MaviMelek
"Bilgi ölümcül bir arkadaştır / Kimse kuralları koymadığında. / Bütün insanların kaderi görüyorum ki / Aptalların ellerinde." Epitaph / King Crimson

[Öykü]"Patrona Veda" | Tuğçe Ayteş

Abandon | Maieth

"BU KİTAPLAR BİR KERE BASILIYOR"

Karamel rengi saçlarını arkaya savurdu. "Neredeyse kırk yaşındayım, ama bir genç kızdan farkım yok," diye geçirdi içinden. "Hem de başarılıyım. İnsanları nasıl kullanacağımı çok iyi biliyorum." Yayınevinin merdivenlerini nefes nefese çıktı. Kapıyı iterken ciğerleri parçalanırcasına öksürdü. Aslında bu öksürme anını tam da kapıyı ittiği ana saklıyordu. Böylece kıtasına "Hazır ol!" emrini de sözsüz bir şekilde vermiş oluyordu.

Sert kapı gıcırdayarak açıldı.

Onun emrine amade olan çalışanları ondan önce gelmişlerdi her zamanki gibi. Patron olmayı çok seviyordu. Testi tıkacı gibi görüntüsüyle etrafta boy göstermek onun için yegâne gurur kaynağıydı. "Ayşe derler bana. On beş senedir bu yayınevini yönetiyorum. Kimse benim sırtımı yere getiremez."

İri göğüslerini kapatmak için yaz kış üstünden eksik etmediği ceketlerinden o an üzerinde olanı çekiştirdi. Leprikon'larınkinden(1) tek farkı yeşil değil siyah olan şapkasıydı. Onu çıkartıp eline aldı. Büyük odaya girdi. Altı senedir şahsi kölesi olarak kullandığı Yasin'in çalışmaktan çökmüş avurtlarını görmezlikten geldi. İçeridekilere sahte de olsa candan görünmek uğruna kuru bir "günaydın" dedikten sonra şapkasına uyumlu ayakkabılarını tıkırdatarak odasına yöneldi.

İşe yeni aldığı kız pek çalışkandı. İşleri aksatmadan layıkıyla yapıyordu. Sevilesi bir tipti. Ruhunu tamamen şeytana satmamış olsa Tülay'a sempati gösterebilirdi. Ama sonuçta bir çalışandı ve onun talimatlarını yerine getirmek zorundaydı.

Tülay, eğitimli ama bir yandan da saf birisiydi. Çevresi yoktu, o yüzden buraya dört elle sarılmıştı. Küçüklükten beri yapmak istediği işti bu üstelik. İşe yeni başlayanların hevesi ve heyecanı da henüz üzerindeydi. Ayrıca verilen işleri tatminden önce tam anlamıyla hallediyor ve boş durmayı sevmediği için vaktinin geri kalanında başka görevler de üstlenmek istiyordu.

Tam dişine göreydi Ayşe'nin. Onu tüketene kadar kullanabilirdi. Tülay, patronunun geldiğini fark etti, ama işini bırakıp ona "günaydın" demek için kalkıp kadının odasına da gitmedi. Kısa sürede onun buna layık biri olmadığını anlamıştı.

Ayşe kurtuluşun sosyalizmde olduğunu söyleyip duruyordu. Tülay hiçbir akımdan yana olmasa da en azından bilgi birikimi Ayşe'nin bu lafına gülüp geçmesine yeterliydi. Çalışanlarının maaşlarını ve sigortalarını ödemekten kaçınan, üstüne üstlük utanmadan onların adıyla kendine kredi açtıran ama arabasını değiştirmekten ve kızını özel okulda okutmaktan hiçbir çekince duymayan bir sosyalist… Kadın şaka yapıyor olamazdı, kendisi başlı başına bir şaka olmalıydı. "En âlâ kapitalistim," demesini beklemiyordu, ama bari bu kadar riyakâr olmasaydı.

İzm'ler Tülay için önemli değildi, önemli olan insandı onun için. Bu kadın insana da nasıl davranacağını bilmiyordu ki… Ama bir yazar veya ona gelir ve nam getirecek birisi geldiğinde kibarlıktan kırılacak gibi oluyordu. Onun dışındakilere bağırıp çağırıyordu. Tülay'a da sesini yükseltmeye yeltenmişti birkaç sefer, ama Tülay tepkisini koymuştu. İyi bir üniversite mezunuydu, kitap tutkusu ona her şeyi geride bıraktırmıştı, ama karşısına çıkan ilk şans burası olsa da bu kadına muhtaç değildi. Farklı insanlar tanımaya, kendini göstermeye başlamıştı. Ama diğer iş arkadaşlarının, kendisiyle aynı şartlara sahip olmamalarından ötürü Ayşe'den kötü muamele görmeleri onu üzüyordu.

Burasının iğrenç bir yer olduğunu daha önceden fark etse muhtemelen daha sevimli bir yayınevinden ikinci haftasında gelen teklifi reddetmezdi. Yine de "Kısmet…" deyip geçti. Orayı gidip görmedikçe, içinde çalışmadıkça nasıl bir yer olduğunu bilemezdi nasılsa.

Tülay çalışkanlık ve saire gibi işle ilgili olumlu özelliklere sahip olmanın yanı sıra insan ilişkilerinde de başarılıydı. Patronun şerrinden kaçan ve kaçamayan bütün herkesle iyi geçiniyordu. Patronların çalışanlarının birbiriyle iyi geçindiğini görmekten memnun olduğunu düşünürdü o zamana kadar. Ama nedense diğer kızları onunla görüştürmüyorlardı "dikkati dağılır" diye. Yoksa birlik olup patrona diklenme ihtimallerinden değil… Tülay vermişti vereceği gazı. Genel manada bir isyan çıkartamasa da bireysel olarak birkaç tepki konulmasına önayak olmuştu.

Gün geçtikçe Ayşe baltayı taşa vurduğunu hissediyordu. Bir yandan bu kızda gelecek olduğunu, çok işine yarayabileceğini gördüğü için hayatında hiç yapmadığı bir şekilde o na yayıncılık hakkında bilgi veriyor, kitap hazırlama programlarını öğretiyor, hatta için için ona saygı duyuyor, bunlardan dolayı da kendine hayret ediyordu. Oysa Tülay'ın yönetmek veya yönetilmekle işi yoktu. Onun gözünde herkes eşitti. Kimseye kimseden fazla değer biçmiyordu. Belli ki insanlarla iyi anlaşmasının sırrı burada yatıyordu. Bir keresinde muhasebedeki kızlardan birisi patronun ve onun hem akrabası hem de kuklası olan muhasebedeki kadının onlara kötü davrandığından yakınırken Tülay'a, "İleride kendi yayınevini kurarsan beni de alırsın değil mi?" demişti. Tülay da kıza sevgiyle ama içinden Ayşe'ye sayıp dökerek, "Tabii ki," demişti.

Ayşe, Tülay'ı ne iliğini kemiğini kurutana kadar kullanabileceğini ne de kendi safına çekemeyeceğini anlamaya başlıyordu. Kız manyak gibi maaşını ve SSK ödemelerini takip ediyor, bunlarda en ufak bir gecikme veya eksikte tepesine çöküyordu! Olacak şey miydi bu? Hele bir de gözlerini sebatla onun gözlerinin içine dikivermiyor muydu? Al başına belayı. Ruh diye bir şeyin varlığına inanıyor olsaydı oracıkta uçup gideceğine emindi. Ama neticede Tülay'ın başka işi, tanıdığı yoktu. Babası da çalışmıyordu. Paraya ihtiyacı vardı. Evet evet, bir noktadan sonra elbet teslim bayrağını çekecekti.

Ama tahmin etmediği bir şey vardı. Tülay hiçbir zaman pes etmezdi, teslim olmazdı, sonuna kadar uğraşırdı inandığı bir mesele için. Kitap âşığı olması onun gözlerini tamamen kör etmemişti. Özsaygı ve haklarını savunma söz konusu olduğunda gittiği yere kadar giderdi. Son maaşı ödenmemişti hâlâ. Ödetecekti elbet. Sıkı çalışıyordu, İngilizce yazışmalar, araştırmalar, çeviriler vs her şey onun eline bakıyordu, emeğiyle onu kendine muhtaç hale getirmişti. Ama bu seferki maaşını nakit olarak alamayacak gibiydi, kitap siparişi verirdi öyle bir durumda. Ayşe, genelde maaşını ödeyemediği sıkı kitap okuru olan çalışanlarına kitap satarak alacaklarını kapatırdı. Hayrına yapmazdı bunu haliyle. Sattığı kadarıyla yüzde alırdı dağıtımcılardan. Tabii bir de yeni aldığı arabasının taksitleri zamanında ödenmeliydi.

"Madem öyle, işte böyle…" Evine yakın olan kitap fuarına iş arkadaşları sürüklenmesin diye son iki hafta kitapları bekleyecekti. Sonra da patronu ve muhasebedeki silik kadını ağzını açıkta bırakarak işi bırakacaktı, hem de başka hiçbir garantisi olmadan.

Ayşe, Nimet'le oturup bütün gün lak lak yapıyordu. Tülay nasılsa çalışıyordu. Nimet de Ayşe'yle aynı yaşlarda, ama onun gibi çıtı pıtı olma çabalarının onu iyice maymuna çevireceğinin en azından farkında olan birisiydi, Ayşe'nin muhasebecisiydi. Karaktersizlikte Ayşe'den bir boy ilerideydi. Doğru söylediği nadiren görüldüğü gibi bir de çalışanlar arasında ikili oynayıp ara bozma rolünü de üstleniyordu.
Tülay, odasında bekliyor, altın vuruş için uygun anı kolluyordu.

İki kadın Ayşe'nin odasında oturmuş, kendi aralarında konuşuyorlardı:
"Nimet, bu kız için (gözüyle Tülay'ın odasının olduğu yönü işaret ederek) ne düşünüyorsun?"
"Aman Ayşe, senin eline su dökemez."
"Baksana son düzeltilerde hatalar var. Kasti yapmış olmasın sakın?"
"Tülay mı? Bırak ya. Safın teki o."
"Var bir bit yeniği ama…"
"Şu kadarcık göt yoktur onda. Burayı bırakıp da n'apacak? Gül gibi iş bulmuş."
"İşte, onun öncelikleri iş veya para olmayabilir. Karşımda durduğunda tüylerim ürperiyor. Ahan da. Karıştırmış dipnotları. Şöyle bir sıçıp sıvayayım şuna."
Tülay'ın odasındaki telefon çaldı.
"Efendim?"
"BU DİPNOTLARIN HALİ NE BÖYLE!"
Tülay, Ayşe'nin kendisini dinlemeden bağırıp çağıracağını biliyordu. Telefonu kendinden uzak bir noktada havada tuttu ki bu cırtlak ses kulak zarını parçalayıp geçmesin. Hatanın nerede olduğuna baktı. İki dipnotun numarasını değiştirince olay çözümleniyordu. Robot gibi bir açıklama yaptı. Ayşe hızını alamamış, Tülay'ı odasına çağırmıştı. Giderayak kadın kaşınıyordu.

"Oo teşrif ettin bakıyorum. Bu ne dikkatsizlik son günlerde? Olmaz ki böyle… Dır dır dır… Vır vır vır…"

Kadın hiç susmayacak gibi konuşuyordu. Tülay kanının damarlarından çekildiğini hissediyordu. İnsanlıktan yavaş yavaş çıkıyordu. Şu kadının suratının ortasına okkalı bir yumruk, yok yok tekme indirse… Yoo hayır, Ayşe ne olursa olsun konuşmaya devam ederdi. Tamamen susturmak lazımdı. Masasının üstündeki kalemlikte kalemlerin arasında bir makas gördü. Kadın ne olduğunu anlayamadan makası eline aldı ve Ayşe'nin boynuna sapladı. Aortundan oluk oluk kan akarken Nimet çığlık çığlığa bağırıyor, yayınevinin içinde bir ileri bir geri tavuk gibi koşuşturuyor, ilkyardım yapmak veya polisi aramak aklına bile gelmiyordu. Tülay yol açtığı manzarayı sükûnetle izliyordu. Birisini öldürünce insan pişmanlık duymaz mıydı? Ufacık da olsa? Tülay neredeyse insanlığa hizmet ettiğini düşünecekti. Oksijenimizi ve besin kaynaklarımızı tüketen bir parazit daha temizlendi gibisinden…

Nimet'in çığlıklarıyla Yasin odaya koştu. Mizacı utangaç, çekingen ve cesaretsiz olan Yasin olduğu yerde donakaldı. Tülay da hâlâ kıpırdamıyordu. Ayşe, yayınevindeki tek rahat yer olan koltuğunda yığıldı kaldı. Kızlardan birisi dışarıdaydı. İçeride olan diğer kız da gelince film koptu.
"Aaa! Allahım Allahım! Tülay sen ne yaptın böyle? Ayşeee? Ayşe ses ver? Tülay bu kadarına gerek yoktu. Onun hayatını geçtim, senin hayatın da karardı."

Tülay'ın bilinci yeni yeni yerine geliyordu. Editörlük alanındaki kariyeri son bulacaktı. En az on sene hapis cezasına çarptırılacaktı. Yazarlığa hapishanede belki devam edebilirdi. Ailesi ve birkaç arkadaşı perişan olacaklardı. Hapiste bir sürü berbat şeyle karşılaşacaktı. Çıktığında annesi ve belki kardeşi dışında kimse onu bağrına basmayacaktı. Hep "e ski bir hükümlü" olarak kalacaktı. İş bulamayacaktı, hatta belki âşık bile olamayacaktı.

"Dipnotların kayması ne demek biliyor musun? Bu kitaplar bir kere basılıyor. Ne istersen yapıyoruz. Derdin ne senin?"

Tülay, Ayşe'nin kalemlerinin arasındaki makasa baktı. Çocuk makasıydı, ucu yusyuvarlak. Kimseye bir zararı dokunmazdı. Hem sivri uçlu olsaydı da hayatını karartmasına neden olacak bir anlık bir cinnetin pençesine düşmezdi. Aklından geçenleri çabucak savuşturdu. O, insanları, böyle bir kadına bile zarar veremeyecek kadar seviyordu. Hem önünde parlak bir gelecek vardı. Bir beş on sene sonra muhtemelen kadın onun ulaştığı noktaya şaşkınlıkla ve gıptayla bakıyor olacaktı. Kendisi olmak, çabalamak ve doğru insanlarla iletişim kurmak, sebat etmek yeterliydi. Bunun gibi bir çirkinliğe adını yazdırmak ona göre değildi.

"Lafınız bittiyse ben konuşmak istiyorum."
Bu kadar sakin ama mağrur bir tepki beklemeyen Ayşe şaşaladı:
"Konuş bakalım."
"İşi bırakıyorum."
Ayşe'yle Nimet üzerilerine buzlu suyun hemen ardından kaynar su dökülmüş gibi pörtlemiş gözlerle bakıyorlardı.
"Ama bak kadın yöneticinin olduğu, kadınların duyarlılığının bulunduğu böyle bir yer bir daha bulamazsın. (Kadın patron mu, kaç…) Ne istersen yaptık. İzin istediğinde verdik. Giriş çıkış saatlerine karışmadık. (9'da başlayan mesai normalde akşam 6'da biter zaten.) Sigorta bile yaptık. (Yok bir de yapmayaydın…) "

Tülay kadının argümanlarını dinlerken sinirinin yerini kara bir mizahın aldığını fark etti. Eğlenmeye başladığını bile itiraf edebilirdi. O yokken ayda bilmem kaç kitap çıkarmaya devam etmeyi deneseydi sıkıyorsa.

"Geçen ayki ve bu ay bugüne kadar olan maaşımı almaya gelirim."
Ve Tülay arkasına bakmadan çekti gitti.

Ayşe gibi insanlar her dönem var olmaya devam edecekti. Tülay gibi hevesli, yüreği üretmekle dolu genç edebiyat tutkunlarından da bu sayede her zaman yararlanabilecekti. Ama yine de onun gibilerin bu yaptıklarına "Dur!" denilecek bir nokta hep olacaktı. Ayşe ve benzerleri yetenekli, yürekli elemanlarını kaybetmeye devam edecekti.

~~~

(1)Leprikon, (Modern İrlandaca: leipreachán, diğer kullanımları: leprechawn-lubberkin-lepracaun) İrlanda mitolojisinde İrlanda Adası'nda yaşadığına inanılan yeşil giyinen, ayakkabıcılıkla uğraşan küçük vücutlu cinler. İrlandalı mitoloji araştırmacılarının söylediklerine göre Kelt ırkı insanların İrlanda adasına ayak basmadan önce burası Leprikonların ortak yaşam alanıydı.

Leprikonlar ve diğer yaratıklar Kelt ve Kelt öncesi tarihin birer sembolüdür.

Ayakkabı yapımıyla para kazandıkları, çok zengin oldukları ve savaş zamanında birçok hazine gömdükleri söylenir. Efsaneye göre bir Leprikonla karşılaşıp göz göze gelen kaçamaz ve o anda ortadan kaybolur. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Leprikon

~~~
Sayı: 36, Yayın tarihi: 04/04/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics