MaviMelek
"Hiç kimsenin bir yerlere gitmesi gerekmez. Çünkü hepimiz varmak istediğimiz yerdeyiz." Ada / Aldous Huxley

[Öykü]"Pintihar (Son ya da Bitmeyiş)" | Armağan Altay

Pintihar

"SUSMUŞTU BU CÜMLELER"

“Canım yanıyor ama önemli değil!"
Hiçbir şey istemiyorum.
Varoluş sebebimiz de bir istek değil mi? Nedir peki? Uğrunda mistisizme kafa patlattığımız, soru sorma güdüsü olan felsefeye dalıp dalıp çıktığımızı sandığımız bu gaye, bu oluş, bu kılış nedir? Cevap yok, değil mi? Çünkü insan aklı ermez. O aklın erdiği yerlerde de sadece yalanlar, hayaller ve beden var. Başkası tarafından içine sokulduğunuz, layık kılındığınız beden. Evet, öyle olmalı. İyimser bakışlar çoğu yerde, arada bana da rastlamıyor değiller. "Sevmek" diyor bu bakışlar. "Sevgi." Oysa düşünebilen insan için sevgi yoktur. İnsan için sevgi, bir yaydan çıkıp saplanmaya benzer. Oysa ok bir yere varmaz, yay da hiç var olmamıştır; insan ya sevmeyi ya da "seven kendisi"ni sever. Gerisini isteyen bedendir. Hani şu kirlenince çıkarıp atamadığımız, "ölü temizleme"ye vermeniz gereken malum elbise.

Hiçbir şey istemiyorum. Elbiseyi de, kendimi de.
Kendimi istemiyorum. Dünyayı, insanları değil, kendimi.

- Elindeki kalın urganı ilmek yapıyordu. Fazla titremeden, terlemeden. Çok zor bir aşamayı geçmek gerekiyordu hâlâ. Uykusuz geceler, düşünce acısı, çaresizlik; bunların hiçbiri bu aşamayı aşmak için yeterli değildi. Cesaret de değildi bu. Hiç değildi.

Tepesindeki lambanın çok uzaklardan gelen zırıltısını duydu. Masasını gördü. Gözünün ucu hâlâ odasındaki nesneleri görmek istiyordu; bağlı bulunduğu bedeni gerçeklere tutundurmak için. Sanki. Oturduğu sandalyenin ayağı titriyordu, korkudan. Belki. Defalarca üzerinde uykulara dalıp yersiz kaygılarını bilinçsizliğe geçici olarak sarkıttığı yatağın, arkasından ona çekingen bir ağızla "Yapma, hadi, gel uyu" deyişini duyumsuyordu. Duvarların da bir rengi vardı, yeni fark ediyordu. Şampanya mı? Ne?

O an, artık izlerin güçsüzleştiği belliydi. Aklının yarattığı saldırılardan yine aklı koruyordu insanı. Savunma ve saldırı mekanizmaları aynıydı. "Sorunlar sende çözülür" mantığının bir başka varyantı. "Sorunlar sende düğümlenir." Belki de çok fazla abartıyorsun. Bunda kendini öldürecek ne var? Alt tarafı maddi problemler. Yan tarafı insanların kokuşmuşluğu, öbür tarafta asalak Pollyanna'lar. Ortada sıçan."

Susmuştu bu cümleler.
"Sana verilmiş bir emanettir ömür. Onu istediğin zaman bitiremez, yok edemezsin. Canını veren, alır."

Bunlar hâlâ konuşuyordu, ama inandırıcılıkları yoktu. Neden? Çünkü ortada bir hayat sözleşmesi de yoktu, salt haybeye bir belirsizlik. Kontratı olmayan, imzasını görmeyen bir kiracının, sürüyle "sınanma" adı altında "kandırmaca" bedeller ödeyip de, evden istediği zaman çıkmaya hakkının olduğunu düşünmemesini kimse bekleyemezdi. İnanç mı? Özgürdük hani?
"İntihar edersen, yanarsın. Sonsuza dek." -

Hiçbir şey istemiyorum. Bitti. O kadar.

Sakinim. Belki hiç olmadığım kadar. Yetenekli ve zeki oluşların faydası, sadece bencil karakterlerde geçerli olabiliyor. Başkasında lanet gibi. Kim, ne sipariş etmiş tanrıdan? Olmayışlık gibi rahatlığı mı tepmiş, olmuşluk gibi riskten oluşan bir ümit için? Yok canım! Bir düğüm sonra çözülecek muamma. Ne sert şeymiş bu urgan be!

Bir ara başkalarından endişelenirdim. Acaba ailem üzülür mü? Acaba sevgilim de üzüntüsünden intihar eder mi? Hatta, acaba beni çabucak unuturlar mı? Ya arkamdan kimse ağlamazsa? Ah, intihar edenlerin bazıları bu hale getirmişti bunu. Anlık üzüntü patlamaları, beyinsel cinnetler, çaresizlikler, nedenler, falanlar, filanlar. İnsan kendisini öldürürken neden aradığında, bulursa mı ölür, bulamazsa mı? Mutluluktan ağlanır da mutluluktan ölünmez mi? Bak, gözlerim yaşardı. Gözümü yaşlar bürüdü. Sevecen kederler.

Hiçbir şey istemiyorum.

- Urganı hazır hale getirmişti. Boynuna geçirdi, ensesine dayadığı düğümü sıktı. Evet, oluyordu. Bu kolye ona tam oturmuş, tam yakışmış, tam "uymuştu".
İlmeği boynundan çıkarıp, üzerinde gelişigüzel fakat gidişi çirkin olan dünyevi cisimlerin bulunduğu masaya bıraktı. Afyon, bira kutusu, sigara, kül, kuru ekmek parçaları. Tanımlıyordu bazı şeyleri. Yeterli. Sonra içinde yayınlanmamış öykülerinin bulunduğu pek bir çiğ defterinden ham bir sayfa kopardı. Az önce kaderine yardım eden sol eline bir kalem aldı. Yazdı.

"Vasiyetimdir.
Eşyalarımı atomlarına ayırabiliyorsanız, yapın bunu. Yapın ve hemen uzaklaşın oradan. Kıyamet günü varsa ve gelirse, onlar tekrar birleşir. Kimseye söylemeye gerek yok. Yeterince dramatik anlar yaşanacak zaten. Cenaze. Ağıt. Bir boy. Alabildiğine. Diyeceğim odur ki, eğer eşyalarımı (hepsini) atomlarına ayırabiliyorsanız, siz de intihar edin. Beni tanıyan herkesin yaşamasını, diğerlerinin ölmesini istiyorum. Ölüm budur. Yalnızlık budur. Gerçek budur.
İmza." -

Vay canına! Hiç fena değil. Öykülerimden daha canlı, daha sanatsal oldu. Buna inanabiliyor musunuz? Belki de bir intihar salgını başlatacağım! Ne "nedenli, ne de "nedensiz". Ötenazi hastanelerde olur. Üstelik ben gencim. Baksana nüfus kâğıdıma! Bakacaklar elbet! Beni hissedebilirler belki de. Evet, sen! Sen, beni duyan herhangi biri! Sen ile ben yok! Zamirler, sıfatlar, şahıslar; bunların hepsi suni şeyler. Senim, bensin. Birazdan öleceğiz.

- Vasiyetini yazdığı kâğıdı yatağına koydu. Biraz kestirecekti o cümleler orada. Çok az.
Sonra bir ham sayfa daha kopardı. Yine yazdı.
"Hüküm:
Kendisi tarafından bilinmeyen bir sebep, belki sebepsizlikle, ölüm ile cezalandırıldı ya da ödüllendirildi." -

Bu da iyi oldu. Evet. Geldik bir filmin sonuna. Şimdi o çok merak ettiğim şeyi yaşayacağım. Ölme hissini. Canımın çıkmasını. Sonrasını. Ölümden sonrasını. Buradakilerin pek fazla düşünmediği "şeyi". Orada olacağım. Oraya gideceğim. Nihayet ve yine mi?

- Sandalyesinin üzerine çıkarak, urganı tavandan gelen kalorifer borusuna çapraz sargı ile bağlayıp, sabitleştirdi. Boyuna göre, uzunluğunu ayarladı. Kısa süren bir seremoniden sonra asıl ayin hazırdı. Şimdi. Başlamaya. Bitmeye. Merak edilen ölüm. Memnunlar mı yerlerinden, görülecek. Bu sefer, bir sefer amacıyla, seferber edilerek düzenlenecek. -

Şekilleri de düşündüm. Haplar. Garanti değil ve çok tatsız. İçsel. Bunalımlı genç kızlara göre. Gaz. Pek bir salakça. Başkasına zarar verme ihtimali de var. Bilekleri kesme. Bedene fazla zarar veriyor. Alçıdan bir heykel gibi bembeyaz oluyorsun. Tabanca, kumarda kaybeden mafya babalarına göre. Çok gürültülü. Üstelik hayli pahalı bir alet gerektirmekte. Yüksekten atlama, bir uçurumdan… Çok romantik. Yine bunalımlı ya da deli genç kadınlara göre. Tecavüze uğramış, kocasından ayrılmış, sonuç olarak "bir şeyler olan" genç kadınların tarzı. Onlar az daha hevesimi kaçırıyorlardı zaten. Sanki ölümü istermiş gibi öldürürler kendilerini, ancak çoğu düşerken bağırır. Hem de can havliyle. Çığlık atar. Atmayan yoktur. Varsa atamayan vardır. Onun da nedeni korkudur; bedenin birkaç saniye sonra parçalanacağını, kemiklerin iç içe geçeceğini ve muazzam bir acı dalgasına maruz kalınacağını bilmenin verdiği korku. Çelişiyor. Samimi değil. İntihar değil ki. Böyleleri aslında hiçbir zaman bu acı çekme korkusunu yenemez. Yaşadıkları bir olay, bu korkuyu yenmelerine yardım eder. Ve… Elveda zalim dünya…

En iyisi "adam asmaca". Mazeretim de var, "hayat" sözcüğünü bir türlü tamamlayamadım.

- Tavandan sessizce, usulca sarkan ilmeğin hizasına getirdiği sandalyesine tekrar, mahşer duruşu için çıkmadan önce, az evvel hükmünü yazdığı kâğıdı göğsünün üzerine bir toplu iğne ile tutturdu. Adnan Menderes geldi aklına. Çok iyiydi. Çok gerçekçiydi o. Tüyler ürpertici. Sayın Menderes. Şimdi ölü.

İlmeği boynuna geçirdi. -
Son bir isteğim var mı? Hayır, yok. Aslında ölmemeyi istiyorum ama, galiba bunu kimseye söylemeyeceğim.
- Ayaklarıyla sandalyeyi devirmeye çalışırken altına işemeye başlamıştı fakat, farkına varmadı. Sandalye sonunda devrildi, bütün ağırlığı boynundan ilmeğe çullandı. Derisi kesildi. Vebali boynuna.
İp gerildi.
Elleri isterik bir hareketle gırtlağına gömülen ilmeği tutmaya çalıştı. Nefesi kesilmişti, kanında oksijen hızla, panikle azalırken, maharetli elleri ip ile boynu arasına giremezdi. Nitekim öyle de oldu, sadece çırpındı. Uçurumdan düşerken bağıranlar gibi. Belki değil.

O, hiçbirinin farkında değildi. Sadece gırtlağının tıkandığını, acıdığını hissediyordu. Ciğerleri alev almıştı sanki. Gözleri yaşarmıştı, görüşü bulanıklaşmış, odaya ecel dolu bir sis çökmüştü. Siyah karıncalar görüyordu. Yuvalarından uğramıştı, kim, ne? Kulakları uğulduyordu. Tüyleri ürpermişti, hepsi. Yer çekimi çok kuvvetli geldi birden. Çok. Çok ağırdı. -

Ölüyorum! Ölüyorum! Hissediyorum! Canım çok yanıyor ama önemli değil! Ölüyorum! Şimdi anlıyorum! Şimdi göreceğim! Ötesini bileceğim ve o kadar. Amaç, araç, yüz yok! Ölüyorum! Ölüyorum! Ölüyor… Ölü… Ö…

- Düşüncesi yok oldu. Düşünüşü. Sonrasını ve ötesini bilemiyordu, herkesle birlikte. -

- Ayaklarının titreyişi hayli uzun sürdü. -

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics