Oysa böyle bir insan başı her zaman, her toplumda olabilir. Sokrates'in büstünü yapanlar da böyle bir sanatın bilincindedir.

Kırık Burunlu Adam | RodinŞimdi sözü burada esas konumuz olan Rilke'ye bırakalım: “Rodin'in böyle bir başı, giderek yaşlanan, çirkin, kırık bir burnu yüzdeki acılı ifadenin daha da güçlenmesini sağlayan bir adamın başını taştan oymaya yönelten nedeni sezebilmekteyiz; adamın yüz çizgilerinde bir araya toplanan yaşam zenginliğidir bu; adamın çehresinde asla, simetrik yüzeylere yer verilmeyişi, çehrede hiçbir şeyin yinelenmeyişi, boşlukta, suskun, ya da çevresiyle ilgisiz hiçbir köşeye rastlanmayışıdır. Yaşam bu yüze dokunmadan geçmediği gibi, adeta amansız bir el onu tutup yıkayan, kemirip aşındıran bir suyun girdaplarına daldırır gibi yazgının içine çekip almıştır.(5) Elde tutuldu da çevrilip döndürüldü mü, karşılanacak profillerin sürekli değişim karşısında şaşkınlığa uğramamak olacak gibi değildir. Profillerden hiçbiri tesadüfi, hiçbiri kesinlikten uzak nitelik taşımaz. Bu baş, Rodin'in görüp isteyerek yer vermediği hiçbir çizgiyi, hiçbir kesişmeyi, hiçbir konturu içermez. Kırışıklardan bazısının daha önce, bazısının daha sonra yüzde yuvarlandığı duyumsanır adeta; çizgiler içinden geçip giden falan ya da filan yarık arasında yılların, kaygı ve endişe dolu yılların yer aldığı da yine öyle duyumsanır. Bilinir ki, yüzde yer alan işaretlerden kimi yavaş yavaş, adeta duraksaya duraksaya oldukları yere kazınmış, kimi ise ilkin hafifçe belirtilmiş ve sonradan alışkanlık ya da dönüp dolaşıp kafada beliren bir düşünce, söz konusu yerler üzerinden geçmiştir. Ve bir gecede ortaya çıkmış olması gereken, sanki bir kuşun gagası tarafından uyku tutmamış birinin aşırı uyanıklık içindeki alnına oyulmuşa benzeyen yarıklar tanınır hemen. Bütün bunların bir yüzün mekânında yer aldığını tasarlamak kolay değildir. İşte öylesine çileli ve dile gelmeyecek bir yaşam Rodin'nin bu yapıtında duyurur sesini.(6)

Burnun gurura feda edilmesi

Sanat yapıtları işte böyledir. Sanat eğitimi almamış bir insan, her yapıtı ilk görüşte değerlendiremez. Bunun için bir kılavuza gereksinim duyar. Klasik resim ve heykeller, anlaşılması daha kolay yapıtlardı. Modern dünyada kimya bilimi maddeye bakışımızı nasıl değiştirdiyse, sanatçının insana bakışını öyle değiştirmiştir; insan duygularıyla, yalnız şimdinin duygularıyla değil geçmişteki duygularıyla yorumlanır. İnsanın bakışından, o insanın geleceğe ya da yaşama bakışı okunur.

Rodin, Burnu Kırık Adam'a can verirken, elbette estetik kaygıdan hareket etmemiş, yaşayan bir insanı tüm tragedyasıyla vermeye çalışmıştır. İnsan öncelikle yüzüyle vardır; biz bir insanın yüzüne bakarak onun kişiliğini çözebiliriz. (Yüzünü örten kadının da, insan kimliğinin elinden alındığını, hiçe indirgendiğini ürpererek anlarız!)
Burun, insan yüzünde en öne çıkan bir organdır. Bu nedenle, güçlüklerle savaşan, düşmanla çarpışan, yaşam kavgası veren insanın burnu kırılabilir. Varsın burun kırılsın, insan için önemli olan gururun kırılmamasıdır; burnun gurura feda edilmesidir.

Burnu Kırık Adam, yalnız Rodin'in yapıtı değildir; bencil çıkarları için yaşamı çekilmez yapan, insanı yaralayan, canından parçalar alan kötülüklerin, kötülük yapmadan yaşayamayan kötülerin de işidir. Yaşamın her yönüne açık olan sanatçı, bu dünyada burnu kırık insanlara da saygı duyar; onların varlığını bilinç alanımıza taşır. Burnu Kırık Adam, Burnu Kırık Kadın da olabilirdi. Ne de olsa kadınlar tarih boyunca ikinci sırada kalmış, burunları kırık, gururları kırık yaşamamış mıdır? Evet, öyle ama erkek olmak, her zaman burnunu koruyabilmek anlamına gelmiyor. Burnu Kırık Adam, bizim insan gerçeğimizdir.

Ölümsüz İdol | RodinÖlümsüz İdol

Burada geleneksel anlayışa uygun olarak, erkeğin kadına göre duygusal ilişkisinin konumu betimlenmiştir. Kadın yerine “idole” sözcüğü kullanılmıştır. Bir tanrıyı temsil eden ve hayranlık duyulan heykele “idole” denir. Bu söz bir sevgili için kullanıldığında sevgilinin tanrısal bir varlık gibi yüceltildiğini anlatır. Özellikle klasik çağda ya da bireyin ilk gençlik yıllarında bir sevgiliye uzaktan bakılır; tüm güzel duyguların, mutlulukların kaynağı olan sevgili bir tanrı –bir tanrıça– gibi yüceltilir. Bir dine bağlı olan insanlar nasıl kendilerini bir tanrıya teslim ederek güvenlik ve mutluluk ararlarsa seven her insan da sevdiğinde acılardan uzak bir mutluluk arar. Başını sevgilinin göğsüne dayamak, ana kucağına dönme arzusunu açığa vurur. İlk dokunmalar böyle başlar, ama mutluluk tüm arzuların gerçekleşmesidir. Evet, insan önce çocuktur, ama bu aşamada kalamaz; kadın da kadın olduğunu duyumsamak, kadın olarak var olduğunu anlamak ister. Oysa Hıristiyanlık, cinselliğe olumsuz bakmış, cinsel perhizi kutsal alanın içine taşımış, insanın doğal yapısını kendine yabancılaştırmıştır. Hıristiyan dünyasındaki erotik yapılar, biraz da bu olumsuzluğa karşı bir başkaldırıdır; Eros'un yasal bir kimliğe kavuşturulmasıdır.

Ölümsüz İdol'de genç, çıplak bir kız ayakta duruyordur. Yüzü duru ve heyecansızdır. Eşini ne bir anne gibi, ne de sevgili gibi sarar. Sadece bir eli ona doğru uzanmış, dokunmaktadır. Cinsel doyum değil, sevgi sunar. Genç erkek, sarılmadan, sadece başını sevgilisinin göğsüne dayamıştır. Yüzünde uyur gibi düşünceli bir ifade vardır. Zaman dışı, oradan ayrılmak, dünyaya geri dönmek istemeyen suçsuz bir insanın yüzünü yansıtır bize. Sevgilisine saygıdan mı, yoksa gövdesi daha aşağıda bir yerde olduğu için mi, dizlerini yere dayamıştır. Böylece idol daha yukarıda kalır –daha saygın bir görünümdedir. İsteyen, kadına sokulan, korunmaya çalışan erkektir. Genç kız sadece teninin yumuşaklığını ve sevgisini sunar. Kadın olmanın, sevgili olmanın duygusu içinde, çıplaklığı kınayanların utanmasını görmek ister. Sevgiliyle birlikte soyunmak, arada hiçbir engel bırakmamak, tüm uzaklıkları ortadan kaldırmaktır. Olduğu gibi görünmek, gerektiğinde “sonuna kadar gitmeye” hazır olmaktır.

Bir araf atmosferinden bir şeyler yaşar bu heykelde. Yakında bir cennet vardır ama henüz oraya ulaşılmış değildir; yakında bir cehennem vardır ama henüz akıldan çıkmış değildir. Bu yapıta da tüm parlaklığını kazandıran dokunuşlardır, iki bedenin birbirine dokunuşu ve kızın kendi bedenine dokunuşudur.(7)

Kadın, kendi bedeninin aynı zamanda erotik bir varlık olduğunu anladığı zaman kadın olur. Kadını yalnız kocasına cinsel hizmet veren, cinsel nesne sayan, kötü hizmetçi yerine koyan anlayış kadının etkin bir insan olduğu anlayışına dönüştüğü yerde kadın insanlaşır. Benim sevdiğim kadın ne kadar saygın bir varlık olursa, sevgim de o kadar yüceleşir.

Antik Helen dünyasında aşk tanrıçası Aphrodite vardı; sonra bu tanrıça Roma'da Venüs oldu. Aşk tanrıçasının varlığı, kadını ya da aşkı tek başlarına yüceltmek değildir. İnsanla ilgili olan duyguları yine insanca bir yönden yaşamaktır. Peki sonra ne oldu? Hıristiyanlık Meryem'i “bakire” ve “temiz” saymakla, aşka kirli bir iş gözüyle baktı; cinselliği yadsımanın yolunu seçti. Annelerimiz dünyaya çocuk getirmek için saygın varlıktı ama cinsel yaşamı yüzünden de “günah” denilen dinsel suç işliyordu. Aslında göksel dinler insanların ruhunu arıtmıyor, tam tersine insanları çelişki içine çekiyor, suçluluk duygusu ile besliyor. Modern çağda kadının cinsel duygularının olağan ve doğal sayılması, insanın yeniden kendini bulmasıdır; kendine yabancılaşmasından kurtulmasıdır. Bu devrimi yapanlardan birisi Rodin'se, ötekisi de Camille Claudel'dir.

Camille Claudel1883'te Rodin, Camille Claudel ile tanışır. Camille, on dokuz yaşında, heykeltıraşlık yeteneğine sahip genç bir kızdır. Atölyede birlikte çalışmaya başlarlar. Bu sanat çalışmasını, aralarında kurulan ortak cinsel yaşam izler. İlişkileri ve birlikte çalışmaları on yılı aşkın bir süre devam eder. Claudel, ustası ve sevgilisiyle evlenmek ister ama kararı güdüler verir; Rodin ilişkinin resmiyet kazanmasını ve ömür boyu sürmesini istemez. Yaşamına başka kadınların da gireceğini sezinleyerek böyle bir bağlılıktan kaçınır. Claudel, ayrı çalışmaya başlayınca, geçimini sağlayacak kadar siparişler almaz. 49 yaşındayken akıl hastanesine yatırılır. Ömrünün geri kalan otuz yılını orada geçirir. Bu hastalık, bir değeri elimizden alır; bir değerin yitirilmesi tam bir tragedyadır. İnsan aklını yitirince, istediği hiçbir şeyi yapamaz; bir şey anlatamaz, sadece acı çeker. Oysa Camille güzel ve yetenekli bir kadındır. Claudel'in yaşamdan silinmesi, bizim için Musalar'ın varlığını kuşkuya düşürür. Öyle anlaşılıyor ki, ayrıldıklarında Rodin'le ilişkileri tümüyle kopmuş, Claudel terk edilmiştir. Yoksa Rodin, eski sevgilisi için siparişler alabilirdi; onu birazcık olsun koruyabilirdi. Rodin'in özel yaşamında neler vardır; bu nokta üzerinde pek durulmaz, çünkü sanatçıların yaşamı, küçük burjuvalar ya da köylüler gibi düz bir çizgi üzerinde ilerlemediği bilinir; özel yaşamından dolayı kimse Rodin'i geriye itmez; 1908'de İngiltere kralı VII. George, bizim ustanın ziyaretine gelir.

Le Baiser (Öpücük)

Camile Claudel, Ölümsüz İdol'de modellik yaptığı gibi, Öpücük'ün de kadın modelidir. Bu yontu ilk bakışta insanları çarpar. Gerçekten de alışılmadık bir sahne ile karşılaşırız. Buna heykelden çok insanın temel güdüsünün somut olarak göz önüne sergilenmesi ve yasallık kazandırılmasıdır diyebiliriz. Eşlerin ikisi de doğada olduğu gibi çıplaktır ve birbirlerine cinsel istekle sarılmış, öpüşmektedir. Kadın kendini olduğu gibi bırakmamış bir koluyla erkeğini boynundan sarmıştır. Erkeğin bir eliyse kadının kalçasındadır. Yüzleri birbirine yapışık olduğundan iyi seçilemez. Erkeğin sadece kapalı gözleri ve alnı görülür. Böyle sahneler her zaman gerçek yaşamda görülebilir; zaten bu heykelde, birlikte çalışan iki sanatçının kendi portrelerinden başka bir şeyi temsil etmez.

Öpücük | RodinLe Baiser, aynı zamanda Baudelaire'in La Beauté Güzellik– şiirinden de esinlenmiştir:
“Ben güzelim, ey ölümlüler, tıpkı bir taşın düşleri gibi,
Ve herkesin sırayla yaralandığı benim göğsüm,
Bir şaire esin vermek için var olmuş,
Madde gibi ölümsüz ve sessiz.”

Oysa konu daha önce Dante'nin Cehennem'inde de ele alınmış, orada öpüşen bir çift kargınmıştır. Rodin'in yorumuyla bu kargınma ortadan kaldırılıyor; iki sevgili arasındaki tensel dokunma suç olmaktan çıkıyor. Bu erotik ilişki, yeme içme gibi artık olağan sayıldığında, yatakta değil sıradan bir yerde geçer. Burada sözü yine Rilke'ye bırakalım:
Bütün insanlık tarihiyle koşutluk için bu diğer tarih akıp gitmekteydi; örtünüp gizlenmeler, insanlar arasında ayrımlar ve sınıflar diye bir şey bilmeyen, yalnızca savaşı tanıyan bir tarihti bu. Bu tarih de kendine özgü bir gelişim sürecini geride bırakmıştı. Bir içgüdüyken zamanla özleme, kadın ve erkek arasında bir arzuyken insandan insana bir isteğe dönüşmüş, Rodin'in yapıtlarına böyle yansımıştı.(8)

Tarihin en karanlık dönemlerinde başlamış bir anlayış var; insan öldürmeyi onurlandıran, kahramanlık sayan; buna karşılık, iki sevgilinin birbirine dokunuşunu kutsal yasak –günah– sayan bir anlayış.(9) Evlenmeden ve dünyaya çocuk getirmek amacı gütmeyen, salt sevgiye dayalı tensel dokunuş, göksel dinlerde kutsallığa karşı bir suç, bir günah saylıyor. Cariyeliği olağan sayan bir din, özgür aşkları ayıplıyor ve cezalandırıyor.
Henüz değişik cinsiyetler arasında son bulmayan bir savaş sürmekteydi, ama kadın bundan böyle zorba davranışlara yenik düşen ya da kendi gönlü ile erkeğe boyun eğen bir hayvan konumundan sıyrılmıştı. Gözü erkeğinki gibi açılmıştı ve içi özlemle doluydu; sanki erkekle bir araya gelmiş, ruhlarını aramaya çıkmışlardı.(10)

Düşünen Adam

Bizde alışkanlık gereği “Düşünen Adam” denmiş. Oysa Le Penseur için “düşünür” demek daha yerinde olur. Kaygılı bir insan, bir an için düşünen adam olabilir; oysa düşünürlük, bir uğraş işidir. Örneğin bir sanatçı, bir filozof, bir düşünürdür. Rodin bu yapıtını, 1882'de, İngiltere yolculuğundan Paris'e dönüşünde gerçekleştirir.

Düşünen Adam | RodinGüçlü bir beden yapısına sahiptir Düşünür. Bedenen çalışan bir insana benzer. İnsan yatağa yarı uzanarak ya da başını bir ağaca yaslayarak da düşünebilir. Bizim düşünür, dirseğini kırmış, başını sağ eline dayamıştır. Burada ister istemez Nâzım Hikmet'in bir dizesini anımsarız: “Senin yorgun ellerinde ağır başın.” Gerçi Nâzım, eşi Piraye'den söz eder, ama olsun, insanlar nerede olursa olsunlar, ortak yanları bulunur. Düşünceli insan, başını iki elinin arasına alır, yere ya da önüne doğru bakar. Burada sözü yine Rilke'ye bırakalım:
Bu yüzey önüne, kendi içine kapalı bu suskun mekân, Düşünen Adam'ın, düşündüğü için bu tiyatrodaki tüm korkunçluğu ve büyüklüğü gören adamın figürü yerleştirilmiştir. İçine gömülmüş, suskun oturur adam; üzerine vizyonların ve düşüncelerin ağırlığı çökmüştür ve bütün gücü (bir eylem adamının gücü) düşünmeye katılır. Bütün bedeni kafaya, damarlarındaki bütün kanı beyne dönüşmüştür.(11)

Düşünen insan, elbette yalnız kafasıyla değil, tüm bedeniyle düşünür. Çünkü düşünmek aynı zamanda düşündüklerini duyumsamaktır. İşin içine tüm beden girince, bir insanı çıplak olarak göstermekten daha olağan ne olabilir? Giyinmek, bir yerde kişiliğini gizlemek, başka bir görünüme büründürmektir. Ya da yüzün örtünmesinde olduğu gibi, insanı sadece bir et kitlesine dönüştürmektir.

Rodin, sanatının işlevinin bilincindedir; çalışmalarını da ona göre gerçekleştirir: “Bir portre yapmak, Rodin için bir yüzde ölümsüzlüğü aramak, nesnelerin büyük yaşamını paylaşmasını sağlayan ölümsüz parçayı bulup ele geçirmekti. Portresini yaptığı hiç kimse yoktu ki, üstat onu yerinden alıp gelecek içine biraz taşımasın, biçimini daha bir açıklık ve sadelikle anlayabilmek için tıpkı gökyüzüne doğru tutulan bir nesne gibi. Bu, güzelleştirme denen şey değildi, nesneye karakteristik özellikler kazandırmak da bunun için yerinde bir tanımlama sayılmazdı. Ortada daha fazla bir şey söz konusuydu, sürekli'yi geçici'den ayırmaktı; yargılamak, adil olmaktı.(12)

Rodin ve Rilke'yi burada rahat bırakıp yazıyı sonlandırmak istiyoruz. Gönül isterdi ki, bizim de Rodin gibi heykeltıraşlarımız olsun. Ne yazık ki, dinsel yasak, resim ve heykel sanatının önünü kesmiş, tarih boyunca bizi güzel sanatlardan yoksun bırakmış. Ne iyi ki, hukuk devletinin getirdiği özgürlükle birlikte bu yasaklar kalkmış.

Sanat bir evrim işidir. Bir sanatçı ne kadar yetenekli olursa olsun, tek başına büyük yapıtlar ortaya koyamaz. Rodin'in de Rilke'nin de yaşam öyküleri, bu iki sanatçının ve düşünce adamının hem geçmişin kültürünü, hem de kendi zamanının kültürünü incelediklerini gösteriyor. Sanatın da bir evrimi ve yaşadığı bir ortam vardır; diğer canlılar gibidirler; tek başlarına ortaya çıkmazlar, tek başlarına var olmaz. İnsanın hem kendini hem yaşadığı dünyayı anlamasında sanatın payı yadsınamaz; insanlık bilincini geliştirmek gereksinimi duymayan toplumlar, sanatı kapı dışarı edebilirler.
~~~

Dipnotlar:
(1) Ötekisi, Angers'de açılan David d'Angers'nin müzesi.
(2) Rainer Maria Rilke, Auguste Rodin, Cem Yayınevi, 2002.
(3) Avignon, Fransa'nın güney doğusunda bir kent.
(4) Halife Ömer zamanında İran Sarayı ele geçirildiğinde, orada ne kadar resim ve heykel varsa, İslam inancı gereği kırılır, parçalanır atılır.
(5) Öyle anlaşılıyor ki, bu son dört sözcüğün yeri şöyle değiştirilecek: “…çekip yazgının içine almıştır.”
(6) R. M. Rilke, Auguste Rodin, s. 22-23.
(7) R. M. Rilke, a.g.y., s. 33.
(8) R. M. Rilke, a.g.y., s. 35.
(9) Arapça'da “günah” ne demek, bilmiyorum ama Latince'de “peccatum” suç demek.
(10) R. M. Rilke, a.g.y., s. 35.
(11) R. M. Rilke, a.g.y., s. 38.
(12) R. M. Rilke, a.g.y., s. 47.

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 31/03/2011

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics