MaviMelek
Hermes Kitap
"Ben kaybedenim, ve kaybettim bana yakın olan birisini, / Ben kaybedenim, ve göründüğüm gibi biri değilim." The Beatles

"Rock Öyküleri" - Yasemen Birhekimoğlu*

Rock Öyküleri

"BÜTÜN DÜNYAYI KAPSAYAN YALNIZLIKLAR"

Hikmet Temel Akarsu, Aseksüel Koloni ya da Antiope ile de Kaybedenler'in Öyküsü'yle olduğu kadar değişik bir soluk getirmişti Türk Edebiyatı'na. "İstanbul Dörtlüsü", "Kayıp Kuşak" ve "Ölümsüz Antikite"yi okumamış olanlarsa belki Marquis d'Istambulin kimliğiyle yazdığı eleştiri yazılarından hatırlarlar onu. Bütün bunlardan sonra, Akarsu, edebiyat alanına bu kez bir öykü kitabıyla, Babalar ve Kızları'yla dönüyor. Bu kitap, bir yandan Akarsu'nun daha önce denemediği bir şeyi, kısa öyküleri önümüze seriyor, bir yandan da, bizi farklı yönlerdeki çeşitli denemelerden sonra her şeyin başladığı noktaya, "rock'n'roman" temalarına geri döndürüyor. Belki de bu durumdan ötürü bu öykü kitabına "rock'n'öykü" demek hiç de garip kaçmıyor.

"İstanbul Dörtlüsü"nde, romandaki iniş çıkışları takip ederek kitabın sonuna dek bir arayışı kovalayan okuyucuya, içlerindeki temel altyapıya rock müziğinin de sindiği çok çeşitli alt-kültür klişeleri eşlik eder. Şarkı sözleri, o dönemde alt kültürde hatırı sayılır bir öneme sahip olan "Kaybedenler Kulübü" isimli radyo programı ve bu programı sunanların kullandığı jargon, hatta bizzat bu programı sunan kişiler ve onların yaşam tarzı, motosikletler, "hızlı yaşa genç öl" düsturu, kelime seçimleri ve bir roman ortamı olarak Kadıköy ve Beyoğlu romana yedirilmiş bir haldedir. Bu durumun zaman zaman Akarsu için dezavantaj oluşturduğu ve romanın kurgusunun konunun önüne geçtiği de düşünülür. Ama aslında bu kitapları bir dörtlü haline getiren, dördünü de birleştiren şey, devam ettiği varsayılan öyküsel bütünlükten ziyade, bizzat bu kurgu unsurlarıdır.

Babalar ve Kızları'na baktığımızda, kitabın genelinden, özellikle son iki öyküsüyle ayrılan son bölüm hariç, aynı arka planı duyumsamak mümkün. Bizzat kitaba adını veren öykünün, kitabın açılışında yer alması da bütün bunlara bir örnek olabilir. Daha ilk öyküden başlarız Kadıköy sokaklarında dolaşmaya, Moda'dan bahsedilir mutlaka, "Always On My Mind" şarkısı olmadan bu öykünün eksik kalacağını hissederiz, ve bir de bakarız ki "Dekadans Bar"ın kapısından girivermişiz bile. Öykülerin birinde yine bir "kaybeden" karşılar bizi, iki öykünün adandığı "eski dost" Çarli ise, bir zamanlar müzik basınıyla neredeyse eşdeğer olan Stüdyo İmge'nin eski sahibidir. Bu öykü kitabında biraz daha iyi duyumsanan şey ise, bu kez, belki öykü formunun da yardımıyla, daha evrensel bir takım duyguların yansıtıldığına şahit olmamızdır. Bu atmosferdeki insanların hikâyeleri üzerinden, aslında dünyanın her yerinde aynı şeyleri yaşayan insanların hikâyeleri anlatılır sanki. Şarkı sözlerinden alıntılarla başlayan, bazen onları kendilerine başlık yapan, bazen ise anlattığı hikâyenin örgüsüne katan öykülerin bize anlattıkları durumlar da, bu şarkıları yazan adamların içinde bulunduğu ortamlarda yeşerir. Dünyanın farklı yerlerindeki, zaman zaman Amerika'daki, zaman zaman Fransa'daki insanlar da demek ki, İstanbul, Türkiye'de yaşanan sevinç veya acıları niteleyebilecek şarkılar yapmaktadırlar. Bu öykü kitabında bir kez daha, Akarsu'nun amaçladığı temel şeyin bütün dünyayı kapsayan yalnızlıkları aydınlatmak olduğunu anlarız. Sadece Kadıköy, Beyoğlu veya yazarın bulunduğu, gördüğü, yaşadığı yerler değil, aynı zamanda şarkıları yazan, öyküleri anlatan pek çok insanın üzerinden, onların yaşamları ve yaşadıkları ortamlar kullanılarak, bu evrensel farklılık, bir anlamda, pek çok kişinin paylaştığı bir yalnızlık hissi, anlama büründürülmüş olur. 28 tane öykü olmasına rağmen, belki sadece son iki öykü haricinde, hemen hepsini aynı kişinin anlattığını duyumsamamız da bundandır belki.

Öykülerde, genel hava veya yazım tekniği dışında, kahramanların hayata bakışlarında da doğrudan "rock'n'roll" kültürü diyebileceğimiz "beatnik" etkileşimlerinin yanı sıra, rock müziğinin alt kolları da, örneğin "grunge" kendini biraz daha hissettirir.

Yazarın, alt-kültürde pek çok farklı şeyi temsil eder hale gelmiş olan Kurt Cobain'i, he rhangi bir temaya veya kurguya oturtmadan kendi öykülerinden birine dahil etmesini pek çok farklı açıdan incelemek mümkün. Yazar ya da yazarı temsil eden anlatıcı, "Kaybetmeye Mahkum Projelerin Değişmez Sponsorü Çarli... Bis!" öyküsünde, hem bu genç adama olan saygısını, hem de onun farklı amaçlar için kullanılmasına karşı duyduğu tepkinin boyutlarını anlatır. Bu öykü temelinde, Akarsu'nun genel "rock'n'roll" ruhuna saygılı çizgisine de göz atabiliyoruz. 1990'ların başından itibaren, o zamana dek var olan piyasayı sarsan, rock müziğinin çehresini değiştirmeye başlayan grunge akımının öncüsü Nirvana grubunun kurucusu olan Kurt Cobain, 1995 yılında kendi evinde intihar etmiş ve o günden beri hem o âna dek kendisine yüz vermemeye çalışan müzik piyasasınca abartılı şekillere yüceltilmiş, gerek resmi gerekse ismi kullanılarak ticari bir meta haline getirilmiş, hem de bütün bu şekillerde ölmeden önce temsil ettiği bütün maneviyat aslında tersine çevrilmiştir. Akarsu'nun konuya yaklaşımı da bu noktadandır. Yazar, Cobain'in temsil ettiği, kendisinin de her yönüyle incelediği, saygı duyduğu, hatta "gönül verdiği" bu akımı, "grunge" akımını, tersine çevirmeye yönelik şeylere katkıda bulunmak istemez. O, akımın sadece dıştan gözüken yanlarını değil, temel felsefesini dikkate alır. Bütün bu metalaştırma sürecine yeterli dayanıklılığı gösteremeyerek hayatını sonlandıran bir adamın daha da büyük bir meta haline gelmesine bir katkıda bulunmak istemez. Okuyucu olarak, asıl rock'n'roll ruhunu temsil edenin bu duruş olacağını anlamak hiç de zor değildir. Yazar, Cobain'den bir adım öteye giderek kafa tutar, ve karşı cephede yer alanlara, bu durumda bizzat kendi arkadaşına, tahrip edilmeye çalışılan o ruhu anlatmaya çabalar. Yalnızlık temasının hayat bulduğu öykülerden birisi de budur. Yazar arkadaşını yaptığı şeyin mantıksızlığına ikna etmeyi başaramaz ve yazısı yayınlanmaz.

Bütün öyküleri anlatan, bir kişi değil de farklı farklı kişilerse bile, yalnızlıklarının başladığı nokta aynıdır. Gerçek hayata karşı, istekler, dilekler, arzular, ilkeler ve prensipler, bütün bu soyut kavramların savunulması zorlaşır. Anlatıcı figürü, olayları hep dışarıdan takip etmeyi yeğleyen, olay akışına pek de müdahale etmeyen birisini temsil eder. Okuyucu, anlatıcının tepkilerinin ve isteklerinin farkındadır, ama ana kahraman, çevresinde akıp giden olaylara hiç bir zaman karışmak istemez. Hatta, öykülerde, tekrarlanan bir çekip gitme, ana ortamdan kopup sayfiyelere yerleşme veya bunu planlama, uzaklara gidebilmişlere özenme duygularını gözlemlemek mümkündür. Zaman zaman, bu kadar uzaktan durma, öykülerde kendini hissettirecek ölçüde boyut değiştirir. Ya, "Tuhaf Adam"da olduğu gibi, sinematografik bir anlatım, olayları kameraman gözünden aktaran bir anlatıcı şeklinde ortaya çıkan kurgusal bir değişim, ya da "Ve Rüzgâr Bizi Götürecek"te olduğu gibi, uçucu, masalsı veya olanaksızlığı temsil eden bir anlatım dönüşümü söz konusu olur. "Ve Rüzgar Bizi Götürecek"teki eskrimci kız ile eğitmeni arasındaki diyalogların gizemi, içerdikleri masalsı tabirler, öngördükleri şövalyelik ruhu, gerçek hayatta masalların ulviliğini bulamamış anlatıcının gerçek hayata entegre etmeye çalıştığı masalsılığın kokusu, okuduğumuz öykü boyunca bize aslında var olamayacak bir duruma tanıklık ettiğimizi düşündürür. Gerçek hayatta mutlu sonlar neredeyse yok gibidir yazar için, dolayısıyla bize mutlu sonlar sunması için bir ulaşılmazlık altyapısı gerekir gibidir.

Yazarın bize aktardığı her öyküyü, her bir olaylar bütününü gerçek hayatın nerede bitip, kurgunun nerede başladığı sorusu takip ediyor. Okur, anlatılan her şeyi, yazar sanki bir çay bahçesinde anılarını anlatırmış gibi dinlemeye hazırlanıyor. Belki de, çevresindeki insanlarla sözel yoldan paylaşamadığı şeyleri, anlatamadığı davalarını yazılı yoldan ifade ettiği devamlı olarak gözlemlenen bir adamın yazdığı bir günlüğün mahremiyetini paylaşıyor gibi hissediyor. Bu zaten çoğu zaman mesaj kaygısız olan anlatımın samimiliğini ön plana çıkaran bir olgu. Ama yine de zaman zaman okurun durumu sinirli bir beklentinin sınırlarına varıyor, gerçekliğin bittiği ve kurgunun başladığı o noktayı yakalamak adına öykünün zevkini çıkaramayabiliyor, öykünün son satırlarını okurken kendini anlatımın güzelliğini veya yazarın gerçekte dikkat çekmek istediği noktayı gözden kaçırmış bulabiliyor. Akarsu'nun anlatımcılığı, tam da bu yüzden tek bir okumayla anlamlandırılamıyor. Öte yandan, öykülerdeki ana hava, yani, çoğunluğun olduğu yerlerde olmayı istememe, ama herkesin gittiği yerlerde olma, buna rağmen yalnızlık hissi duyma, ancak bu şekilde bir somutluk kazanıyor. Kendini çevresindekilere ifade edemeyen veya ifade etmek istemeyen bir yazar fikri kafamızda iyice şekilleniyor. Bir yandan da, yazarlığın asıl niteliği, çevresindekilerden bir adım ötede durup gözlemleme, gözlemlediklerini ancak yazı yoluyla dışa vurabilme yetisini yazara kazandıran da bu soyutlanma duygusu oluyor bir yerde. Yani gerçek hayatta insana rahatsızlık veren yalnızlık, anlaşılmazlık, iletişimsizlik hisleri, bir yazarın kurgusunu mükemmelleşmeye yakınlaştıran şeyler olarak ortaya çıkıyor.

Türk edebiyatında, yazılı anlatımın nesre döndüğü Tanzimat döneminden beri süregelen Doğu-Batı karşıtlığı teması, daha çok Batı etkileşimli olacağını düşüneceğimiz rock'n'roll edebiyatının, Türk versiyonunda kendisine tuhaf bir yer buluyor. Batı yapılı, Batı temalı bu öykülere Doğu havası sık sık karışıyor. Örneğin "Safran Kızı"nda, Akarsu'nun bu durumu nasıl incelediği hakkında uzunca düşünmek mümkün. Acaba Doğu safi iyi, Batı safi kötü olabilir mi? Yazınının temelini Batı'dan alan bir yazarın bunu savunması beklenemez elbette; ama Stendhal ve Fitzgerald okumaktan ne kadar hoşlanırsa hoşlansın, Safran Kızı bir "Osmanlı Kadını"dır. Ezan sesiyle huzur bulan, alışverişini inançlı esnaflardan yaptıkça mutluluk duyan bu kadın bize ne anlatmaktadır? Yoksa aslında Doğu-Batı değildir de çekişen, diğer öykülerde de hissettiğimiz gibi eski-yeni midir? Geçmişteki heyecanlara, zevklere ve duygulara, genellikle bizzat kendi anılarından gelen bir motivasyonla öncelik tanıyan yazarın, geçmişi sık sık hasretle andığına, zaman zaman kahramanlarına bu değerler doğrultusunda olaylar yaşattığına tanık olunan en net öykülerdendir "Safran Kızı".

Bu durumun en uç örneklerinden bir diğeri, kitabın son bölümünde açıkça hissediliyor. Akarsu'nun genellikle Charles Bukowski ile Beat kuşağı arasında gidip gelen anlatımı bu sefer, iyice Beatler'e doğru kayıyor. Bu değerlendirmedeki en büyük pay "Güneşli Günler Bitti" bölümünde yer alan bir öyküye ait. Acaba Amerika kaynaklı, 1950 ve 1960'larda öne çıkmış bu akımın 2005 yılında Türkiye'deki yansıması ne veya nasıl olabilir?

"Kirli Yolda", en büyük Beat yazarlarından Jack Keruac'ın Yolda'sını anımsatmaktan geri kalmıyor, ama öyküdeki yol ile Yolda'nın kahramanlarının teptiği parkurlar oldukça farklı, bu parkurları geçiş amaçları da. Her şeyden önce, Tuncay ve Arif'in kafasında ne kendilerini ne var oluşlarını, ne de dünyayı sorgulamak var. "Kirli Yolda"nın kahramanlarının, Almanya'dan Bulgaristan'a kadar yaşadıkları, onları ellerindeki amaca ulaşmak için hayatta kalmaya odaklanmaya zorluyor bir süre sonra. 1960'ların Amerikası'ndaki kahramanlarımızın da zorluklarla karşılaşmadığını iddia etmek çok zor, ancak 1980'lerin ekonomik açıdan çok şeye gebe, ama bir o kadar da belirsiz Türkiyesi'nde sadece aç kalmamak için hayatlarını tehlikeye atan "kirli yoldakilerin" maruz kaldıkları çok farklı. Kahramanlarımızın yollarda karşılaştıkları "dost" Türkler ile yaşadıkları pek çok şey, bize sadece Türklere has olabilecek koyu ve "delikanlı" bir muhabbetle, yine sadece Türklere has olabilecek bir açıkgözlülüğün buluştuğu zamanları anlatıyor. Bu adamlar yollarda, tamamıyla vahşi ve rekabete dayalı ortamlarda, insanlıklarını belirli duygu ve düşüncelere endekslemiş insanlar. Oysa ki Bulgaristan'da yaklaştıkları anavatandan kopuk köye bağlı yerleşik ve sakin Türklerin etraflarına yaydıkları hava ve kahramanlarımıza yönelik davranışları, insana duyulan karşılıksız ve saf sevgiyi yansıtıyor. Akarsu'nun "yolda"nın başına "kirli"sıfatını eklemesi de böylece doğal gözüküyor. Bütün bunlardan sonra, karşımıza çıkan manzarada ise, "Kirli Yolda"nın, ünlü Yolda'ya yine de temasal olarak benzediğini, hatta "Kirli Yolda"nın Yolda'nın Türk versiyonu bir parodisi olduğunu söylemek de yersiz kaçmıyor. Tuncay ile Arif'in yola çıkmalarından ortalama 40 yıl önce, ülkelerini bir baştan diğer başa geçmek üzere yola çıkmış olan Yolda kahramanları gibi, bizim kahramanlarımız da, Türkiye içerisinden olmasa bile, bambaşka bir coğrafyadan geçerek, yine kendi insanını tanıyarak, "Türk'ün Türk'e ettiğini" görerek yollarını ve belki de böylece misyonlarını tamamlıyorlar.

Görüldüğü gibi, çok da homojen olmayan bu Hikmet Temel Akarsu kitabının genel havasını nasıl özetleyebiliriz? Bütün Akarsu kitaplarının her zaman için temelini aldığı rock müziği ve rock kültürüne, bir yazarın yaşadıkça, deneyim kazandıkça, değerlendirdikçe ve en sonunda soyutladıkça ortaya çıkardığı kendi benliği ve çevresindeki insanların, hatta artık ait olduğunu daha iyi değerlendirdiği o karma kültür, bu sefer birden fazla bölüme ayırarak eklenmiş. Daha önce de karşılaştığımız soyutlanmışlık, yalnızlık, bireysellik temaları, bu sefer biraz daha fazla, modernleşme sonrası arasında sıkışıp kalmış olan Türkiye'ye atıfta bulunularak sunuluyor. Kendince doğrulara sahip olan bir insanın, bir yazar olarak kendisini ifade etmesi sürecinin, çeşitli noktalardan ele alınıp bize anlatılması da mevcut. Kısaca, Hikmet Temel Akarsu'dan almaya alışmış olduğumuz her tat, bu kitaptaki 28 öyküde, artık biraz daha olgun ve gelişmiş haliyle iletiliyor bize.

Babalar ve Kızları
Hikmet Temel Akarsu
Öykü / İnkılâp Kitabevi
* Yasemen Birhekimoğlu: Felsefeci (B.Ü.), Eleştirmen
onthelosthighway@gmail.com

 

Diğer Kitap Tanıtım Yazıları

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics