MaviMelek
Hermes Kitap
"Çamurda debelenmeye zaman yok, / Bir dene, kaybederiz en kötü ihtimalle, / Ve aşkımız dönüşür ölü yakma ateşine." Light My Fire / The Doors

[Öykü]"Postmatürenin Prematüre Hayatı" | Emre Güçdemir

Postmatürenin Prematüre Hayatı

"BUNDAN DAHA FAZLA UZAKLAŞMA BENDEN"

Öyle bir güneş var ki tepede, aldığı nefesten bezdiriyor insanı. Annem, babam ve kız kardeşimin mensubu olduğu çekirdek ailemle Serçe model arabamızda güneye akıyoruz. Antalya'ya…
Arka koltukta oturan NY Yankees şapkalı, bir elinde beyzbol topu diğerinde beyzbol eldiveni olan; sarı saçlı mavi gözlü, az biraz çilli, şirin mi şirin bir çocuk olsun da onun hikâyesini anlatayım size isterdim. Ama maalesef boynu kirden halkalarla dolmuş, yenik tırnakları olan, çırpı kollarını ve bacaklarını bir vücut geliştirme sporcusu edasıyla kasten avdet-i afişe maksatlı açıkta bırakan tam yer bezi yapmalık atlet ve şort giyen, üstünde moda sayılabilecek tek şey topuklarındaki ışıkları yanan spor ayakkabılar olan, kesintisiz bir halde sümüğü burun deliği ile dudak arasında asılı duran benim hikâyemi okuyacaksınız. Yıl 1993…

Arabada "Güneye giderken" değil, o zamanın popüler şarkısı "Nankör Kedi" çalıyor. Bense, altı senelik ömrümde acıların en katmerlilerini yaşamışım gibi uzaklara dalarak eşlik ediyorum şarkıya. Bir müddet sonraysa salya akıta akıta dalıyorum uykuya.
Czirrie de czirrie sesi uyandırıyor beni. Gözümü açtığımda ilk gördüğüm şey yapraklı dizaynıyla bozuk 2.500 TL oluyor. Amcam gülerek parayla cama vuruyor. İniyorum arabadan, amcam beni kucağına alıyor. "Nasılsın?" sorusunu beklerken "Kamışa su yürüdü mü?"yle karşılaşıyorum. Alık bir halde "Pipet!" diyebiliyorum. Fırçamtrak bıyıkları arasından dudaklarını uzanıyor, şakaklarıma konduruyor busesini. Tükürükleri terime karışıyor. Kamp kapısındaki karşılama faslından sonra kalacağımız odaya gitmek üzere kampın içine geçiyoruz. İşte o anda ilk aşkım geçiyor bisikletiyle yanımdan. Bağıl hızdan umumiyetle tiksindiğim için hangi hızda geçip gittiğini çözemiyorum, ama tüm detayıyla kazıyorum beynime bu güzelliği.
Ömrümde ilk defa midemde garip şeyler hissediyorum. Güzel gibi, değil gibi. Akşam yemeğinden sonra durduğum yerde duramıyorum; hep bir kıpırtı, bir titreme halindeyim. Aşkın etkisinden oluyor galiba diye düşünüp önemsemiyorum. Gerçeğiyse gece anlıyorum. Aşkın tetiklediğini sandığım tüm bu fonksiyonlar meğer ishal belirtisiymiş. Ankara-Antalya yolu boyunca incir-su ikilisini beraber tüketmemin sonucu götümden işiyorum sabaha dek. Ertesi gün de değişen bir şey olmuyor maalesef. Tuvalet ile yatak odası arasında mekik dokuyarak geçiriyorum tüm günü. Sonraki gün ise iyileşiyorum ve atıyorum kendimi dışarı. Amacım ilk defa aşk denen olguyu hissetmeme sebep kızı bulmak.

Çok geçmeden de buluyorum. Sahilde, denizin sığ kısmında "Heidi"li çocuk bikinisiyle çimiyor. Beni fark etmesi için mal varlığımı olanca haşmetiyle sergileyen slip mayomla çopada çopada koşuyorum denize doğru. Tam yanından geçip bırakıyorum kendimi çelik gibi suya.
Kızı merkez alarak yarıçapı beş metre olan bir dairenin çapı üzerinde bir sağa bir sola kulaçlar atıyorum. Tam merkeze geldiğim sıralarda dalış denemeleri yapıyorum. Çapın uç noktalarında ağzımın yarısını suya sokup priuffu prriuu sesleri çıkarıyorum. Ama ne yaparsam yapayım bir türlü dikkatini çekemiyorum.
Ben suyun içinde maymun olmuşken babası geliyor, kızını alıp gidiyor. Bakakalıyorum ardından. Kafama yemiş olduğum güneşin haddi hesabı şaştığından yarı sütlaç modunda terk ediyorum denizi.
Akşam yemeğinde amacıma ulaşabiliyorum ancak. Açık havada piyanist şantörümüz yemek müziği icra ededursun, biz de ordövrmüş, ara sıcakmış, ana sıcakmış ne gelirse "günah olmasın" desturuyla tabağı sıyırana dek yiyoruz. İsmini dahi bilmediğim dilber ise iki yan masada ebeveynleriyle oturuyor.
Ne zaman ki yemek faslı bitiyor, insanlar tatlı ve meyve servisi öncesinde yemiş olduklarını yakma maksatlı atıyorlar kendilerini dans pistine. Ben de amcam tarafından zorla kaldırılıyorum oynamaya. Fidayda eşliğinde mal mal el çırpıyorum. O sırada sol tarafımdan uzun ve hızlı bir halay üzerime doğru geliyor. Kaçamıyorum. Ailemle arama sonu gözükmeyen bir halay giriyor. Bizimkilerle irtibat kuramıyorum. Rabbime bana yol göstermesi için duacı bir halde kafamı kaldırıp yalvarıyorum. Bu sefer de disko topu giriyor araya. Rabbimle de irtibat kuramıyorum…
Arkama döndüğümde pistin orta yerinde mahsur kalmış, benim gibi halay mağduru tahminen yaşıtım bir kızın poposu çarpıyor gözüme. "Bari onunla irtibat kurmayı deneyeyim" diyerek yanına gidip eğiliyorum. "Bir şey mi düşürdün?" diye soruyorum. Kız doğruluyor, hakeza ben de öyle. Ve o poponun ilk aşkıma ait olduğunu öğreniyorum. Bir şey düşürmediğini, sadece disko topundan yere vuran renkli ışıkları eli ve ayağıyla tutmaya çalıştığını söylüyor. "Yar" diyip sineme sarmaya hazır olduğum kızın zekâ özürlü olduğunu düşünemiyorum. Çocuğum çünkü, yetmezmiş gibi bir de âşığım.
Halay ortasında mahsur kaldığımız anlarda tanışıyoruz. Onun da benle aynı yaşta olduğunu, benim gibi Ankara'da oturduğunu ve Yonca Evcimik'ten ölesiye tiksinirken Burak Kut'a derin bir sevgi ve saygı beslediğini öğreniyorum. Arkadaş oluyoruz. Halay dağılmaya başladığı sırada ertesi gün için sözleşerek ayrılıyoruz.

İki haftalık tatil boyunca "yaz-buz"lar yazdırıyorum amcamın hesabına. Biri bana, diğeri ona. Arı Maya'nın ne kadar ulvi bir canlı olduğunu anlatıyoruz birbirimize. Öğlen sıcağında, herkesin güzellik uykusuna yattığı saatlerde ben, TRT 2'de rahmetli kıvırcık Bob Ross'un "Resim Sevinci" programını izliyordum. İlk aşkıma hediye edebilmek için resim yapıyorum Bob'un öğütleri çerçevesinde. Yalnız işin kötü tarafı "Gel bak, şuradaki yalnız minik çalılığın harikulade gölgesinde oturalım", "Hadi kumdan kalemizin yanına gizli, sessiz, şirin bir havuzcuk yapalım," şeklinde gay gay tümceler dökülüyor ağzımdan.
Bob Ross kanımda, kasıklarımda…

Her tatil biter. İnsan o iki haftayı hiç bitmeyecekmiş gibi yaşar ama biter işte. Onun tatili de bitiyordu. Sonraki gün Ankara'ya dönecekti. Bense Ankara'da da ifade edebileceğim duygularımı bekletemedim. Tatilinin son gecesinde dile geldim.
"Seni seviyorum" dedim, "Ben de…" dedi ama iki adım da uzaklaştı.
"Gel!" dedim, gelmedi. "Bari gitme…" dedim "…bundan daha fazla uzaklaşma benden."
Gitti!
Böylece normalinden çok erken bir şekilde çocukluğum bitti.
Bir daha kimse bu şekilde mantıksız, sebepsiz çıkıp gitmez hayatımdan sanıyordum. Yanılmışım.
Yirmi bir yaşına geldiğimde karşımda duran kişiye "Seni seviyorum" dedim, "Ben de…" dedi ama bakışlarını uzaklara yönlendirdi; iki adım da uzaklaştı.
"Gel!" dedim, gelmedi. "Bari gitme, bundan daha fazla uzaklaşma benden" dedim
Gitti!
Böylece de normalinden çok erken bir şekilde gençlik dönemim bitti.

Sayı: 26, Yayın tarihi: 30/05/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics